Written by 11:13 am Gündem, Türkiye

Türkiye’deki Rejimin Mimarisi: Kapsayıcılığın Karanlık Yüzü – Kemal Büyükyüksel

Otoriter rejimler bastırarak değil, içererek de yönetirler. Bugünün otoriterliği de çıplak şiddetin yanı sıra kapsayıcılığın ve normalleşmenin diliyle çalışabiliyor. Güç yalnızca korku değil, rıza üretme kapasitesiyle de ölçülür. Türkiye’de de son yıllarda bu form giderek belirginleşiyor. Dışlama kadar kontrollü içerme, açık baskı kadar yönlendirilmiş katılım, sessizlik kadar yönetilen seslilik. Rejim, “barış”, “kardeşlik” ve “tanıma” gibi kavramları kullanarak kendi otoriter mimarisine bir kapsayıcılık estetiği kazandırıyor. Bu görünürde bir çoğulculuk, gerçekte ise “yönetilen farklar” düzeni. Kültürel çeşitlilik korunuyor gibi gösterilse de, her kimlik ancak devletin belirlediği yörüngede var olabiliyor. Türkiye’de inşa edilmekte olan şey illiberal bir “medeniyet devleti” formu, modernliğin bireyci eşitlik fikrini reddeden, fakat onun araçlarını kullanarak rızayı yeniden mühendisleyen bir rejim tipi. Rejimin “kapsama” hamleleri de bu rızayı üretme işlevi görüyor. Adına barış, kardeşlik ya da kültürel açılım deniyor ama gerçekte bu, “managed pluralism” (yönetilen çoğulculuk) modeli üzerinden kurulan illiberal bir istikrar modeli. Bu yazı, Türkiye’de son yıllarda kurulmaya çalışılan bu yeni otoriter formu, yani “medeniyet devleti” tahayyülüyle iç içe geçmiş, kontrollü içerme ve yönlendirilen çoğulculuk rejimi tahayyülünü analiz ediyor.

Dini ve etnik kimliklerin, yani siyasal literatürdeki karşılığıyla “primordial (ilksel)” kimliklerin, bir rejim tarafından içerilmesi ve kooptasyonu, herhangi bir şekilde demokratik ya da kapsayıcı bir genişleme olarak görülmek zorunda değil. Aksine, birçok otoriter sistemde tam da bu mekanizma rejimin meşruiyetini derinleştiren bir strateji olarak kullanılıyor. Bu artık sadece bastırarak değil, kapsayarak yönetmenin bir biçimi. Baskı ile entegrasyon arasındaki çizgi silikleştikçe, devlet toplumun her noktasına nüfuz edebilir hale geliyor. Rusya’da Çeçen kimliği ya da Ortodoks kilisesi “ulusal birliğin” sembolik bileşenlerine dönüştürülürken, aynı anda devletin merkezi otoritesine itiraz edebilecek her tür siyasal ve kültürel ifade alanı daraltıldı. Bu tipik bir otoriter rıza mimarisi. Kimlik tanıması özgürleşmenin değil, bağlılığın kanıtı haline geldi. Çin’deki “çok etnili sosyalizm” modeli de aynı mantığı taşıyor, tanımanın anlamı kimliğin özerkliğinde değil, merkeze olan sadakatiyle ölçülüyor. Benzer bir biçim İsrail’de de görülüyor. Arap veya Dürzi yurttaşlara sınırlı haklar tanınarak bir “kapsayıcı demokrasi” görüntüsü oluşturuluyor, ancak aynı devlet Filistinlilere yönelik yapısal ayrımcılıkla bir apartheid rejimini sürdürüyor. Bu örneklerin ortak noktası, kimlik tanımasının, sistemin demokratikleşmesi anlamına değil, kontrol kapasitesinin derinleşmesine işaret etmesi. Tanıma bir hak olmaktan çıkıp bir disiplin mekanizmasına dönüşüyor, kimliğin yaşaması için kendini merkeze uygun biçimde yeniden üretmesi gerekiyor. Bu da Arendt’in deyişiyle aslında kamusal alanın ölümünün habercisi. Çünkü insanlar eylemde bulunmak yerine kontrollü temsile, yani iktidarın kendilerine biçtiği role sığınıyorlar.

Bugün Türkiye’de de benzer bir eğilim giderek belirginleşiyor. Rejim bir yandan “terörsüz Türkiye”, “kardeşlik”, “barış” gibi kavramlarla vitrini süsleyerek otoriter bir uzlaşma zemini kurmaya çalışırken, diğer yandan Alevi kimliğinin tanınması ya da Kürt meselesinin çözümü benzeri söylemlerle siyasetin yumuşatılması yönünde kültürel açılım sinyalleri veriyor. Ancak bu girişimler şu aşamada somut dönüşümler bile değil, daha çok bir kontrollü kapsayıcılık retoriği oluşturuyor. Bu yüzeyde bir “çoğulculuk” izlenimi yaratsa da, özünde “managed pluralism” (yönetilen çoğulculuk) modeline dayanıyor. Toplumun farklı kesimleri var olabiliyor, ama kendi özgürlükleriyle değil, devletin çizdiği sınırlar içinde belirlenmiş bir rol çerçevesinde. Bu da Gramsci’nin hegemonya tanımına uygun biçimde, rızayı zorunluluktan öte görünürlük karşılığı gönüllü sessizlikten üretmenin bir yolu. Rejim “katılım” vaat ediyor ama aslında her katılım biçimini merkezi bir hikayeye ekliyor. Türkiye’de de bugün kültürel tanınma söylemleri, siyasal talepleri yumuşatarak toplumsal grupları yönetilebilir hale getiren bir işlev görüyor.

Bu denetim aynı zamanda bir “civilization state” (medeniyet devleti) tahayyülüne dayanıyor. İster rejim bunun farkında olsun, isterse tam olmasın. Bu model, modern ulus-devletin laik ve evrensel yurttaşlık anlayışını terk ederek, kültürel ve tarihsel “öz” kavramı etrafında yeniden tanımlanmış bir toplumsal hiyerarşi kurmaya dayalı. “Medeniyet” burada kapsayıcılığın değil, bir tür kültürel merkeziliğin simgesi. Devlet farklı kimlikleri “zenginliğimizin parçası” olarak selamlıyor ama bu zenginliğin anlamını kendi belirliyor. Böylece tanıma da demokratik bir çoğulculuğun değil, medeniyetçi özcülüğün göstergesi haline geliyor. Kimlikler devletin tarihsel anlatısına dahil oldukları ölçüde meşru, o anlatının dışına çıktıkları anda “tehlikeli” hale geliyorlar. Türk/Kürt, Alevi/Sünni fark etmez. Bu aslında kimliklerin farklılığını değil, aynılaşmış bir kültürel öz içinde eritilmesini sağlayan bir “uyum siyaseti”. Rejimin kapsayıcılığı, farklılıkların tanınmasından çok, onların estetikleştirilmiş biçimde sindirilmesi haline geliyor. Bu model, Sovyetler sonrası Avrasyacılıkla da paralellik taşıyor. Farklı kültürlerin birlikte var olmasından değil, bir “medeniyet kuşağı” altında ideolojik bütünleşme. Kapsayıcılığın içeriği de birliği pekiştiren ritüellere indirgeniyor.

Bu modelin ideolojik arka planında traditionalism (gelenekçilik) olarak bilinen ama basit anlamda “geleneksel değerlere bağlılık”tan daha derin bir akım da yer alıyor. Günümüzün antimodernist otoriter hareketleri, Dugin’den Bannon’a, Avrupa ve Amerika’daki “post-liberal” entelektüel çevrelere kadar, modernliğin bireyci, seküler, eşitlikçi kodlarına karşı, maneviyatı, aidiyeti ve hiyerarşiyi öne çıkaran bir düşünce hattı kuruyor. Türkiye’deki otoriter yönelim de bu akımla benzer bir teorik frekansta ilerliyor. Demokratik muhalefeti tasfiye ederken ve modernliğin özgürleştirici mirasına tepki gösterirken, modern araçları (propaganda, dijital gözetim, kimlik siyaseti) son derece etkin biçimde kullanıyor. Yani “anti-modernist” ama teknolojik olarak modern, “manevi” ama mühendislik düzeyinde hesaplı bir düzen kuruyor. Zaten Türkiye’deki bu yeni dönem tekno-muhafazakarlık/tekno-milliyetçilik hikayeleri de bu kurguyu besleyen anlatılar olarak görülebilir. Otoriter rejimler bireyi disipline etme kapasitesini artırmak için maneviyatı bir meşruiyet aracı, teknolojiyi ise bir denetim aracına dönüştürür. Böylece inanç ile gözetim, modernleşmenin iki ayrı kutbu değil, aynı sistemin tamamlayıcı parçaları haline gelir. Bu da aslında 21. yüzyılın “yeni otoriterliği”nin imzası. Dijital teknolojilerle üretilen bir maneviyat siyaseti. Dugin’in Avrasyacılığı ya da Bannon’ın Hristiyan-medeniyetçi projesiyle Erdoğan rejiminin ve Cumhur İttifakı’nın Osmanlı ve Türk-İslam referanslı “medeniyet hamlesi” arasında biçimsel farklara rağmen, ortak bir öz var. Modernliğin bireyini yadsıyan, yerine kutsallaştırılmış bir kültürel birlik koyan öz. Bu “yeni gelenekçilik”, aslında gelenekten çok bir nostaljiye de dayanıyor, geçmişin gerçekliğinden değil, ideolojik bir mitinden besleniyor. Nitekim nostalji duygusu ve söylemleri de günümüzün otoriter popülist siyasetinin kritik bir unsuru.

Bu çerçevede, primordial kimliklerin (dini, etnik, mezhepsel) sisteme dahil edilebilir olması tesadüf değil. Bu kimlikler rejimin özcülük mantığıyla uyumlu. Onlar “kök” ve “geleneğe aidiyet” üzerinden meşruluk bulabiliyorlar. Buna karşılık modern, bireysel ve akışkan kimlikler, örneğin LGBTİ+’lar, bu yapının kültürel kod sistemine yerleştirilemiyor. Çünkü rejimin tahayyül ettiği dünya, modern özgürlük fikrini değil, köklülüğü ve itaatkarlığı ödüllendiriyor. Özgür bireysel varoluşlar, bu düzenin sadece ahlaki değil, ontolojik sınırlarını da bozuyor. Yani LGBT+’lar gibi kimlikler bu rejimler için varoluşsal bir tehdit olarak kodlanıyor. Bu sadece ahlaki bir nefret değil, sistemsel bir dışlama biçimi. Çünkü bireyselliğin varlığı, “medeniyetçi öz”ün bütünlüğünü parçalayacak kadar tehlikeli görülüyor. Modernlik burada yalnızca ideolojik bir düşman değil, metafizik bir rakip. Bu yüzden “aile”, “milli kültür” ve “doğal değer” söylemleri, sadece ahlaki refleksler değil, aynı zamanda siyasi düzenin ontolojik teminatları. Devlet de “kutsal aile” figürü üzerinden yurttaşın sadakatini yeniden kurar. Patriyarkal geleneksel düzen, otoriterliğin sosyal mikrokozmosu haline gelir. LGBTİ+’lara yönelen saldırganlığın kaynağı da sadece muhafazakar ahlak değil, sistemin kendini tanımlama ihtiyacından kaynaklanır.

Dolayısıyla bu sistemin çoğulculuğu “özcü” bir çoğulculuk. Dışlayarak düzenleyen, tanıyarak denetleyen bir yapı. “Managed pluralism” burada sadece bir idare biçimi değil, “medeniyet devleti” tahayyülünün toplumsal mühendislik aracı. Kimlikler, tarihsel ve dinsel özün yörüngesinde tutuldukça meşru sayılıyor, o yörüngeden sapan her varoluş biçimi, düzenin uyumuna tehdit olarak kodlanıyor. Bu mekanizma sadece kimlik siyasetinde değil, ekonomi, eğitim ve medya alanlarında da kendini gösteriyor. Devlet tıpkı kimlikleri olduğu gibi düşünceleri de “katılım” görüntüsü altında nötralize ediyor. “Her şey tartışılabilir” deniyor, ama neyin söylenebilir olduğu zaten en baştan belirlenmiş durumda. Bu da demokrasi kavramının tersi bir durum. Farklılıklar tartışma içinde değil, “uyumlu sessizlik” içinde tutuluyor. Bu ortamda “çatışmanın yokluğu”, aslında barış değil, hegemonik düzenin tahakkümcü sessizliği demek.

Burada mesele kimliklerin tanınmasının değersiz olduğu değil, tam tersine, gerçek bir tanınmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmek gerektiği. Bir kimliğin tanınması, onun hak öznesi olarak varlığının kabul edilmesiyle, yani özgürlük, eşitlik ve katılım ilkeleriyle anlam kazanır. Devletin çizdiği sınırlar içinde sembolik jestlerle yapılan tanıma, kapsayıcılıktan çok otoriter bir denetim işlevi görür. Hatta otoriterliğin meşrulaştırılmasını da kolaylaştırabilir. Gerçek tanıma, bireyin ve topluluğun otoriter devletin zorla dayattığı kültürel sınırlarını aşabilme kapasitesiyle ölçülür. Aksi halde tanınan kimlik, aslında “ehlileştirilmiş” kimliktir. Axel Honneth’in tanıma teorisinde vurguladığı gibi, tanınma eşitlik ve karşılıklılık içermezse, değersizleşmeye dönüşür. Bugünkü bu tip rejimlerin yaptığı da tam olarak bu. Eşitliği görünürlükle, özgürlüğü sadakatle ikame ediyorlar. Bu yüzden bugünün “kültürel açılımları” gerçek bir eşitlik ve demokrasi inşasının parçası değil, meşruiyet üretim makinesinin parçası olarak gözüküyor.

Bundan dolayı bugün Türkiye’deki bu kültürel açılım söylemleri de demokratikleşmenin başlangıcından çok, otoriter bir rejimin kendini yeniden meşrulaştırma biçimine benziyor. Rejim, “barış”, “kardeşlik” ve “tanıma” gibi kavramları kendi siyasal mimarisine entegre ediyor, hem içeride hem dışarıda bir “normalleşme” imajı üretiyor. Sonra bu kavramları bir perdeleme işlevi olarak kullanarak otoriter rejim inşasıyla uyumlu adımları atmayı sürdürüyor. Bu da otoriter bir istikrar projesine çıkar, sert baskıdan ziyade rızalı sessizliği hedefleyen. Burada “barış” kavramı artık bir toplumsal sözleşme değil, bir yönetim biçimi haline gelme riski taşıyor. Düzenin sessizliğini korumak için barıştan bahsedilir, özgürlüğü mümkün kılmak için değil. “Barış”, rejimin toplumsal mühendislik kapasitesini artıran bir ideolojik çatıya dönüşür, tıpkı Çin’in “harmoni” politikası ya da Rusya’nın “ulusal birlik” kampanyaları gibi. Barışın bu şekilde tasarlanması bir etik hedef olmaktan çıkıp otoriter bir yönetim tekniğine dönüşme ihtimali taşıyor.

Yine de bu tablo barışın, tanınmanın ve birlikte yaşamın değerini tabii ki gölgelememeli. Tam tersine, sahici bir barışın ve gerçek bir çoğulculuğun neden bu kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor bize. Bir toplumun huzuru, kimliklerin devlet tarafından sınıflandırılıp yönetilmesinde değil, yurttaşların kendi varoluşlarını korkusuzca, eşit biçimde ifade edebilmesinde yatar. Gerçek barış sessizlik değil, özgür ve eşit sesliliktir.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin