“Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan mevcut açılım süreci, hem uygulama biçimi hem de üzerine kurulduğu zemin itibarıyla büyük bir toplumsal tahribat riski taşıyor. Her şeyden önce, bir ülkenin en hassas yaralarından birine dair atılmış adımların ne kadar incelik, düşünce ve ortak akıl gerektirdiğini unutan bir siyasal pratik olarak karşımızda duruyor. Çünkü süreç, düşünülmeden, özensizce ve iktidarın çıkar hesaplarına göre dizayn edilmiş durumda. Barışın ve çözümün taşıdığı etik ve tarihsel ağırlığı değil, iktidarın güncel çıkarlarını merkeze alan bir mimariye sahip.
Sürecin araçsallaşması
Sürecin en temel sorunu, barışı bir “toplumsal yeniden inşa” projesi olarak değil, bir “otoriter rejim inşası” aracına dönüştürmesi. Barışa giden yolun toplumsal bir uzlaşıdan değil, iktidarın stratejik çıkarlarından geçtiği bir denklem kurulmuş durumda. Bu, barışın kendisini bir hedef olmaktan çıkarıp bir araç haline getiriyor. Toplumun duyarlılıkları, travmaları, itibar ve kimlik meseleleri, bu mühendisliğin dışında bırakılıyor. Oysa Türkiye’de çatışma yalnızca silahlı bir mesele değildi, aynı zamanda hafızasal, psikolojik ve kurumsal bir parçalanmanın ifadesiydi. Bugün yürütülen açılım bu kırılmaları onarmak yerine, üzerlerine yeni fay hatları ekliyor. Çünkü hiçbir özen, hiçbir anlatı, hiçbir insani dikkat gösterilmiyor.
Bu yüzden de her adımı, toplumsal duygulara, hafızalara ve itibar alanlarına dokunduğunda bir tür yıkım etkisi yaratıyor. Bu haliyle de, onarılması gereken bir ülkenin zaten hassas olan sinir uçlarını daha da zedeleme riskine sahip. Bu da öyle büyük bir sorumsuzluk ki, ne denli tehlikeli bir oyun oynandığının farkına varılmazsa kendimizi çok daha vahim bir yerde bulabiliriz. Çünkü barış söylemiyle yürütülen bir siyaset, toplumun travmalarını, duygularını ve itibarını gözetmeden ilerlediğinde, iyileştirici değil çok yıkıcı sonuçlar doğurur. Velev ki gerçekten bu sorunu çözmek dünyanın bulunduğu konjonktürü düşününce ülkenin ulusal güvenliği ve huzuru için kritik görülsün (ki bana kalırsa da böyle), bu yine de yazılanları değiştirmez. Aksine söylenilenler daha da yerinde olur. Çünkü varoluşsal bir meseleye karşı özensiz ve küçük hesaplara dayalı bir yaklaşım herhangi bir devlet ciddiyetiyle örtüşemez.
Türkiye’nin yaşadığı süreç, literatürde “illiberal peace” (otoriter barış) olarak tanımlanan modele neredeyse birebir uyuyor. Ancak onun bile başarılı olmayan bir versiyonu gibi. Çatışmanın görünür biçimi gerilerken, hukuk, ifade ve temsil alanları daralıyor, şiddet biçim değiştiriyor ama yok olmuyor, rejim içerisinde kurumsallaşıyor. Barış bir amaç olmaktan çıkıp iktidarın araç setine eklenen bir kılıfa dönüşüyor. Silahların susması, toplumun konuşmaması anlamına geliyor. Böyle bir barışta adalet ertelenir, hafıza bastırılır, demokrasi de askıya alınır. Bu otoriter barışın temel mantığıdır. Çatışmayı değil, sadece görünümünü bitirmek. Bunun sonucu ise barışın meşruiyetinin ve kalıcılığının ortadan kalkması olur.
Bugün yaşanan tablo tam da bu. Halkın deneyiminden, hafızasından, sembollerinden kopuk, anlatısız, temsil yoksunu ve özen taşımayan tahakküme dayalı bir süreç işletiliyor. Toplumun duyarlılıklarını, travmalarını ve simgesel sınırlarını gözetmeden yürütülen bir açılım süreci, zaten kırılgan olan sosyal dokuyu daha da gevşetir. Türkiye gibi, on yıllardır derin kutuplaşmalar, şiddet döngüleri ve kimlikler üzerinden örülmüş güven krizleri yaşamış bir ülkede, böylesine karmaşık bir meseleyi “halksız”, “anlatısız” ve “özensiz” biçimde yürütmek yalnızca politik bir hata değil, aynı zamanda tarihsel bir körlük ve siyasi bir sorumsuzluk. Bu “halksız barış” modeli, kırılgan bir ülkeyi daha da kırıyor. Mesele ulusal güvenlikse bile bu amaca hizmet eder bir yaklaşım sergilenmiyor.
Üstelik aynı anda muhalefete yönelik baskılar, tutuklamalar, siyasi tasfiyeler ve ifade alanlarının daraltılması sürüyor. Yani iktidar bir yandan demokrasinin kanallarını tıkarken, diğer yandan “barış” dilini aynı cümlede kullanıyor. Bu çelişki yalnızca politik değil, etik bir yozlaşma. Çünkü iktidar bir yandan “silahların susmasından” bahsederken, diğer yandan toplumu susturuyor. Bu çarpık bileşim, toplumsal ilişkileri kalıcı biçimde aşındırabilecek bir zemin yaratıyor. Barış, eğer toplumun duygusal katılımını ve adalet duygusunu içermiyorsa, zorla dayatılmış bir teknik uzlaşıdan öteye geçemez. Bugünkü uygulamada ise tam tersi bir tablo mevcut. Süreç, iktidarın elinde bir propaganda enstrümanına dönüşüyor, demokrasi kanalları daraltılırken “barış” dili vitrin süsü haline getiriliyor.
Değersizleşme riski
Barış kavramı, iktidar tarafından ne kadar fazla araçsallaştırılırsa, toplumun gözünde o kadar değersizleşir. Çünkü barış, asgari düzeyde bile olsa samimiyet gerektirir, güç hesaplarının, seçim stratejilerinin ya da rejim mühendisliğinin bir parçası haline geldiğinde anlamını yavaş yavaş kaybeder. Fakat bu iktidar açısından bu sorunlu yanlar bir kayıp sayılmaz. Zira sürecin kuruluş zemini zaten kendi otoriter devamlılığını garanti altına alma hedefiyle iç içe geçmiş durumda. Barışın kendisi değil, barışın yönetimi iktidarın elinde bir kontrol aracı. İnsan, acı, adalet, barış gibi asli değerler ise tali bir mesele.
Barışın iktidar tarafından bir siyasal mühendislik aracına dönüştürülmesi, hem kavramın hem de sürecin toplumsal meşruiyetini tüketiyor. Çünkü her şeyden önce barışın bir anlamı olmak zorunda, adalet, tanınma ve güven üretme anlamı. Fakat burada görülen şey, tam tersine, barışın anlamının boşaltılması. “Terörsüz Türkiye” sloganı, ilk bakışta pozitif bir çağrışım yapıyor gibi görünse de, aslında yeni bir hegemonya inşasının ideolojik aracına dönüşüyor. Çünkü burada “terör” yalnızca silahlı örgütlere değil, son yıllarda gördüğümüz üzere iktidarın otoritesini sorgulayan her düşünceye, her eleştiriye, her muhalefete yöneltilmiş bir kavram haline getiriliyor. “Barış” kavramı “terörsüzlük” üzerinden tanımlanıyor, “terörsüzlük” kavramı da “itirazsızlık” üzerinden. Böylece “terörsüzlük” barış değil, mutlak sessizlik, muhalefetsizlik ve hegemonik otoriterlik anlamına geliyor. İktidar, bir ülkenin toplumsal barışını değil, siyasal itaatini inşa etmeye çalışıyor. Barış fikrinin kendisi, iktidarın hegemonik söylemine eklemlenmiş durumda. “Terörsüz Türkiye” söylemi bu yüzden barıştan çok bir kontrol rejiminin yeni retoriği olarak işliyor.
Sorun sadece sürecin kötü uygulanması değil, iktidarın genel zihniyetinin, yönteme nüfuz etmiş hali. Bu zihniyet, her alanda görüldüğü gibi burada da aynen işliyor. Toplumu bir özne olarak değil, manipüle edilecek ve denetim altında tutulacak bir kitle olarak gören, her şeyi araçsallaştıran, empatiyi zayıflık sayan bir yönetim tarzı. Barışa dokunduğunda da aynı görgüsüzlük, aynı hoyratlık tekrar ediyor. Oysa barış, sabır, planlama, özen ve adalet mimarisi gerektiren çok ince bir iştir, “saldım çayıra, mevlam kayıra” biçiminde yürütülemez.
Bugünkü pratikler, bu dinamiği açıkça doğruluyor. İmamoğlu’nun ve ana muhalefetin sistematik biçimde tasfiye edilmesi, muhaliflerin cezaevinde tutulması, AİHM kararlarına rağmen Demirtaş’ın inatla serbest bırakılmaması, hepsi aynı zihniyetin tezahürü. Kürt siyaseti sistemin belirlediği sınırlar içinde kontrollü bir “denetimli içerme” sürecine açılırken, bağımsız muhalefet kanalları bastırılıyor, Türk ya da Kürt fark etmiyor, herkes hizaya çekilmek isteniyor. Böylece “çözüm süreci” adı altında yürütülen bu politik mühendislik, aslında bir tür siyasi tek seslilik rejimi inşasının aracı haline geliyor. Bu tablo, iktidarın barış politikasını bir uzlaşı değil, toplumu bir hizaya getirme aracına dönüştürdüğünü gösteriyor. Herkesin rejimin çerçevesine uymaya zorlandığı totaliter bir “disiplin toplumu barışı” ortaya çıkıyor.
Bir yandan da öyle bir özensizlik hakim ki, toplumun duygusal evreni darmadağın ediliyor. Barış gibi muazzam bir incelik gerektiren mesele, her şeyi kaba kuvvetle hizaya getirmeye çalışan züccaciye dükkanındaki bir fil gibi yönetiliyor. Bu tablo yalnızca politik bir sorun değil, aynı zamanda derin bir toplumsal psikoloji krizini de tetikler. Çünkü böylesine ani ve bağlamsız dönüşümler, kolektif hafızada bilişsel şoklar yaratır. Bir günde, on yıllarca “terörist” olarak tanımlanan bir figürün, anlatısız ve gerekçesiz biçimde “meşru” bir role çekilmesi, sembolik bir şiddet biçimi aynı zamanda. Bu tür adımlar halkın duygu dünyasını sarsar, güveni aşındırır, toplumsal istikrarı tehdit eder. İnsanlar neye inanacaklarını, hangi duyguyu besleyeceklerini bilemez hale gelirler. Güvensizlik duygusu, toplumsal olarak derinleşir.
Bu hoyratlık hem Türkler hem de Kürtler açısından farklı biçimlerde kırgınlık üretir. Türklerde “ihanete uğrama” hissi derinleşirken, Kürtlerde “yine kullanılma” korkusu güçlenir. İki tarafın duygusal dünyaları birbirinden daha da uzaklaşır. Bastırılmış duygular bir süre sessizlik yaratabilir, ama bu sessizlik öfkeyi biriktirir. Zamanla bu öfke, yeni düşmanlık biçimlerine dönüşür. “En kötü barış bile iyidir” sözü, bu koşullarda işlevini yitiriyor işte. Çünkü yanlış yönetilen bir barış süreci sadece başarısız olmakla kalmaz, gelecekteki uzlaşı ihtimalini de yakar. Toplum bir kez daha “kandırıldığını” hissettiğinde, bir daha hiçbir barış çağrısına inanmaz. İktidar bu güven kaybını umursamıyor çünkü onun hedefi toplumsal uzlaşı değil, yönetilebilir bir sessizlik rejimi. Ve bu yolla başaramazsa, başka yolları da denemeye her zaman açık.
Sonuçta, mesele bir uygulama hatası değil, zihniyetin ta kendisi. Bir ülke, geçmiş travmalarını konuşmadan, duygularını tanımadan, mağdurlarını dinlemeden barışamaz. Barış, iktidarın lütfu değil, toplumun ortak emeğiyle inşa edilen bir ahlaki uzlaşıdır. Bugünkü iktidar, bu ahlaki boyutu tamamen dışarıda bırakıyor. Çünkü zaten hiçbir zaman ahlaki bir kaygısı olmayan bir iktidardı. Her şeyi araçsallaştıran, empatiyi gereksiz gören, toplumu kendi inşa planına tabi kılan bir iktidar, barış sürecine dokunduğunda da aynı görgüsüzlüğü ve tahakkümcü refleksleri sergiler, barışı da kendi gücünün uzantısı haline getirir. Oysa barış inşası, toplumun kalbini yeniden inşa etmeyi gerektirir. Adaletle, anlatıyla, tanınmayla, katılımla, hassasiyetle. Bu olmadığı sürece, “çözüm” adı altında yürütülen her girişim, beraber yaşama ihtimalini biraz daha zayıflatma riskine sahip.
Bugünkü pratikler devam ederse, iktidarın “çözüm” diye sunduğu bu model, toplumsal dokuda geri dönülmesi güç tahribatlar yaratabilir. Kimlikler arasındaki düşmanlık yeniden biçimlenir, politik yorgunluk yerini duygusal yıkıma bırakır, ortaya barış yorgunluğuyla depresyona girmiş öfkeli bir toplum çıkar. Toplumun en temel ortak paydası olan birlikte yaşama arzusu bile bu süreçte aşınabilir. “Barış” adı altında yürütülen bu hoyratlık bu haliyle aslında yeni bir çatışma zeminini sessizce mayalama riskine sahip. Türkiye’nin ihtiyacı sadece “terörsüz” değil, adil, katılımcı, onarıcı bir siyaset. Barış, devletin gücünü değil, toplumun vicdanını büyütmeli. Aksi halde bu “terörsüz Türkiye” projesi, sessiz ama kalıcı bir toplumsal patolojinin kaynağı olur. Kısacası, bugün Türkiye’de ateşle oynanıyor ve bu ateş yalnızca siyaseti değil, birlikte yaşama umutlarını da yakabilir.



