Written by 6:07 pm Gündem

Türkiye’nin Cumhuriyet’ini Bir Uçurumdan Aşağı Bakarken Yeniden Düşünmek – Kemal Büyükyüksel

“Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, Onları Söyleyin!”

Kurulan Dünyanın Akılla Sınanması

Cumhuriyet, Türkiye’de insanın kendi aklıyla kurduğu dünyayı sınamaya giriştiği en büyük kolektif deneydi. Yüzyıllar boyunca kaderin, hanedanın ve ilahi otoritenin gölgesinde yaşamış bir toplum, ilk kez kendi geleceğini düşünebilir miyim diye sordu. Bu bir iktidar değişiminden çok ötede bir anlam taşıyor, çünkü insanın tarih karşısındaki yerini yeniden tanımlama çabasıydı. Kutsalın alanından çıkıp ortak aklın sahasına girmek, yönetilen olmaktan kamusal özneye dönüşmek, işte Cumhuriyet’in en radikal vaadi buydu.

Devlet, gücünü ilk kez kutsal olandan değil, ortak akıldan türetmeye çalıştı. Egemenliğin kaynağı artık soyut bir ilahi irade yerine halkın ortak iradesinden gelmeliydi. Ama halk kimdi, onu kim temsil edecekti? Cumhuriyet’in kurucu jesti bu soruların etrafında biçimlendi. İnsanın kendi kendine yasa koyabilme cesareti, yani kaderini ilk kez kendi aklıyla tartmaya çalışması.

Kurucu kuşak için akıl bir yöntemden daha fazlasıydı, bir inançtı. Bilim, hukuk, eğitim ve sanat reformları, insanın kendi yasasının kaynağı olabileceği düşüncesini somutlaştırmaya çalıştı. Cicero’nun adalet fikri, Montesquieu’nun erdemi, Rousseau’nun halk egemenliği anlayışı bu yeni dünyanın zihinsel sütunlarıydı. “Akıl ve bilim” çağrısı teknik bir ilerlemeden öte, insanın kaderiyle ilişkisini dönüştürme iradesiydi. Türkiye’nin hikayesi de bu evrensel modernlik arayışının yerel bir biçimi, imparatorluktan ulusa, tebaadan yurttaşa geçişin sancılı ama yaratıcı süreciydi.

Aydınlanma’nın “kendi aklını kullanma cesareti” Türkiye’de devletin aydınlatıcı misyonuyla iç içe geçti. Cumhuriyet halkı özgürleştirirken aynı anda onu belli bir yurttaş idealine göre biçimlendirmeye çalıştı. Belki de bu, modernliğin doğasındaki kaçınılmaz gerilimdi. Halk adına özgürleştirme ile halkın kendi kaderini tayin etmesi arasındaki o ince sınır. Rousseau’dan beri her cumhuriyet projesinin içinde saklı duran o soru burada da yankılandı. Halkın iradesi en başta gerçekten kendisine mi aitti, yoksa onun adına konuşan akıl önce onu özgürleştirmeli miydi?

Bu akıl burada da taban yerine yukarıdan kurulan bir rehberlikle biçimlendi. Cumhuriyet halkı dışlamaktan çok dönüştürmeyi hedefledi, ama bu süreç kimi zaman dışlayıcı biçimler de aldı. Halkın kendi aklını kurma sürecinde özne olmaktansa nesne konumuna itildiği de oldu. Özgürleşmenin, halkın kendi aklını üretmesinden çok onu akla yönlendiren bir rehberlik sayesinde gerçekleşeceğine inanılıyordu. Bu o dönemin evrensel modernist pedagojisinin ruhuyla gayet benzerdi, iyi niyetli ama buyurgan.

Erken Cumhuriyet’in bu pedagojik aklı, “cehaletle mücadele” kadar bir yön duygusu yaratma kaygısını da taşıyordu. Halkın kendi kendini yönetmesi bir hak olduğu kadar bir eğitim süreci olarak görülüyordu. Fakat toplumun eleştirel düşünce üretme kapasitesi henüz kurumsallaşmamıştı, farklılık düzensizlikle, itiraz ise yeni kurulan kırılgan Cumhuriyet’e karşı bir tehdit olarak algılanabiliyordu. Devlet halk adına konuşan bir özneye dönüşürken, kamusal alan hem halkın kendi sesini bulduğu bir mekan hem de ortak bir ideali paylaşmaya çağrıldığı bir sahneye dönüştü. Cumhuriyet bir “akıl seferberliği” başlatmıştı, ama bu seferberlik çoğu zaman yukarıdan örgütlenen bir eğitim hareketine benzedi.

Montesquieu’nun “erdem” dediği kamusal iyilik bilinci Cumhuriyet’in ahlaki omurgasını oluşturdu. Erdem, buradaki anlamıyla bireysel çıkardan önce ortak iyiliği koymak demek. Cumhuriyet de bu ilkeden güç aldı, ancak erdem bireysel özerklikle birleşmediğinde canlı bir ahlaki kaynaktan çok disiplinin aracına dönüşebilir. Cumhuriyet deneyiminde de birçok zaman değerler ilkelerde kaldı, pratiğe aynı şekilde dökülmedi, biçimler ise tekrara dönüştü. Kamusal erdem, özgür yurttaşın iradesini temsil etmeyi yüceltse de pratikte ideal yurttaşın kalıbına kaydı. Yurttaşın ahlaki özerkliği güçlenmedikçe ortak iyilik bilinci de törenleşti. Bu törenleşme, kurucu enerjinin yeniden üretilememesinin bir göstergesiydi.

Modernleşmenin Gerilimi

Tam da burada Cumhuriyet’in hem en verimli hem de en kırılgan yanı ortaya çıkıyor. Akıl kurumsallaşmıştı, ama kamusallaşması sınırlı kaldı. Devlet düzeni tesis etti, fakat toplumsal özerklik aynı hızla gelişemedi. Reformlar çoğu zaman halk adına yürütüldü, katılım ikna edilmiş bir onay biçimine dönüştü. Devletin aklıyla halkın aklı arasındaki mesafe, Cumhuriyet’in tarihinde hep bir tartışma konusu olarak kalacaktı. Siyasi akıl düzeni kurdu, ama yurttaşın özgürleşme alanı aynı ölçüde genişleyemedi. Halk kendi yasasının kaynağı olma idealine yaklaşırken bile denetim altında yürüdü.

Bu yönlendirici modernleşme anlayışı özgürleşmeyi belli bir “ideal yurttaş tipi” etrafında tanımladı. Toplumun farklı tarihsel ve kültürel aidiyetleri bu yurttaşlık tahayyülünde erimesi beklenen unsurlar haline geldi. Çeşitlilik, bir zenginlikten çok aşılması gereken bir basamak gibi görülüyordu. Fakat bu yalnız Türkiye’ye özgü bir durum değildi, dönemin modern ulus-devletlerinin neredeyse tamamında görülen bir eğilimdi. Türkiye de bu evrensel paradigmanın kendi biçimini yaşadı.

Modernleşmenin bu çelişkisi küresel bir gerçek. Aydınlanma’nın aklı her zaman bir düzen aklıyla iç içe ilerledi. Özgürleştirici düşünce çoğu zaman disiplinle yan yana yürüdü. Fransa’da devrimci akıl özgürlük vaat ederken Jakoben disiplini ve şiddeti doğurdu, Türkiye’de de aklın kurumsallaşması halkı eğitme ve biçimlendirme kaygısıyla birleşti, kendine has modern bir disiplin ve şiddeti içerdi. Bunu inkar etmenin de bir anlamı yok. Çünkü Cumhuriyet’in pedagojik biçimi tam burada duruyor. Dönemin modernleşen ulus-devlet paradigması içerisinde halkı eğitmeye çalışan bir özgürleşme pratiği.

Bu yüzden erken Cumhuriyet’i eleştirirken anakronik olmamak, modernitenin kendi iç gerilimini gözetmek gerekir. Modernleşmenin doğurduğu kendine has standartlaştırıcı disiplin ve şiddet türlerinin olması da, öncesindeki şiddetin ve onun mirasının derinliğini gölgelememeli. Çünkü modernleşme ürettiği şiddet kadar geçmişteki köklü şiddet içeren yapıları da bertaraf eden bir süreç. Cumhuriyet de halkı dönüştürmeyi hedeflerken aynı anda kendini de dönüştürmek zorunda kalıyordu, “yeni insan”ı yaratmaya çalışırken bu yaratımın sınırlarıyla yüzleşiyordu.

Cumhuriyet’in Kazanımları

Cumhuriyet’in yarattığı zihinsel devrimin büyüklüğü hafife alınamaz. Cumhuriyet, modern dünyanın düşünsel diline kendi yerel anlamını kazandırmaya çalıştı. Bu çaba kusursuz bir başarıya ulaşmadı ama bir yön duygusu yarattı: insanın kendi aklına güvenebilmesi. Türkiye, yüzyıllardır ilahi düzenin ve hanedan iradesinin belirlediği siyasal tahayyülden çıkıp hukukun evrensel ilkeleri üzerine kurulu bir toplumsal yapıya yöneldi. Kadınların kamusal yaşama katılımı, laik hukuk düzeni, karma eğitim, fırsat eşitliği, sanat ve bilim seferberlikleri, insanın kendi aklını rehber kılma iradesinin somut tezahürleriydi.

Bu dönüşüm, bireyin cemaatin gölgesinden çıkıp eşit bir kamusal özne haline gelmesi yönünde tarihi bir atılımdı. Ama bu atılım her yerde eşit ilerlemedi. Aklın toplumsallaşması sınıfsal, kimliksel ve mekansal sınırlarla karşılaştı. Cumhuriyet’in kamusal aklı ile toplumsal gerçekliği arasında kalıcı bir gerilim kaldı.

Tüm sınırlılıklarına rağmen Cumhuriyet, tarihte eşi görülmemiş bir özneleşme enerjisi açığa çıkardı. Halkevleri’nin kültürel seferberliği, Köy Enstitüleri’nin deneysel eğitimi, kadın derneklerinin örgütlenme çabaları, aklın toplumsal alanını genişletme girişimleriydi. Ancak bu deneylerin çoğu devletin kontrolünden tam olarak bağımsızlaşamadı. Toplumsal yaratıcılık, Cumhuriyet’in kamusal özerklik idealiyle bütünüyle birleşemedi. “Akıl projesi” hem başarıların hem eksikliklerin kaynağı haline geldi.

Atatürk’ün “akıl ve bilim” vurgusu da bu deneyin kalbindeydi. Onun gençlikten beri oluşturduğu dünya görüşü dogmaların sorgulanmasına dayanıyordu. Ama Cumhuriyet deneyindeki pratikler, halkın katılımını denetleyen bir siyasal deneyselliğe de sahipti. Denemek, gözlemlemek, yanılmak ama her seferinde kendi kararını üretmek, Cumhuriyet’in ruhu bu arayıştaydı. Atatürk dönemi, bugün çoğu zaman sanıldığından çok daha deneysel bir laboratuvar niteliği taşıyordu. Fakat bu laboratuvarın sınırlarını yine devlet belirledi.

Sonuçta akıl kurumsallaştı ama kamusallaşamadı. Bu da ilerleyen yıllarda hem miras hem kırılma noktası haline geldi. Atatürk’ün vefatından sonra bu pragmatik deneysellik, yavaş yavaş bürokratik bir dogmatizme dönüştü. Devlet aklı, yaratıcı deneyi korumak yerine düzenin muhafazasına yöneldi. Sorgulama cesareti törensel bir sadakate dönüştü.

Ama o ilk dönemin dinamizmi bugüne kadar süren bir miras bıraktı. O da insanın kendi dünyasını akılla kurma cesareti. Cumhuriyet’in değeri bir rejim biçiminde değil, bu cesareti toplumsallaştırma iddiasında yatıyor. Bu iddia bazen biçimselleşebilir, bastırılabilir, ama fikren hiçbir zaman kaybolamaz. Çünkü her kuşakta yeniden beliren soru aynı kalıyor: Kendi aklımızla yaşayabilir miyiz?

Dogmalaşma, Çözülme ve Tasfiye

Cumhuriyet’in ilk kuşağının enerjisi, zamanla daha temkinli ve kurumsal bir düzene dönüştü. Kurucu iradenin cesareti, ikinci kuşak bürokrasinin elinde biçim değiştirdi. Akıl, bir dönem toplumu yeniden kurmanın dinamiğiyken, yavaş yavaş düzeni korumanın aracına dönüştü. Bu bir donmadan çok tarihsel olarak anlaşılır bir evrim aslında. Devletin kurumsal yapısı sağlamlaştıkça düşünsel hareket alanı daraldı. Eleştiri hep bastırılmadı belki, ama kuşatıldı, deneysellikse yerini ihtiyatlı bir akla bıraktı. Cumhuriyet, yarattığı modernliğin içinde giderek bir rutinleşme rejimine dönüştü. Bu, kuruluş döneminin devrimci dinamizmini koruyamayan, modern devletin tipik çelişkisi olarak da görülebilir.

Atatürk’ün vefatı bu kırılmayı hızlandırdı. Onun varlığında siyasal cesaretle birleşmiş olan düşünsel dinamizm, yerini daha tutucu bir kurumsal akla bıraktı. 1930’larda hala süren deneysel reform enerjisi, 1940’larda bürokratik bir yönetime dönüştü. Hasan Ali Yücel’in reformlarının ve köy enstitülerinin başarısızlığı, bu dönemin hem potansiyelini hem kırılganlığını gösteriyordu. Cumhuriyet, yenileme isteğini taşıyordu ama toplumsal dirençle karşılaştıkça enerjisini içe katladı. İlk başta bu dirençle de diyalog kurmayı başaramadı. İkinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşulları da bu kapanmayı hızlandırdı. Yine de 1940’lar tamamen statik değildi. Sivil siyasetteki açılma ve çok partili hayata geçiş, Cumhuriyet’in kamusallığı sürdürme çabasının en önemli işaretlerinden biriydi. Hatta en azından kısa bir süre için, Cumhuriyet’in o özündeki vaadini gerçekleştirebileceği umudunun tazelendiği bir andı.

1950’lerle birlikte bu birikim çok partili yaşama dönüştü. Ancak halk egemenliği yönünde atılan adım, Cumhuriyet’in fikri idealleriyle beklenen uyumu kuramadı. Demokrat Parti dönemi bir umut yarattı ama kamusal aklı, çoğulculuğu derinleştiren bir tartışma zemini yerine çoğunlukçu bir sadakat siyasetine dönüştürdü. Halk siyaset sahnesine çıktı, fakat kamusal akıl kurumsal bir dil bulamadı. Cumhuriyet, halkın özneleşmesiyle kurumsal siyaseti bir arada tutmakta zorlandı. Demokrasi, Demokrat Parti’nin elinde özgürleşmenin değil kutuplaşmanın aracına dönüştü. Machiavelli’nin sözünü ettiği cumhuriyetçi çatışma rejimi kurumsallaşmadı, diyalog, hizipleşmeye, farklılık, düşmanlığa dönüştü. İktidar da çatışmayı yönetmek yerine bastırarak ve rakiplerini yok etme kibrine kapılarak kendi sonunu hazırladı.

Aynı zamanda bu dönemde Soğuk Savaş’la birlikte Türkiye’nin yeni konumu Cumhuriyet’in ilerici mirasını derinden dönüştürdü. Batı’ya eklemlenme, içeride de ideolojik bir hizalanma yarattı. Kamusal akıl, Batı’ya sadakati güvence altına alan bir devlet aklına dönüştü. Antikomünizm, rejimin daha da yoğun biçimde ideolojik harcı haline geldi. Toplumsal eşitlik, emek hakları, özerk sivil toplum gibi ilerici fikirler, ülkenin kurucu partisi tarafından benimsenmeye başlamasına rağmen güvenlikçi devlet tarafından tehdit olarak kodlandı. Cumhuriyet’in sosyal adalet boyutu sermaye lehine daraltıldı, “hür dünya” söylemi kamusal özgürlüğü değil, düzenin bekasını kutsadı. Böylece evrensel yurttaşlık ideali, güvenlik ve sadakat çemberine hapsoldu.

Soğuk Savaş ve Darbeler Çağı

1960 darbesi bu gerilimlerin tümünün içinden doğdu. Fakat her ne kadar Demokrat Parti’nin otoriterleşmesine karşı bir tepki olarak gelişmiş olsa da, darbe aynı zamanda Cumhuriyet’in kamusal akıl ilkesini zedeleyen bir müdahaleydi. Çünkü siyasal özgürleşmeyi yeniden açmak iddiasıyla yola çıkarken, kamusal alanı askeri vesayetin gölgesine soktu. “Ordu-millet” ideolojisini yeniden güçlendirdi. Yurttaşın siyasal özne olarak kendi kaderini tayin etme iradesi bir kez daha bir “koruyucu akıl” tarafından sınırlandırıldı. Bu da uzun vadede Cumhuriyet’in “akıl yoluyla özyönetim” ilkesini, “askeri vesayet yoluyla korunma” anlayışına kaydırmakta önemli bir rol oynadı.

Ancak paradoksal biçimde 1961 Anayasası Cumhuriyet tarihinin en özgürlükçü çerçevelerinden birini de yarattı. Üniversite özerkliği, sendikal haklar, basın özgürlüğü genişledi. Demokrat Parti’nin otoriterleşme deneyiminden sonra bir dengeleyici hamle olarak demokratik yöne kurumsal bir kayış yaşandı. Bu, Cumhuriyet’in kendini yenileme kapasitesini hala taşıdığını gösteriyordu. Ancak bu özgürlükçü çerçeve çok kırılgandı, devletin güvenlik refleksi ile toplumun özerklik talebi arasında yeni bir denge kurulamadı.

1961 Anayasası’nın özgürlükçü havası uzun sürmedi. Soğuk Savaş atmosferi ve devlet içi hizipler, bu açılımı kuşattı. Devletin ideolojik yönelimi giderek daha da antikomünist bir tahkimata dönüştü. Üniversiteler, sendikalar, basın üzerindeki katı baskılar “milli güvenlik” gerekçeleriyle meşrulaştırıldı. Kamusal alan fikirlerin değil sadakatlerin sınandığı bir mekana dönüştü. Devletin gölgesinde kurulan paramiliter yapılar, yeni bir toplumsal kontrol biçimi oluşturdu. Sol tehdit olarak kodlandıkça Cumhuriyet’in kendi aydınlanmacı damarı zayıfladı. “İlerleme” yerini “milli birlik ve bütünlük” sloganlarına bıraktı.

1970’lere gelindiğinde, baskıya rağmen toplumsal talepler hala sivil siyaset içinde dile getirilebiliyordu. Gençlik hareketleri, sendikalar, kültürel çevreler, hatta DDKO gibi yapılar kamusal görünürlük bulabiliyordu. Ancak bu kanallar zamanla bastırıldı ve kriminalize edildi. Devletin güvenlik refleksi arttıkça siyaset dili sertleşti. 1971 muhtırası bu denge arayışını yeniden bastırdı. Cumhuriyet’in en yaratıcı kuşakları, özneleşmiş yurttaşlar olarak cezalandırıldı. Cumhuriyet, kendi çocuklarını yemeye başlamıştı. Kamusal akıl, bir kez daha disiplinin diliyle bastırıldı.

1970’ler boyunca artan siyasal şiddet bu Soğuk Savaş düzeninin doğrudan sonucuydu. Paramilitarizm, devletin antikomünist stratejisiyle iç içe gelişti. Cinayetler, faili meçhuller, linçler kamusal aklın yerine korkuyu yerleştirdi. Bu atmosfer sadece solu değil, Cumhuriyet’in yurttaşlık tahayyülünü de hedef aldı. Özellikle Kürt yurttaşların yükselen eşitlik ve tanınma talepleri de güvenlik tehdidi sayıldı. Pratikte kusurlu olan bir yurttaş eşitliği ilkesi, yerini daha da katı bir kültürel homojenlik dayatmasına bıraktı. Cumhuriyet’in evrensel yurttaşlık iddiası, devletin kimlik siyasetinde eridi, bundan herkes zarar gördü.

Cumhuriyet’in Büyük Kapanışı: 1980 Darbesi

1980 Darbesi bu dönemin sonu oldu. Sadece siyasal kurumları değil, Cumhuriyet’in düşünsel damarını da felç etti. Castoriadis’in “özerklik projesi” dediği, toplumun kendi kurumlarını sorgulama cesareti ortadan kalktı. Cumhuriyet, sorgulanan ve dönüşen bir yapı olmaktan çıkıp korunması gereken dogmatik bir mirasa dönüştü. Kenan Evren rejimi Cumhuriyet’i sembolik olarak sahiplendi ama içeriğini boşalttı. Türk-İslam sentezi üzerine kurulan yeni ideolojik zemin, laik ve evrensel kamusallığı kültürel bir homojenliğe hapsetti. Soğuk Savaş antikomünizmi anayasallaştırıldı, devlet ideolojisi muhafazakarlıkla neoliberalizmin bileşimi haline geldi.

Devletin ideolojik yönelimi sadece solu bastırmakla kalmadı, kimliksel çoğulluğu da iyice daralttı. Cumhuriyet’in gerçekleşememiş eşit yurttaşlık ideali, kültürel ve dilsel farklılıklara kapıyı daha da fazla kapattı. 12 Eylül’le birlikte bu kapanma zemini iyice sertleşti. Öncesinde siyasal talepler sivil kanallardan bazen dile getirilebiliyorken, 12 Eylül bu kanalları tamamen tıkadı. Zindanlarda yapılan işkenceler sadece yurttaşlara değil, demokratik Cumhuriyet fikrine de karşı işlenmiş suçlardı.

Bu kapanma, eşitlik ve tanınma taleplerini sivil alandan iterek travmanın gölgesinde yükselen bir şiddetin alanına sürükledi. Kamusal aklın sustuğu yerde silah konuşmaya başladı. Toplumsal çatışmalar yönetilebilir bir siyasal sorun olmaktan çıkıp kalıcı bir güvenlik meselesine dönüştü. Devlet, içerde bir “varoluşsal öteki” yaratarak düzenini sürekli yeniden meşrulaştırdı. Kriz, bir yönetim tekniğine dönüştü.

1980’lerin neoliberal dönüşümü bu kültürel değişimle iç içe gelişti. Piyasa merkezli bireycilik toplumsal yaşamın yeni ahlakı haline geldi. Cumhuriyet’in kolektif yön duygusu çözülürken bireysel çıkarın meşruiyeti arttı. Kamusal alan, tüketim kültürünün sahnesine dönüştü, kamusal mülkiyet özel sermayeye devredildi, yurttaş, özne değil müşteri haline geldi. Cumhuriyetçi idealler sağda ve solda farklı biçimlerde eleştirilse de, yeniden düşünülmedi, ya kurumuş bir miras yönetimine ya da Kenan Evren tipi muhafazakar bir Atatürkçü törenselliğe dönüştü.

1990’lar, bu çözülmenin uzatmalarıydı. Devletin 1980’lerde kurduğu güvenlik rejimi kurumsallaşmış bir şiddet düzenine dönüştü. Güneydoğu’daki çatışma, sivillerin ve dillerin hedef alındığı bir toplumsal yıkım yarattı. PKK’nın şiddeti ile devletin güvenlik aklı birleşince toplum bir korku sarmalına sıkıştı. Faili meçhuller, köy boşaltmalar, gözaltında kayıplar Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık idealini yok etti. Sivas ve Başbağlar katliamları, aydınlara yönelik suikastlar, mafyayla iç içe geçen siyaset, kamusal alanı düşünsel olarak da boğdu.

28 Şubat süreci de bu felç halinin başka bir yüzüydü. Askeri vesayet rejimi, Cumhuriyet’i koruma iddiasıyla onu yeniden zedeledi. Laikliği korumak adına yürütülen müdahaleler, yurttaşların kamusal alandaki eşit varlığını keyfi biçimde sınırladı. “İrtica ile mücadele” gerekçesiyle kamusal alan daha da hiyerarşikleşti. Cumhuriyet’i savunma refleksi, Cumhuriyet fikrinin kendisiyle çelişti. En köhne refleksleriyle, anti-demokratik siyasetin tehdidi ile toplumu ayrı değerlendirmeyip, toplumun tüm unsurlarını korumak yerine kutuplaştırdı ve böylece AKP’nin hınç siyasetinin zeminini hazırladı.

2000’lere gelindiğinde Cumhuriyet’in mirası zaten aşınmıştı. Devletin kendi içine kapanan yapısı, kurucu dönemin dinamizmini taşıyamadı. Cumhuriyet bir düşünme biçimi olmaktan çıkıp, kendi durağanlığı altında çöken nostaljik bir miras yönetimine dönüştü. 12 Eylül’ün ideolojik ve ekonomik düzeniyle 28 Şubat’ın travmaları birleşerek, Cumhuriyet’e karşıt bir siyasal projenin yükselmesine zemin hazırladı.

Cumhuriyet’in Tersyüz Edilişi: Erdoğan Dönemi

2002 sonrasında iktidara gelen yeni kadrolar, bu yorgun mirasın üzerine yerleşti. Cumhuriyet’in ilkelerini reddederken, onun biçimlerini miras aldılar. Devletin kurucu meşruiyetini sorgularken, onun kurumsal araçlarını kullandılar. Erken dönemlerinde bu yorgun ve köhnemiş devlet yapısının demode refleksleri sayesinde kendilerine daha da fazla meşruiyet zemini üretebildiler. “Milli irade” ve “halkın sesi” gibi kavramlarla kamusal aklın yerini karizmatik bir otorite aldı. Akıl, adım adım kişisel bir iradeye tabi kılındı.

Devletin kurumsal yapısı, sadakat ve iman diliyle yeniden kurgulandı. Eğitim sistemi, eleştirel düşüncenin önünü iyice kapattı. Üniversiteler özerkliklerini kaybetti, binlerce akademisyen ihraç edildi, bilim dogmanın sınırlarına hapsedildi. Yargı, yürütmenin uzantısına dönüştü. Basın özgürlüğü, devlet denetimindeki medya imparatorluğuna kurban edildi. Diyanet, siyasetin en etkili ideolojik aygıtı haline geldi, kamusal alanın seküler karakteri çözülürken, din ve devlet arasındaki sınır bilinçli biçimde silindi. Hakkari’den Edirne’ye kadar, halkın kendi iradesiyle seçtiği temsilciler tanınmıyor, kayyum pratikleri bir norm haline geldi.

Bu dönemde Cumhuriyet’in yalnız kurumları değil, fikri omurgası da hedef alındı. Tarih yeniden yazıldı, aydınlanma bir sapma, laiklik bir zorbalık olarak sunuldu. Devletin dili Osmanlıcaya, toplumun dili cemaatlere, siyasetin dili sadakate döndü. Cumhuriyet’in en temel anlamı, insanın kendi aklıyla, ortak iyilik fikri etrafında bir dünya kurma cesareti, yerini korkuya, suskunluğa, cemaatçiliğe ve kaderciliğe bıraktı.

Bu süreçte Kürt siyasal hareketinin alanı da neredeyse tamamen boğuldu. 2000’lerde bir süre sivil siyasete açılma olanağı yakalanmışken, özellikle 2015 sonrası baskı politikaları, demokratik temsilin bütün kanallarını uzun süre kapattı. Seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, partiler kapatılma tehdidi altında tutuldu. Bu hareketin içinden çıkan ve sivil siyasetin taşıyıcısı olabilecek en önemli figür olan Selahattin Demirtaş 10 yıla yakın bir süre hapiste tutuldu. Kürt siyaseti bastırılmakla kalmadı, siyaset bütünüyle kriminalize edildi. Böylece Cumhuriyet’in en acil sınavlarından biri, yani farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde birlikte var olabilme kapasitesi, daha da sert bir şiddetle ertelendi.

Bu dönüşümler Cumhuriyet’in temsil ettiği kamusal akıl ilkesini tersine çevirdi. Egemenlik soyut bir halk iradesinden çok kişisel bir iktidar iradesinden türetilir hale geldi. Claude Lefort’un “boş iktidar yeri” kavramının tam zıddı gerçekleşti. Cumhuriyet’te iktidar kimseye ait değildir, herkesin katılımına açıktır. Bugünün Türkiye’sinde ise o boşluk tümüyle doldurulmuş, iktidar bir kişiyle, bir sadakat ağıyla ve bir kültle özdeşleşmiş halde.

Yine de bu tekelleşme, kendi karşıtını da doğurdu. Cumhuriyet’in kamusal aklı sessizliğe gömülürken, toplumun derinlerinde yeni bir kamusallık arayışı filizleniyor. Cumhuriyet Halk Partisi bu çelişkinin tam ortasında duruyor. Tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir baskı altında, ama aynı anda uzun yıllardan sonra birinci parti konumuna yükselmiş durumda. Bu hem tarihsel bir direniş hem de yeni bir yön duygusunun işareti. Bugünkü Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere tüm bu tutuklamalar Cumhuriyet’in yenilenme ihtimaline yönelmiş de bir cezalandırma. Fakat bu kolektif cezalandırma, toplumda unutulmuş bir kolektif dayanışma duygusunu da yeniden uyandırma potansiyeli taşıyor. Cumhuriyet’in kurucu idealleriyle toplum arasında, uzun süre sonra güçlü bir duygusal bağ kuruluyor. Biçimi henüz tümüyle belirgin olmasa da çağımızın realitesinden konuşan yeni bir Cumhuriyet fikrinin damarları hissediliyor. Devletten değil, toplumdan doğan, daha katılımcı, daha yatay, daha çoğul ve çağdaş bir kamusallığın ilk kıvılcımları.

Bu güncel süreç Cumhuriyet’in kolektif hafızasını taşıyan son kurumların sınandığı bir dönem. Yargı tacizleri, medya linçleri, sivil toplum üzerindeki baskılar, kamusal aklın kalan damarlarını kesmeye yönelmiş durumda. Cumhuriyet’e hem kurumsal hem fikri düzlemde nihai bir saldırı yapılıyor. Topyekün bir tasfiye süreci işletiliyor. Ancak cumhuriyet kavramı bir kurumlar bütününden çok daha fazlası, bir düşünme biçimi. Asıl o düşünme biçimi donduğunda Cumhuriyet de donar. Bugünün Türkiye’sinde yaşanan ve yaşatılmak istenen de tam bu felç hali. Fakat bütün bu baskı ortamında bile yeni bir düşünme enerjisi kendine alan açıyor. Toplum yön duygusunu yitirmiş gibi görünse de, o yönsüzlüğün içinde yeni bir arayış, sessiz bir direnç oluşabiliyor.

Bu arayışın içinde, farklı kimliklerin, inançların ve aidiyetlerin bu ortak kamusal zeminde nasıl bir arada yaşayacağı sorusu da var. Türkler ve Kürtler arasındaki gerilimli ama vazgeçilmez birlikte yaşama meselesi, tüm siyasal baskılara rağmen gündemde kalmayı sürdürüyor. İktidarın bugün bu soruyu kendi menfaatleri doğrultusunda araçsallaştıran ve kamusal tartışmayı felç etmek isteyen otoriter “çözüm” politikalarına karşın, toplumun bu meseleyi bağımsız bir zeminde hala tartışmaktan vazgeçmemesi, Cumhuriyet’in fikri canlılığının tamamen sönmediğini gösteriyor. Çünkü bir Cumhuriyet’in yaşayıp yaşamadığını belirleyen şeylerden biri de kamusal aklın böylesi temel soruları yeniden konuşabilme cesaretini koruyabilmesi.

Her felç bir yeniden hareket etme potansiyelini içinde taşır. Bu kopuşun içinde de hala bir imkan saklı. Belki de bugün, tam bu yıkımın eşiğinde, Cumhuriyet’in özüne en çok yaklaştığımız yerdeyiz. Kendi aklına dayanarak dünyayı yeniden kurma cesaretinde. Çünkü geçmiş bitti, geri dönmeyecek. Elimizde kalan tek şey aklımız.

Yeniden Düşünmek, Yeniden Kurmak

Cumhuriyet’in hikayesi bugün bir sona değil, bir kırılma eşiğine benziyor. Kurucu akıl felce uğramış, ortak dil tükenmiş durumda. Yüzyıllık bir düşüncenin içi boşaltıldı, yerine anti-tezi geçti. Böyle bir iklimde Cumhuriyet, her şeyden önce bir hatırlama cesaretidir. Bastırılmış düşünme biçimlerini yeniden gün yüzüne çıkarma iradesidir. Çünkü unutmak, her otoriterliğin en büyük zaferi.

Bu aslında günümüz dünyasının da hikayesi. Kamusal akıl küresel ölçekte çözülüyor. Neoliberal düzenin vaat ettiği “tarihin sonu” bir karanlığa dönüştü, kamusallık paramparça oldu. Otoriter bir siyaset, medya ve sermaye düzeni, küresel ölçekte demokrasinin yerini neredeyse 100 yıldır görülmemiş boyuttaki tahakküm rejimlerine bırakıyor. Demokrasiler parça parça sökülürken, kaynaklar daha da tepeye aktarılıyor, ekonomik eşitsizlikler her yerde artıyor, koca bir küresel otoriter oligarşi düzeni ortaya çıkıyor. Hakikat darmadağın edilmiş, yurttaş dediğin şey tüketiciye indirgenmiş ve köleleştirilmiş, kamusal aklı otoriter liderler, faşizan provokatörler ve algoritmik kitle psikolojisi araçları ele geçirmiş durumda. Hukuk, demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi fikirler yerini keyfiyete, otoriterliğe, korkuya ve ekonomik güvencesizliğe bırakmış halde. Bu nedenle Türkiye’deki Cumhuriyet krizi, modernitenin kendi kamusal aklını yitirme anının bir parçası. Cumhuriyet fikrini yeniden düşünmek de insan merkezli kamusallığı yeniden inşa etme çabası. Eğer Cumhuriyet kendi aklını yeniden kuramazsa, bu yalnız Türkiye’nin değil, insanlığın da kaybı olacaktır.

Cumhuriyet’i yeniden kurmak geçmişe dönmektense yeni bir düşünme etiği kurmak anlamına geliyor. Mesele “devleti kim yönetecek” sorusundan da öte, “nasıl bir insan olacağız” sorusu. Çünkü Cumhuriyet bir yönetim biçiminden çok bir ahlak biçimi. Yurttaşın hem özgür hem sorumlu olabildiği bir yaşam anlayışı. Bugün bu ahlak kaybolmuş durumda. İnsanlar birbirine güvenmiyor. Kamu ile özel, doğru ile çıkar arasındaki sınırlar erimiş. Cumhuriyet’in geleceği yasaların ihyasından önce ahlaki özerkliğin yeniden doğuşuyla mümkün.

Bu yeniden düşünme süreci üç eksende toplanabilir: özerklik, tahakkümsüzlük ve kamusal sevgi.

Özerklik, toplumun kendi kurumlarını sorgulama cesaretini içeriyor. Castoriadis bize bu cesaret olmadan Cumhuriyet’in şeklen yaşayacağı ama düşünsel olarak öleceği uyarısını yapıyor. Bugün de en çok ihtiyaç duyulan şey kurumsal özerklikten önce zihinsel bir özerklik. İnsanların düşüncelerini devletin ya da partilerin gölgesinden kurtarıp kendi deneyimlerinden kurabilmesi gerekir. Üniversiteler, sivil platformlar, yerel inisiyatifler, özgür basın, hepsi bu damarların yeniden açılacağı yerler. Cumhuriyet’in yeniden kurulması bu düşünme cesaretinin toplumsallaşmasıyla başlar.

Tahakkümsüzlük, kimsenin keyfi gücüne tabi olmadan yaşayabilme hali anlamına geliyor. Pettit’in cumhuriyetçi özgürlük anlayışının merkezinde bu var. Bu yalnızca devletle olan ilişkimizde değil, toplumun her katmanında, iş yerinde, okulda, dijital dünyada, evde, geçerli olmalı. Cumhuriyet’i yaşatmak, bu mikro tahakküm biçimlerine karşı bir özgürlük etiği kurmakla mümkün. Çünkü iktidar her ilişki biçiminde yeniden üretilir. Onu yıkmak, kendi yaşamımızda hemen şimdi onu reddetmekle başlıyor. Özgürlük, korku üreten gücün sınırlandırılmasıyla mümkün. Tahakkümsüzlük, işte bu korkudan kurtulmanın adı.

Kamusal sevgi ise ortak dünyanın sorumluluğunu hissedebilme yetisinin özünde yer alıyor. Viroli’ye göre Cumhuriyetçi ruhun duygusal temeli budur. Eski dönemlerde bu duygu, her şeye rağmen ortak geleceğe inanmayı az veya çok mümkün kılıyordu. Bugün ise yerini derin bir yalnızlık ve umutsuzluk aldı. Otoriterliğin parçaladığı, ekonomik düzenin aciz bıraktığı bireyler kamusal olanla kişisel olan arasındaki bağı yitirdiler. Yeniden kurulacak Cumhuriyet, bu bağı onarmak zorunda. Dayanışma ağları, bağımsız gazeteler, yerel girişimler bu dirilişin nüveleridir. Hiçbir büyük yeniden doğuş küçük ortaklıklar olmadan başlamaz.

Bu üç ilke yalnızca felsefi bir çerçeve değil, aynı zamanda bugünün koşullarında bir direniş ahlakı olarak da görülebilir. Çünkü Cumhuriyet artık bir gelecek projesi olduğu kadar bir direniş biçimi olarak yaşıyor. Otoriterliğin içinde Cumhuriyet duygusunu yaşatmak, en sıradan insani davranışlarda bile siyasal bir anlam taşıyor. Gerçeği söylemek, yalanı reddetmek, haksızlığa sessiz kalmamak, dayanışmak, örgütlenmek, düşünmek, bunların her biri otoriterliğe karşı küçük ama anlamlı bir kamusal duruş. Bu duruşun toplamı, Cumhuriyet’in fikri direncidir.

Cumhuriyetçi Olma Cesareti

Elbette sadece küçük direnişler yetmez, büyük cesaretler de gerekiyor. Çünkü Türkiye’de kamusal düşünme alanı artık tümüyle tasfiye ediliyor. Muhalefet susturuluyor, basın korkuya mahkum ediliyor, üniversiteler sessizleştiriliyor. Cumhuriyet bugün fikir olarak bile tehdit altında. Sessiz kalmak, yalnız Cumhuriyet’e değil, insan aklına bir ihanet olur. Cumhuriyet, bir toplumun karakteridir. Ancak o karakter hep birlikte yaşam içinde yeniden kurulduğunda yaşar. Halkın kendi deneyimini siyasallaştırması, adaletsizliği, güvencesizliği, korkuyu bireysel dertler olmaktan çıkarıp kamusal mesele haline getirmesi, Cumhuriyet’in yeniden doğuşunun en temel koşulu. İnsanlar, kaçsalar da siyasetin öznesi. Bunu kabullenmek ise kamusal aklın yeniden doğması demek.

Bugün Cumhuriyet’i savunmak nostaljiden çıkmayı gerektiriyor. Düşünceyle, eylemle, örgütlü dayanışmayla ileriye yürümek gerekiyor. Halkın görevi artık yalnızca bir seçim kazanmak kadar basit değil. Nitekim bu direnç sergilenmezse ortada kazanılabilecek bir seçim günü de olmayabilir. Bundan dolayı bunun başlangıcı düşünmeyi, konuşmayı, birlikte karar almayı mümkün kılmaktan geçiyor. Yurttaşça bir yaşam inşa edilmesi gerekiyor. Hem kişisel hem de kolektif olarak. Bu ülkenin en büyük ihtiyacı bir zihin özgürleşmesi. Her okul, her gazete, her yerel topluluk, her bağımsız sanat alanı bu yeni Cumhuriyet’in nüvesi olabilir. Herkesin kendi yerinde, kendi biçimiyle, olabildiği kadarıyla alacağı kamusal sorumluluk, korkunun yerini cesarete, yalanın yerini düşünceye bırakacak yeni bir ortak yurttaşlık zemini kurabilir.

Bu çağrı bir ütopya hevesi içermiyor, somut bir sorumluluk talep ediyor. Cumhuriyet basitçe bir yönetim biçimi olmaktan çok daha fazlası, günümüz dünyasında insanlığın düşünme hakkının son siperlerinden biri. Bu yüzden bu mücadele varoluşsal. Cumhuriyet’i yeniden kurmak, kendimizi uçurumdan çekip almak anlamına geliyor. Bunu yeniden kurabilmek için, kendimizi de yeniden kurmamız gerekiyor. Cumhuriyetçiler olmadan Cumhuriyet olmaz. Önce bizlerin yeni bir insan olması ve bu yeni kimliği aklında ve bedeninde taşıması gerekiyor.

Ve Cumhuriyet’ten söz ederken geçmişte kalmış bir rejimden bahsetmiyoruz, kendi aklına güvenen bir toplumun arayışından söz ediyoruz. Bu arayış bazen tıkandı, bazen sertleşti ama hep sürdü. Bugün o ses bastırılmış olsa da kaybolmadı. Çünkü Cumhuriyet sabit bir yapı değil, bir yön duygusudur. İnsanın kaderini kolektif aklın içinde kurma isteğidir. Onu da kimse elimizden alamaz. Yeniden kurmak da geçmişi tekrarlamak olamaz, özgürlük fikrini çağın diliyle yeniden icat etmeyi gerektirir. Nitekim geçmişin bizi çıkardığı yer burası olduysa, bir şeyleri farklı yapmamız gerekiyor demektir. Cumhuriyet’in özü, tarihsel biçimlerinde değil, onları mümkün kılan düşüncede saklı.

Atatürk’ün sözünü ettiği miras tam da budur:

“Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı’, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”

Bugün Türkiye, tarihinin en kritik eşiğinde. Ya korkunun diliyle susacak ya da aklın diliyle yeniden konuşacak. Bu, insan kalmanın son eşiği. Bir toplum kendi aklına güvenebildiği ölçüde cumhuriyetçidir. Bu güveni yeniden kurmak, hem siyasal hem ahlaki bir eylem. Düşünmeyi bir sorumluluk, yurttaşlığı bir ilişki biçimi olarak hatırladığımızda Cumhuriyet yeniden nefes almaya başlar.

Ve belki de o zaman, tarih bizi aynı soruyla bir kez daha yüzleştirdiğinde, yeniden kurma cesaretini gösterebiliriz. Çünkü Cumhuriyet’in yeniden doğuşu bu düşünme ısrarında gizli. Bir toplum kendi aklını kullanmaktan vazgeçmediği sürece, hiçbir iktidar sonsuza kadar hükmedemez. Her şeyi kendimizden bekleyecek miyiz?

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin