Biz bu mecrayı, içinde yaşadığımız dünyayı olduğu haliyle kavramak ve bu dünyada açık bir politik hat inşa etmek için kurduk. Konuşmaya soyut ideallerden ya da hazır reçetelerden başlamadık. Bugünün maddi koşullarından, siyasal gerçekliğinden ve insanların gündelik deneyimlerinden başladık. Çünkü siyasal düşüncenin yaşanan dünyayla bağını kopardığı anda etkisini de meşruiyetini de kaybedeceğine inanıyoruz.
Bugün dünya tarihsel bir tıkanma içinde. Toplumların neyin mümkün olabileceği hakkındaki ufku daralmış durumda. Hız ve dikkat ekonomisi, dünyayı farklı bir şekilde düşünme kapasitesini sistemli biçimde aşındırıyor. Otoriterlik, baskı, savaş, piyasa tahakkümü ve toplumsal çözülme küresel bir düzenin baskın anlatısı haline geldi. Tarihin sonunu ilan eden liberal ilerleme anlatısı çözüldü. Kolektif gelecek fikri ise siyasal ve ekonomik gerçekliğimizi işgal eden iktidar yapıları tarafından boğuluyor. Türkiye, bu düzenin tam merkezinde, onun daha yoğun ve daha çıplak bir biçimiyle karşı karşıya.
Bu noktada susmamız mümkün değil. Çünkü söz söylemeyi bıraktığımız anda özneliğimiz çözülecek. İnsan olarak dünyayla kurduğumuz bağ zayıflayacak. Yaşam anlamını kaybedecek. Bu duygu da yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın birçok yerinde aynı sıkışmayı, aynı boğulma hissini insanlıkla paylaşıyoruz. Burada kurduğumuz şey, yaşamlarımızın anlamını elinden almaya çalışan iktidar yapılarına karşı bir direniş hattı.
19 Mart 2025, bu mecrayı başlatan eşik oldu. Uzun süredir biriken siyasal ve kurumsal gerilimlerin en keskin hale geldiği bu an, demokratik iktidar değişimi ufkunu ortadan kaldırmaya yönelik açık bir saldırıyla birlikte Türkiye’de rejimin girdiği yeni safhayı açığa çıkardı. Bu gelişmeyi yalnızca iç siyaset başlığı olarak görmüyoruz. Küresel ölçekte şekillenen otoriter ve piyasa merkezli düzenin yeni safhasının Türkiye’de eşzamanlı olarak aldığı özgül bir biçim olarak değerlendiriyoruz. Artık kadersel bir yüzleşme anının içindeyiz.
Cumhuriyet fikri bu nedenle düşüncemizin merkezinde yer alıyor. Bugün bu fikre yönelik küresel ve bilinçli bir saldırıyla karşı karşıyayız. İnsanı toplumsal bir özne olmaktan çıkaran, onu ekonomik ve siyasal tahakküm ilişkileri içinde yönetilebilir bir varlığa indirgeyen bir oligarşik düzen inşa ediliyor. Eşitsizliğin doğallaştırıldığı, otoritenin kutsandığı, sermayenin tüm alanlara el koyduğu, anti-modern ve neo-faşizan tahayyüllerin güç kazandığı bir dünya kurgusu yayılıyor. Yeniden imparatorluk hayalleri, özcü ve gelenekselci düzen arayışları, tek adam rejimlerinin inşası, ekonomik oligarşilerin pekişmesi ve modern yurttaşlık hakları rejiminin tasfiyesi bu küresel yönelimin parçaları olarak ortaya çıkıyor.
Bu bağlamda Cumhuriyet, bizim için tarihsel bir formdan çok, düşünsel ve siyasal bir direniş hattı anlamı taşıyor. Cumhuriyet, tahakkümsüzlük, özgürlük, kendi aklına dayanabilme ve sürekli sorgulama kapasitesi demek. İnsan ve toplum tahayyülünü köleleştiren bu yeni karanlık ideolojik dünyaya karşı, siyasi, ekonomik ve toplumsal gerçekliği başka türlü kavrayabilme ve başka türlü kurabilme iddiası. Bu iddia, geçmişin biçimlerine sığınmayı da her şeyi göreli kılan bir savrulmaya yaslanmayı da reddediyor.
Bizim yerleştiğimiz felsefi zemin, tarihsel modernitenin içe kapanan ideolojik iddialarını aşan, siyasi ilerlemenin açık uçlu ve dinamik bir süreç olduğunu kabul eden bir ilericilik anlayışı. Klasik modernitenin taşıyamadığı yükleri gören, post-modern düşüncenin çözülüşünü aşan ve anti-modern reaksiyonlara teslim olmayan bir konum. Cumhuriyet fikrini de bu şekilde ele alıyoruz. Sürekli kendini yeniden düşünebilen, dogma üretmeyen, insanı özne olarak merkeze alan bir Düşünce, Tartışma ve Özneleşme Cumhuriyeti olarak. Eşitliğe, kamusallığa, güçlü ve kapsayıcı kurumlara, refahın adil paylaşımına dayanan tamamlanmamış bir siyasal vaat olarak. Biz “Progresif” dediğimiz hattı tam olarak burada kuruyoruz. Piyasanın ve güvenlik siyasetinin toplumu belirlediği bir çağda, Cumhuriyet fikrini kamucu, eşitlikçi ve kolektif bir özgürleşme projesi olarak savunuyoruz.
Siyaseti yalnızca gündelik gelişmelere karşı pozisyon almak olarak görmüyoruz. Gündemin kendisini bir iktidar alanı olarak ele alıyoruz. Hangi soruların sorulabildiği, hangi başlıkların konuşulabilir kabul edildiği, hangi düşüncelerin dolaşıma girdiği siyasal mücadelenin merkezinde yer alıyor. Zamanın ve dikkatin metalaştığı bir dünyada düşünce de doğrudan bir çatışma alanına dönüşüyor. Bu yüzden aceleci cevaplar vermek yerine doğru soruları sormayı temel ve merkezi bir politik sorumluluk olarak görüyoruz. Gündemin hızına kapılmadan anlamın nasıl kurulduğunu takip etmek, çözümlemek ve cevap üretmek için uzun ve zor olan yolu tercih ediyoruz.
Yaşanılan dünyanın içinden konuşuyoruz. İnsanların gündelik hayatlarında karşılaştıkları çelişkileri, yorgunlukları, kırılmaları ve beklentileri düşüncenin merkezine alıyoruz. Teoriyi bir soyutlama alanı olarak görmekten ziyade, yaşanan deneyimi anlamaya ve adlandırmaya yarayan canlı bir araç olarak ele alıyoruz. Düşünceyi ve teoriyi hayattan kopuk bir doğrular dizisi üretmek için değil, dünyanın karmaşıklığıyla temas etmek için oluşturmak istiyoruz.
Bu yaklaşım insan ve toplum anlayışımızla bağlantılı. İnsanı piyasa hesaplarının ya da güvenlik rejimlerinin nesnesi olarak görmeyi reddediyoruz. İnsan, kamusal dünyayı birlikte kuran, konuşan, çatışan ve tarih yapan bir özne. Toplum da bireylerin toplamı değil. Ortak riskler, ortak ihtiyaçlar ve ortak üretim ilişkileriyle bağlı bir bütün.
İstikamet duygumuz net. Eşitliğin güçlendiği, kamusal olanın genişlediği ve kolektif karar alma kapasitesinin arttığı bir toplumsal hayat yönünde düşünüyoruz. Bizim için kapitalizmi karşısına alan kamucu ve demokratik bir perspektif bu yönelimin temel dayanaklarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak tarihi şekli önceden belirlenmiş bir sona doğru ilerleyen kapalı bir süreç olarak ele almıyoruz. Klasik modernitenin içe kapalı teleolojik anlatılarına karşı, geleceğin sadece yaşamın karmaşıklığı içerisinden inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Geleceğin toplumsal yönelimler, mücadeleler, kırılmalar ve beklenmedik karşılaşmalar içinde şekilleneceğine inanıyoruz. İlkesel olarak anti-dogmatik kalmayı seçiyoruz. Bu yüzden çizgimiz eşitlikten, mülkiyet rejiminin dönüşümünden, sınıf mücadelesinden, kamusallıktan, kolektif özgürleşmeden ve post-kapitalist bir ufuktan yana açık bir istikamet taşıyor, ancak son varılacak yeri dikte etmiyor. Mevcut dünyaya müdahale edilmediği sürece kazanımların kaçınılmaz olmayacağını düşündüğümüz için de susmayı reddediyoruz.
Düşünmeyi ahlaki hüküm verme pratiğine dönüştürmeyi de reddediyoruz. İnsanların karmaşık ve tutarsız deneyimleri düşüncenin dışında kalmıyor. Bu karmaşıklığı düşünsel ciddiyetin başladığı yer olarak görüyoruz. Arayış halinin dünyayı ciddiye almanın bir ifadesi olduğunu düşünüyoruz. Bizim için doğru sorular, kesin cevaplardan daha fazla değer taşıyor.
Bu hattı kısa vadeli bir etki hesabıyla kurmuyoruz. Burada yürütülen şey, uzun erimli bir düşünsel ve siyasal mücadele. İçinde yaşadığımız dünyada neyin mümkün, neyin makul, neyin düşünülebilir sayıldığını belirleyen sınırlar uzun süredir daraltılıyor. Bizim yaptığımız, bu ufku yeniden genişletmeye dönük bir çaba. Bugün norm olmayan taleplerin, anlatıların ve fikirlerin zaman içinde yeniden düşünülür ve konuşulur hale gelmesi için çalışıyoruz. Bunun bir günde sonuç veren bir faaliyet olmadığını biliyoruz. Bunu sabır, süreklilik ve ortak akıl gerektiren bir hegemonya mücadelesi olarak görüyoruz.
Bu nedenle ürettiğimiz her şey aynı yere akmayı amaçlıyor. Yazılar, tartışmalar, dosyalar, yayınlar, buluşmalar ve etkinlikler tekil çıktılardan çok, ortak bir düşünsel zemini besleyen parçalar olarak tasarlanıyor. Bu alanı bireysel seslerin yan yana durduğu bir toplam olarak kurmuyoruz. Ortak değerlere, benzer bir istikamet duygusuna ve eşitlikçi bir dünya görüşüne yaslanan kolektif bir düşünme pratiğini önemsiyoruz.
Bunu gündeme yetişmek için yapmıyoruz. Savrulmayan bir düşünce hattı kurmak için yapıyoruz. Akademiden, siyasetten, sivil toplumdan, emek örgütlenmelerinden ve gençlik hareketlerinden besleniyoruz. Ancak aynı zamanda gündelik hayatın içinden kopmamaya, sıradan insanların deneyimlerini ve sezgilerini bu düşünsel hattın parçası kılmaya çalışıyoruz. Çünkü düşüncenin yalnızca uzmanların alanı haline geldiğinde donduğunu biliyoruz.
Gelecek hakkında konuşurken büyük tablolar çizmiyoruz. Umudu hazır bir sonuç vaadi olarak ele almıyoruz. Umudun, birlikte düşünme kapasitesini koruyabilmek, yaşanan dünyanın ağırlığı karşısında düşünsel dayanıklılığı sürdürebilmek ve yeni imkanların hangi koşullarda ortaya çıkabileceğini birlikte tartışabilmek anlamına geldiğine inanıyoruz. Yazmak, konuşmak ve tartışmak, hepsi bu çağın içinden geçen soruları kolektif olarak taşıyabilmenin yollarını arıyor.
Biz, bir varış noktasını ilan etmiyoruz. Yaşanılan dünyanın içinden konuşan, eşitlik ve kamusallık yönünde açık bir istikamet duygusunu koruyan, bugünün küresel ve yerel koşullarıyla temas halinde olan bir düşünme alanı kuruyoruz. Geçmişin geri gelmeyeceğini biliyoruz. Nostaljiye yaslanmıyoruz. Bugünün içinden, bu tarihsel anın tam ortasında, yeni bir dünyayı kendi aklımız ve irademizle kurmaya çalışıyoruz. Bu bir umut vaadi değil. Varız. Ve varlığımızı koruyabilmek için böyle yaşamak zorundayız.
Progresif Ekibi
Abdullah Esin, Yusuf Can, Kemal Büyükyüksel & Barış Ertürk