Cumhuriyet Var Ama Cumhur Yok
Cumhuriyet, yüz yılı aşkındır ismen yaşıyor. Ama Türkiye bugün o fikrin en yoksullaşmış biçimlerinden birini yaşıyor. Bu gerçekliğin gölgesinde 29 Ekim bir kez daha geldi. Cumhuriyet ismen var, ama aslında yok. Siyasetin dili kişiselleştikçe, kamusal alan daraldıkça, devlet bir yönetimden çok bir irade gösterisine dönüştükçe, Cumhuriyet fikri kendi kendisinin parodisine benzemeye başladı. Ama aslında Cumhuriyet bir devlet biçimi olmanın ötesinde, insanın ve toplumun kendisiyle kurduğu düşünsel bir ilişki. Nasıl yaşanır, nasıl birlikte olunur, iktidar neyin üzerinde yükselir, bütün bu sorulara verdiğimiz yanıtların biçimi aslında.
Bugün bu soruların çoğu artık yanıtlanmadan geçiliyor. Cumhuriyet’in adı hala kullanılıyor ama içeriği boşaltılmış durumda. “Milli irade”, “yerli ve milli değerler”, “yeni Türkiye” gibi ifadeler, ortak aklın yerini alan yeni kutsal sözcüklere dönüştü. Kamusal olanın yerine sadakat, yurttaşlığın yerine kimliksel aidiyet, eleştirinin yerine iman geçti. Bu koşullarda Cumhuriyet’i sadece tarihsel bir kazanım olarak anmak, onu anlamanın en kolay ama en yüzeysel yolu olur. Asıl mesele Cumhuriyet’i bir fikir olarak yeniden düşünmek. Onun neyi mümkün kıldığını, bugün hangi koşullarda susturulduğunu ve gelecekte hangi biçimlerde yeniden canlanabileceğini sorgulamak.
Bu metinde Cumhuriyet’i bir nostalji konusu olarak değil, bir düşünme alanı olarak ele almak istiyorum. Rejim biçimlerinden, tarih anlatılarından ya da siyasal kutuplaşmalardan daha temel bir yerden, ortak aklın, özgürlüğün ve özerkliğin nasıl bir kamusal düzen kurabileceği sorusundan. Bu soruya verilecek yanıt Cumhuriyet’in ne kadar “bizim” olduğunu, yani onun yurttaş öznesiyle olan ilişkisinin ne ölçüde sürdüğünü de gösterebilir. Çünkü Cumhuriyet, bir devlet tarzından öte, bir varoluş biçimi. Toplumun kendini dışsal bir güce değil, kendi ortak aklına emanet edebilme yetisi.
Kavramsal Temeller
Yazıya başlarken en temel manasıyla Cumhuriyet kavramının içeriğini baştan netleştirmek isterim. Cumhuriyet, egemenliğin bir kişi, aile veya soya ait olmaksızın, kamusal bir otorite aracılığıyla halkın temsilcileri tarafından kullanıldığı, devletin bütün yurttaşlardan oluşan bir siyasi topluluğa ait olduğu devlet biçimidir. Çünkü egemenliğin kime ait olduğu sorusunu cevaplar. Bu farklı hükümet, idari veya rejim biçimlerini içerebilir. Onlar sırasıyla, iktidarın nasıl kullanıldığı, ülkenin idari örgütlenmesinin nasıl tasarlandığı ve iktidarın hangi ilkeler üzerine yürütüldüğüyle alakalı.
Devlet biçimi olarak Cumhuriyet, devletin başındaki en yüksek otoritenin soya, hanedana veya kutsal meşruiyete değil, halk iradesine dayanması demektir. Yani der ki, “bu devletin sahibi, bir aile değil, bir hanedan değil, Tanrı’nın vekili değil, sadece halkın kendisidir”. Böylece “devletin başı” (örneğin cumhurbaşkanı) bir kişi olarak değil, kamunun sürekliliğini temsil eden bir makam olarak tanımlanır. O kişi görevden ayrılır ama devlet devam eder. Çünkü devletin varlığı halkın varlığına dayandırılmıştır, meşruiyetinin kaynağı orasıdır.
Cumhuriyetin devlete getirdiği dönüşüm basitçe buradan temellenir. Cumhuriyet, devleti kişisel otorite olmaktan çıkarıp kamusal otorite haline getirir. Bu tarihsel olarak üç temel dönüşüm yarattı. İlki, mirasın reddi. Devletin başı artık kalıtsal değildir, egemenlik, kişisel bir mülk değil, kamusal bir emanettir. İkincisi, yurttaşlık esasına geçiş. Tebaa sistemi sona erer, herkes “vatandaş” olur. Bu da devletle birey arasındaki ilişkiyi eşitler ve hukuksallaştırır. Üçüncüsü, kurumsallaşmış süreklilik. Devletin meşruiyeti bir soyun değil, anayasayla tanımlı kurumların devamlılığından gelir.
Cumhuriyet, devlete ideolojik bir misyon da yükler ama bu teknik tanımın ötesinde bir felsefi genişlemedir. Devlet, halkın ortak yararını gözeten bir organizasyon olmak zorundadır. Yani bir zümrenin, sınıfın, mezhebin, partinin mülkü olamaz. Bu yüzden cumhuriyetçilik, teknik bir biçim olduğu kadar, kamusal erdem talebidir.
Monarşiler, devletin başında doğuştan gelen bir egemen bulundurur. Mesela İngiltere, İspanya, Ürdün. Cumhuriyet, devletin başında halktan ayrı statüde olmayan halk içinden bir temsilci bulundurur. Mesela Türkiye, Fransa, Almanya, İtalya. Ama her iki durumda da demokrasi olup olmaması, ayrı bir sorudur. İngiltere demokratik bir monarşidir, Çin ise otoriter bir cumhuriyet. Bu fark bize şunu öğretiyor. Cumhuriyet, devletin sahibi kimdir ve onu kim kimin adına temsil eder sorusunun cevabıdır. Demokrasi ise o temsilin nasıl üretildiği sorusunun cevabıdır.
Cumhuriyet devleti “bireylerin mülkü” olmaktan çıkarıp “kamunun emaneti” haline getirir. Kısacası, Cumhuriyet, devleti şahıstan kamusallığa taşıyan radikal insanlık atılımıdır.
Cumhuriyet’in Düşünsel ve Tarihsel Anlamı
Cumhuriyet özünde bir devlet biçimi olarak anlaşılsa da bu tanımın altında çok daha derin bir felsefe yatıyor. Cumhuriyet, aslında insanın kendi kurduğu dünyayı, kendi aklıyla yönetebilme iddiasıdır. Kökenindeki res publicaifadesi “halka ait olan şey” anlamına geliyor. Burada kastedilen, herkesin içinde yer alabildiği ortak bir dünya anlamına geliyor. Cumhuriyet bu yüzden sadece bir sahiplik değil, bir aidiyet biçimi. Gücün Tanrı’dan, soydan ya da doğuştan gelen bir ayrıcalıktan değil, ortak akıldan doğabileceğini söyleyen ilk siyasal düşünce.
Monarşilerde egemenlik bir kişiye ya da hanedana aittir. Aristokrasilerde ise toplum içindeki küçük bir zümre “doğuştan” sahip olduğu haklar üzerinden iktidar kurar. Cumhuriyet her iki düzeni de reddeder. Çünkü meşruiyetin kaynağını ayrıcalıklarda değil, insanların eşitliğinde arar. Egemenlik bu yüzden devredilemez. Rousseau’nun “egemenlik halkındır” sözü yalnızca bir slogan olarak görülmemeli. Bu söz siyasal öznenin bir tanımı. Halk kendi adına karar verme hakkını bir başkasına bıraktığında, yeniden kulluğa döner. Bu da ayrıcalıklara karşı bir duruştur. Cumhuriyet, iktidarın artık kutsal bir kaynaktan gelmeyeceğini ilan eden ilk siyasal akıldır.
Bu farkı tarihsel olarak görmek için örneklere bakmak gerek. Osmanlı İmparatorluğu bir Cumhuriyet olamazdı çünkü egemenlik ve devlet mülkiyeti Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi sayılan padişahta toplanmıştı. Eşit yurttaşlık yerine “millet sistemi” vardı, birey değil, cemaat esastı. Bir kişinin veya topluluğun kimliği, siyasal haklarının sınırını belirliyordu. Cumhuriyet’in doğuşu bu tür modellere yöneltilmiş radikal bir itirazdı. Feodal yapıların, dinin, soyluluğun, statünün, cinsiyetin veya kökenin siyasal hiyerarşi yaratamayacağı bir düzen arayışı. Bu nedenle Cumhuriyet sadece bir devlet biçimi değil, bir eşitlenme projesi.
Cumhuriyet düşüncesinin ilk sistemli tanımını Cicero yapıyor. Roma’da adalet, ortak yaşamın temeliydi. Halk aynı adalet fikrinde buluşmuş yurttaşlar topluluğu olarak görülüyordu. Devlet de bu ortak adalet fikrinden doğuyordu. Cicero’ya göre yasa herkesin üstünde olmalıydı. Kişisel gücün sınırlandığı yerde Cumhuriyet yaşardı. Bu da kamusal alanın özel çıkarın ötesinde, ortak bir akılla kurulabileceği inancının ilk biçimiydi. Roma çöktüğünde bu fikir de uzun süre unutuldu ama Rönesans’la birlikte Machiavelli gibi düşünürler bu fikri yeniden canlandırdı.
Machiavelli, Cumhuriyet’i statik bir istikrar modelinden çok, canlı bir hareket olarak gördü. Roma’nın tarihine bakarken fark ettiği şey Cumhuriyet’in gerilimle ayakta kaldığıydı. Halkla soylular arasındaki çıkar çatışması bastırılmadığında ve kurumsallaştırıldığında özgürlük ortaya çıkıyordu. Cumhuriyet bu anlamda “çatışmasız bir birlik” yerine kurallı bir gerilim düzeni olarak anlaşılmalı. Bugün kulağa paradoksal gelse de Cumhuriyet’in özü tam da burada yatıyor. Farklı çıkarların bastırılmadan, birlikte bir siyasal biçime dönüşebilmesi. “Birlik ve beraberlik” çağrılarının çoğu zaman muhalefeti susturmanın bahanesi olduğu toplumlarda, Machiavelli’nin bu uyarısı hala güncel. Gerçek bir cumhuriyet düzeni, herkesin aynı şeyi düşündüğü yerde değil, farklı seslerin bir arada kalabildiği yerde mümkün bu açıdan bakarsak.
Montesquieu ise bu gerilimin arkasındaki ruhu anlamaya çalıştı. Cumhuriyeti yalnızca yasalarla değil, yurttaşların iç dünyasında yaşayan bir varlık olarak gördü. Bu içsel eğilim onun “sivil erdem” dediği şeydi. Bu sivil erdem, kişinin kendi çıkarını kamusal iyiliğe tabi kılabilmesi, yani Cumhuriyeti sevebilmesiydi. Montesquieu, diğer yönetim biçimlerinin korku ya da onurla işlediğini, Cumhuriyetinse yurttaş sevgisiyle ayakta kalabileceğini düşünüyordu. Özgürlüğün ancak gücün sınırlandırılabildiği toplumlarda mümkün olduğunu tespit etti. Yasa yapanla uygulayan aynı kişi olduğunda, adalet ortadan kalkar. Bu yüzden “güçler ayrılığı”nı hem teknik bir idare ilkesi hem de ahlaki bir teminat olarak gördü. “Cumhuriyet erdemle yaşar” sözü de bu bağlamda anlaşılmalı. Halkın kendi tutkularını denetleyemediği, ölçülülüğün kaybolduğu yerde Cumhuriyet de zayıflar. Eşitlik duygusunu yitirmiş toplumlar, ayrıcalığın ve gösterişin çekimine kapıldıkça erdem bozulur. Cumhuriyetin çöküşü, her zaman önce bu içsel çürümeden başlar. Yasalar kalabilir ama onları yaşatacak kamusal bilinç ortadan kalkarsa Cumhuriyet sadece ismen kalır. Bugün Türkiye’de yaşanan da bu tür bir yorgunluk. Yasa var, ama yasayı taşıyan ahlaki zemin yok.
Rousseau ise Cumhuriyet fikrini modern çağın eşiğine taşıyan en güçlü halkaydı. Özgürlüğü başkasının müdahalesinden korunmakla sınırlı bir fikir olarak görmüyordu. İnsanın kendi koyduğu yasaya itaat edebildiği ölçüde özgür olabileceğini düşünüyordu. Bu düşünce, bireyi sadece hak talep eden değil, aynı zamanda ortak dünyanın kurucusu olarak gören bir özgürlük anlayışıydı. “Egemenlik devredilemez” derken Rousseau, halkın kendi adına düşünme ve karar verme yeteneğini kimseye teslim edemeyeceğini anlatıyordu. Çünkü bu yeti devredildiği anda yurttaş bir özne olmaktan çıkar ve yeniden bir tebaa haline gelir. Egemenlik, temsil edilebilir ama asla mülk gibi devredilemez. Rousseau’nun amacı yalnızca monarşiye değil, her türden dışsal otoriteye karşı, ister dini ister karizmatik, aklın kendi kendine yasalar koyabilme kapasitesini savunmaktı.
“Genel irade” kavramı da bu noktada ortaya çıktı. Çoğu zaman yanlış biçimde basitçe “çoğunluğun iradesi” olarak yorumlansa da Rousseau’nun kastettiği şey, herkesin özgürlüğünü aynı anda mümkün kılacak bir ortak akıldı. Genel irade, tek tek bireylerin arzularının toplamı değil, onları aşan ama yine onların içinden doğan bir kamusal bilinç olarak tahayyül edilebilir. Cumhuriyet de işte bu ortak aklın sürekliliğiyle yaşar. Bir toplum kendi yasasını birlikte tartışma ve yenileme kapasitesini yitirdiğinde, halkın yerini “sürü”, kamusal iradenin yerini “liderin iradesi” alır. O anda Cumhuriyet artık bir kelimeden ibaret hale gelir.
Cumhuriyet böyle düşünüldüğünde, insanların kendi kaderi üzerine birlikte düşünebilme biçimi aslında. Cicero adaletin, Machiavelli çatışmanın, Montesquieu erdemin, Rousseau ise özgürlüğün önemini anlattı. Dördü farklı dönemlerde konuşsalar da aynı soruya yanıt aradılar. İnsan gücü hem kurup hem de nasıl sınırlayabilir? Cumhuriyet’in cevabı, gücün kişilere değil ilkelere dayanmasıydı. İktidar artık kimsenin mülkü olamazdı. Cumhuriyet, gücü bireylerden alıp ortak aklın eline veren bu fikirdi. Bu akıl bazen hukukla, bazen adaletle, bazen de ortak yararla kendini gösterebilir ama özü hep aynı. Meşruiyet, dışsal bir otoriteden değil, birlikte düşünebilen bir topluluktan doğar. Cumhuriyet bu yüzden yalnızca bir devlet modeli değil, toplumun dinamik bir biçimde kendi kendini tanıma, kendini sınırlama ve yeniden kurma yeteneği.
Modern Çağda Cumhuriyet Fikri
Modern çağlara gelindiğinde Cumhuriyet fikri, özgürlüğün, eşitliğin ve kamusal aklın nasıl kurulabileceğini tartışan geniş bir düşünce geleneğine dönüştü. Liberal dünyada özgürlük çoğunlukla “müdahale edilmemek” biçiminde, bireyin alanına kimse karışmadığı sürece özgür olduğu varsayımıyla tanımlanır. Oysa Cumhuriyetçi gelenek için özgürlük, yalnızca kimsenin dokunmaması değil, kimsenin keyfi iradesine tabi olmadan yaşayabilmektir. Bu anlayış bireyi soyut bir varlık olarak değil, başkalarıyla ortak bir düzenin kurucusu olarak görür. Dolayısıyla özgürlük, sadece müdahaleden uzak bir alan değil, başkalarının üzerinde değil onlarla birlikte, eşit koşullar altında var olabilme gücüdür. Yani şekillendirdiğin toplumun içinde, kimsenin tahakkümüne açık olmadan, bağımsız bir özne olarak yaşayabilmektir.
Tarihçi Quentin Skinner, Roma geleneğini yeniden okurken bu farkı açık biçimde gösteriyor. Bir insanın efendisi olmadığında değil, kimsenin üzerinde keyfi güç kullanamadığında özgür olduğunu söylüyor. Bu modern liberal özgürlük anlayışından farklı bir “pozitif özgürlük” fikri. Roma Cumhuriyeti’nden beri özgürlük, kişinin özel alanına kimsenin karışmaması fikrinden çok, ortak kurallar sayesinde kimsenin diğerini keyfi biçimde yönetememesiyle tanımlanır. Skinner bu nedenle özgürlüğü dar anlamda kişisel bir özerklikle değil, karşılıklı bağımlılıkla kurulan kamusal güvencelerle ilişkilendiriyor. Bir otorite seni cezalandırma, susturma ya da kayırma imkanına sahipse, o güç kullanılmasa bile özgürlüğün tehdit altındadır. Bu nedenle özgürlük bir lütuf olamaz, ortak kurallarla güvence altına alınan bir durumdur. Cumhuriyet fikri tam da bu yüzden kimin yöneteceğiyle de, gücün neye dayanarak meşru olacağıyla da ilgileniyor.
Philip Pettit, bu düşünceyi daha sistematik hale getirdi. “Tahakkümsüzlük” kavramıyla Cumhuriyetçi özgürlüğü çağdaş siyaset felsefesinde yeniden tanımladı. Pettit’e göre de özgürlük, rahat bırakılmak kadar basitçe bir kavram olmak yerine, kimsenin üzerinde keyfi güç sahibi olmaması demekti. Tahakküm ise birinin başkası üzerinde ortak akıldan bağımsız, hesap vermeden ve denetlenmeden güç kullanabilmesi demek. Bu güç fiilen işlemese bile, varlığı bile baskı anlamına gelir. Cumhuriyet’in amacı işte böyle bir keyfi gücün ortaya çıkabileceği yapısal koşulları ortadan kaldırmak. Bu nedenle Cumhuriyet, yalnızca seçimler ya da yöneticilerin değişimiyle ilgili değil. Asıl mesele iktidarın sınırlandırılabildiği, yurttaşın sesini duyurabildiği, eleştirinin mümkün olduğu bir ortak kamusal düzenin kurulması. Pettit’in modeli bireysel haklarla kurumsal denetimi birleştiren bir kamusal etik önerisi. Özgürlüğü özel alanda korunacak bir hak değil, ortak yaşamın eşitlikçi biçimde kurulması anlamına gelecek şekilde tahayyül eden bir model.
Bu ayrım bizi demokrasi yeniden meselesine getiriyor. Demokrasi, halkın iradesini görünür kılan bir yöntem. Yöneticilerin nasıl belirleneceğini tanımlayan bir mekanizma. Cumhuriyet ise bu iradenin hangi ilkelere göre meşru olacağını ve hangi sınırlar içinde işlemesi gerektiğini belirleyen bir rejim biçimi. Demokrasi, iktidarın el değiştirme yöntemi. Cumhuriyet ise o iktidarın kimden kaynaklandığına ve hangi ahlaki temele dayanacağına dair bir ilke. Bir ülke demokratik seçimler yapabilir, ancak yine de cumhuriyetçi bir ruha sahip olmayabilir. Çoğunluğun kararlarıyla yönetilmek, kamusal özgürlüğü güvence altına almadığı sürece Cumhuriyet’in anlamını taşımaz. Cumhuriyet tam da bu noktada kuru bir çoğunluk iradesini sınırlayan, kamusal aklı koruyan bir çerçeve oluşturur.
Bu fark tarih boyunca somut biçimlerde de görüldü. Monarşilerde birey bir otoritenin hükmü altındaki “subject”tir. Yani yurttaş değil, hükmedilen nesne. Cumhuriyet’te ise birey “citizen”dir, kendi yasasını birlikte koyan, yönetime katılan, hesap sorabilen bir özne. “Subject” itaatiyle tanımlanırken “citizen” katılımıyla tanımlanır. Cumhuriyet işte bu dönüşümün adı, tebaadan yurttaşa, edilgenlikten özneliğe geçiş. Kendi aklıyla kurduğu dünyada kendi kaderini tayin edebilen bir özne. Rousseau’nun “egemenlik devredilemez” sözü bu açıdan tarihsel bir kopuş. İnsan kendi koymadığı yasaya boyun eğdiği sürece özgür değildir. Cumhuriyet işte bu bağımsızlık iddiasının siyasal biçimi.
Bu düşünce çizgisi modern çağda kamusal aklın etiğini de belirliyor. Cumhuriyet, gücü sınırlandırmaktan çok, toplumun kendi üzerine düşünebilme yetisini canlı tutmaya dayanıyor. Cornelius Castoriadis bu noktada çok önemli bir kavram sunuyor, “özerklik”. Ona göre Cumhuriyet bir toplumun kendi kurumlarını yaratma, sorgulama ve gerekirse yeniden kurma cesareti demek. Bu yalnızca kurumsal bir süreç değil, toplumsal bir bilinç biçimi. Bir toplum kendi kurumlarını sorgulamaktan vazgeçtiğinde aslında kendi aklını askıya alır ve dışsal bir otoriteye teslim olur. Bu otorite bir lider, bir ideoloji ya da “milletin özü” gibi kutsallaştırılmış bir kimlik biçimi olabilir. Castoriadis, modern toplumların çoğunun bu tür “donmuş imgelemler” içinde yaşadığını söylüyor. Oysa Cumhuriyet fikri bu donmuşluk halini kırma iradesidir. Kendi kendini yaratma kudretini sürdürdüğü sürece yaşar. Cumhuriyet’in özü bu nedenle kurumların kalıcılığı gibi anlaşılmamalı, aksine Cumhuriyet, kamusal sorgulamanın ve kendini inşa eden halkın siyasi varlığının sürekliliği olarak görülmeli.
Böyle bakıldığında Cumhuriyet, sadece bir siyasal model değil, ortak düşünmenin sürekli yenilendiği bir yaşam biçimi demek. Egemenliğin hiçbir dış kaynağa dayanmaması demek. Halkın yöneticilerini seçmesinden öte, kendi egemenliğini kendisinin kurabilmesi demek. Bu, tarihte iktidarın kutsallığını kıran en radikal dönüşümlerden biri. Cumhuriyet bu anlamda bir devlet biçimi değil, yeni bir özneleşme biçimi. İnsan bu ideal içerisinde kendi yasasını koyabilen, ortak dünyasını birlikte kurabilen, kendi kaderini eline alan bir varlık olarak düşünülür. Yurttaş, yalnızca hak talep eden değil, aynı zamanda ortak dünyanın sorumluluğunu taşıyan öznedir.
Cumhuriyet’i Yeniden Kurmak: Halkın Dünyasını Geri Almak
Bugünün dünyasında ise Cumhuriyet fikri sistematik biçimde aşındırılmış durumda. Neoliberal ekonomik model, uzun yıllar boyunca kamusal alanı piyasanın mantığına teslim etti, şimdi de onun yıkıntıları üstünde yükselen eski tür neoliberalizmden bile daha canavarımsı bir oligarşik kapitalist düzen var. Devletler temsili demokrasiyi doğru şekilde işletemedikçe yurttaşın refahını değil, iktidardilerin çıkarlarını ve sermayenin güvenliğini koruyan aygıtlar olarak işliyor. Eşitlik ve dayanışma gibi değerler yerine rekabet ve verimlilik yüceltiliyor. Yurttaşlık ise bir hak olmaktan çıkıp bir siyasi ayrıcalığa, bazen de yalnızca bir kimlik beyanına indirgeniyor.
Otoriter popülist siyaset bu boşluğu doldururken halkın iradesini seslendirmektense o iradenin temsiline el koydu. “Milletin sesi”ni sahiplenen liderler, halkın aklını askıya alarak onu edilgen bir kalabalığa dönüştürdüler. Kendilerine saraylar yaptırıp adına “milletin sarayı” dediler. Böylece Cumhuriyet’in özü, yani ortak aklın ve eşit yurttaşlık fikrinin zemini sessizce eridi. Bunun gölgesinde artan kutuplaşma ortak yaşamın duygusal zeminini aşındırdı, insanlar birbirini yurttaş olarak değil, mutlak düşmanlar olarak görmeye başladı. Sadakat aklın, aidiyet eleştirinin, gösteri siyaseti ise ortak düşünmenin tümüyle yerini aldı.
Cumhuriyet’in evrensel krizi, devlet biçimlerinden çok daha köklü bir krizi ifade ediyor. Bugün siyaset giderek bir “irade gösterisi”ne indirgenmiş durumda. Güç, hesap vermeden karar almanın özgürlüğü olarak anlaşılıyor. Bu sadece otoriter rejimlerin sorunu değil, demokrasiler de giderek aynı keyfilik biçimlerini üretiyor. Ekonomik güç ise medyayı, siyaseti, hatta bilgiyi tekelleştirdi. Halkın iletişim kurmak için kullandığı tüm dijital araçları uçuk distopik fantazilere sahip sermaye figürleri yönetiyor. Kamusal alan, piyasanın çıkarlarıyla, sosyal medyanın gösteri kültürüyle ve aidiyet temelli kimlik siyasetiyle parçalanıyor. Halkın dünyası, res publica, artık halkın değil. Kime ait olduğu belirsiz ama halka ait olmadığı kesin bir “ortak dünya”nın içinde yaşıyoruz.
Cumhuriyet’in krizinin kaynağı tam da burada yatıyor. Kamusal alanın siyasette kişisel sadakat, ekonomide ise piyasa ilişkileri tarafından kuşatılması. Yurttaş hem devlete hem birbirine karşı özne olma yetisini kaybediyor. Bireysel atomizasyonun getirdiği toplumsal parçalanma ve yabancılaşma bu dokuyu yok ediyor. Tahakküm sadece siyasal alanda değil, gündelik yaşamın her düzeyinde yeniden üretiliyor. Bu yüzden bugün Cumhuriyet idealini savunmak yalnızca geçmişi korumaktan öte kamusal aklı yeniden icat etmek anlamına geliyor. Çünkü Cumhuriyet insanın kendiyle kurduğu en karmaşık ilişki biçimlerinden biri, düşünmenin, sınır koymanın, birlikte yaşamanın etiği.
Cumhuriyet’i yeniden kurmak, bu dünyayı yeniden halka ait kılmak demek. Bu yalnızca etik bir çağrı değil, siyasal bir inşa programı. Bu programın ilk adımı, iktidarın kutsallığını kırmak olmak zorunda. Hiçbir irade, hiçbir gelenek, hiçbir lider ya da piyasa mutlak değildir. Cumhuriyet’in yeniden doğuşu, karar alma süreçlerini kişisellikten ve karizmadan arındırmakla mümkün. Devletin gücü, temsilin değil denetimin aracı haline gelmeli. Yasa ve kurum, iradenin ifadesi değil, onun sınırı olmalı. Bu nedenle yeni bir Cumhuriyet fikri, otoriteyi azaltmak değil, onu aklın ve kamusallığın zeminine yeniden yerleştirmekle ilgili.
İkinci adım, kamusal alanın yeniden inşası. Bugün kamu, piyasanın bir uzantısına dönüşmüş durumda. Eğitim, sağlık, medya, hatta bilgi üretimi bile artık ticarileştirilmiş alanlar. Yurttaş, üretici ya da tüketici olarak tanımlanıyor ama hiçbir zaman kurucu özne olarak görülmüyor. Cumhuriyetçi bir yeniden kuruluş, bu alanları yeniden ortak iyinin mekanları haline getirmeyi gerektiriyor. Bu sadece kamusal yatırımların artması ya da devletin büyümesi anlamına değil, kamusal aklın da yeniden örgütlenmesi anlamına geliyor. Yerel toplulukların güçlendirilmesi, katılımcı meclislerin yaygınlaşması, kamu kararlarının şeffaf ve kolektif hale gelmesi, yeni bir Cumhuriyet modelinin asgari koşulları.
Üçüncü olarak, yurttaşlığın yeniden tanımı gerekiyor. Yurttaş, ortak yaşamın sorumluluğunu üstlenen bir özne olmalı. Yurttaşlık, neoliberal bireyin dünyasıyla sınırlı basit bir statü olarak görülemez, ortak dünyanın inşasına katılma yetisi olmak zorunda. Bu da eğitimden medyaya, sendikalardan yerel örgütlenmelere kadar her düzeyde aktif bir kamusal kültür gerektiriyor. Cumhuriyet’in yeniden kuruluşu, yalnızca devletin biçimi tartışmasının ötesine geçmeli, çünkü toplumun kendini nasıl düşünebildiğiyle de ilgili. Özgür yurttaş, yalnızca yasa önünde eşit olan değil, o yasayı birlikte düşünebilen kişidir. Yoksa başkası onun adına düşünür.
Bu evrensel kriz koşullarında Cumhuriyet’in geleceği, sadece ulusal değil, evrensel de bir mesele. Otoriter-oligarşik dalga küreselse, Cumhuriyetçi direniş de küresel olmak zorunda. Halklar kendi ülkelerinde egemenliklerini geri alırken, aynı zamanda birbirlerinin özgürlük mücadelesiyle dayanışma kurabilmeli. Çünkü “halka ait olan şey”, insanlığın da ortak mirası. Cumhuriyet’in anlamı da burada. Cumhuriyet, dünyayı yeniden paylaşmanın, gücü yeniden eşitlemenin, ortak aklı yeniden kurmanın etik ismi olmalı.
Cumhuriyetçi geleneğin bize öğrettiği şey, hiçbir kurumun kendi başına özgürlük üretemeyeceği. Cicero’nun adaletinden Rousseau’nun genel iradesine, Castoriadis’in özerklik kavramına uzanan hat, özgürlüğü bir hukuk normundan çok bir düşünme pratiği olarak kavrıyor. Bu nedenle Cumhuriyet’i yeniden kurmak, yalnızca kurumları restore etmek değil, o düşünme biçimini kurumsal ve toplumsal düzeyde yeniden örgütlemek anlamına geliyor.
Cumhuriyet bu anlamda bir düşünsel disiplin, bir etik pratik. Kendisini sorgulayan, sınır koyan, birlikte var olmanın asgari koşullarını her kuşakta yeniden üreten dinamik bir siyasi bilinç hali. Onun yeniden kuruluşu da bu bilinçten geçmek zorunda, düşünmekten, tartışmaktan, ortak dünyayı yeniden paylaşmaktan. Çünkü Cumhuriyet, nihayetinde, insanın kendini dışsal bir otoriteye teslim etmeden, kendi dünyasını kendi aklıyla kurabilme cesaretidir. O cesaretin yeniden doğması, bugünün kaotik, kutuplaşmış, yorgun dünyasında bile mümkün. Yeter ki insanlar yeniden birbirine yurttaş gözüyle bakabilsin, düşünmeyi bir yük değil, ortak bir sorumluluk olarak hatırlayabilsin, yeni bir insana dönüşme cesareti gösterebilsin. Cumhuriyet, işte o hatırlamayla yeniden kurulabilir.
Tüm başardıkları ve başaramadıklarıyla, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.



[…] Cumhuriyet Fikrini Yeniden Düşünmek (Kemal Büyükyüksel – 29.10.2025) […]