Written by 1:11 pm 1.Dosya, Dosyalar

Demokratik Gerilemeden Geri Dönmek Mümkün mü? – Alper Yılmaz

Son yirmi yıldır dünya siyasetinin en çok tartışılan başlıklarından biri, demokrasinin küresel ölçekte yaşadığı gerileme oldu. Bunun temel sebeplerinden biri Latin Amerika’dan Orta Avrupa’ya, Güney Asya’dan Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada seçimlerin adilliği, kurumların bağımsızlığı ve temel özgürlüklerin giderek zayıflaması olmaktadır. Bu geniş coğrafyayı kapsayan demokratik gerilemenin sonucunda ise politik rejimler 1994 yılı itibariyle yeniden otokratikleşme dalgasının içine girdi ve hala bu dalganın içerisinde yaşamaktayız. Türkiye özelinde ise manzara çok benzer. Türkiye 2000’lerin ortasından itibaren bu demokratik gerileme sürecine dahil oldu ve bu gerileme hala devam etmekte. Bu tabloya bakıldığında akla gelen ilk soru şu oluyor: Bir ülke otoriterleşme yoluna girdikten sonra yeniden demokrasiye dönebilir mi? 

Bu soruya verilen cevaplar genellikle iki uç arasında gidip geliyor. Bir yanda, demokratik değerlerin toplumlarda köklü olduğu ve eninde sonunda yeniden güçleneceğini savunan iyimserler var. Diğer yanda ise, otoriterleşmenin bıraktığı kurumsal ve toplumsal yaraların geri dönüşü neredeyse imkânsız hale getirdiğini söyleyen kötümserler. Oysa gerçeklik bu iki yaklaşımın arasında bir yerde duruyor: Demokratik geri dönüş mümkün ama oldukça zor.

Bu yazı, son yıllarda yapılan iki önemli çalışmayı merkeze alarak bu iddiayı tartışacak. İlki, Marina Nord ve arkadaşlarının “U-Turn” adını verdikleri ve otoriterleşmenin hemen ardından gelen demokratik geri dönüşleri sistematik biçimde inceledikleri araştırma. İkincisi ise, Matías Bianchi, Nic Cheeseman ve Jennifer Cyr’in kaleme aldığı ve demokratik dayanıklılık anlatısının bir “mit” olduğunu ileri süren makale. Bu iki perspektif, bir yandan umut kapısını aralarken diğer yandan bu umudun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor.

Geri Dönüşler Mümkün

Demokratik gerilemeden çıkışın mümkün olduğuna dair en güçlü argümanlardan biri, V-Dem Enstitüsü araştırmacılarının geliştirdiği “U-Turn” kavramı. Marina Nord ve ekibine göre, bazı ülkeler otoriterleşme sürecine girseler bile kısa bir süre sonra yeniden demokratik yola dönebiliyorlar. Bu durum, otoriterleşme ile demokratikleşmenin aslında birbirinden kopuk değil, aynı siyasi süreç içinde birbirine bağlı iki hareket olduğunu düşündürüyor.

Sonuçlar bir bakıma otokratikleşme süreçlerinden sonra demokrasilerin geri döneceğine dair umut vaat ediyor. 1900–2023 arasında yapılan incelemede toplam 102 U-Turn vakası tespit edilmiş. Yani her iki otoriterleşme sürecinden biri (%52) aslında kalıcı bir otoriter rejime dönüşmemiş, aksine demokratik geri dönüşle sonuçlanmış. Dahası, son 30 yılda bu oran %73’e çıkmış; yani çağımızda otoriterleşmenin tersine çevrilmesi tarihte hiç olmadığı kadar sık görülüyor. Ortalama bir U-Turn sekiz yıl sürüyor: ilk birkaç yılda demokrasi hızla aşınsa da daha sonra istikrar dönemi geliyor ve yaklaşık üç yıllık bir demokratik toparlanma evresi yaşanıyor.

Bu tablo, otoriterleşmenin kader olmadığını gösteriyor. Hatta otoriter liderlerin hızlı hamleleri, bazen toplumsal tepkiyi büyütüp demokratik geri dönüşün zeminini hazırlayabiliyor. Brezilya’da Bolsonaro sonrası Lula’nın seçimi kazanması ya da Maldivler’de Abdulla Yameen’in otoriter adımlarının halk desteğini erozyona uğratması bu dinamiğin yakın örnekleri. Kısacası, U-Turn literatürü, otoriterleşmenin durdurulabileceğini ve demokrasinin yeniden filizlenebileceğini hatırlatarak güçlü bir umut kaynağı sunuyor.

Geri Dönüşler Mümkün Mü?

U-Turn araştırması umut verici olsa da Matías Bianchi, Nic Cheeseman ve Jennifer Cyr’in The Myth of Democratic Resilience başlıklı makalesi bu iyimserliği ciddi biçimde sorguluyor. Onlara göre, geri dönüşler çoğu zaman kısa ömürlü oluyor ve demokrasinin kalıcı biçimde güçlenmesi nadiren mümkün hale geliyor.

Veriler burada da oldukça net. 1994 sonrasında yaşanan demokratik geri dönüşlerin yalnızca %10’u beş yıl boyunca sürdürülebilmiş. Yani geri kalan büyük çoğunluğu kısa sürede yeni bir otoriterleşme dalgasına kapılmış. Örneğin, Brezilya’da Lula’nın seçim zaferi Bolsonaro’nun mirasını tamamen silemedi; ülkedeki kutuplaşma ve kurumların yıpranmışlığı hâlâ derin bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Benzer şekilde Zambiya’da, Edgar Lungu’nun otoriter uygulamalarını geride bırakma vaadiyle iktidara gelen Hakainde Hichilema, kısa sürede demokratik reformların cazibesini yitirdi ve iktidarını koruma refleksiyle baskıcı yasalar çıkarmaya başladı.

Araştırmacıların işaret ettiği üç temel engel var. Birincisi, otoriter liderlerin yarattığı kurumsal ve hukuki mirasın kolayca ortadan kaldırılamaması. İkincisi, “pro-demokratik” koalisyonların kısa vadeli iktidar hesapları uğruna demokrasi vaatlerini unutması. Üçüncüsü ise, kutuplaşma, dezenformasyon ve anti-haklar söylemleriyle şekillenen küresel siyasal atmosferin demokratikleşmeyi zorlaştırması.

Kısacası, demokratik geri dönüşler sandığımız kadar dayanıklı değil. Çoğu, demokrasinin güçlenmesinden ziyade rejim dalgalanmalarının geçici bir ürünü. Bu da bize geri dönüşün mümkün ama çok kırılgan olduğunu hatırlatıyor.

İki Gerçeği Birleştirmek

Bu sonuçlar birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı tabloyu farklı yönlerden aydınlatıyor. V-Dem’in U-Turn çalışması, otoriterleşmenin kader olmadığını ve birçok ülkenin yeniden demokrasiye dönebildiğini gösteriyor. Buna karşılık “demokratik dayanıklılık miti” argümanı, bu dönüşlerin çoğunlukla kısa ömürlü ve kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Bir arada düşünüldüğünde, ortaya çıkan sonuç net: Demokrasiye dönüş mümkün ancak mücadele demokrasiyi geri getirmekle sonlanmıyor; onu kalıcı kılmak da mücadeleye dahil. 

Bu sentezi anlamak için üç kritik noktaya odaklanmak gerekiyor. Bianchi ve arkadaşlarına göre ilk olarak otoriterleşmenin bıraktığı miras kolay temizlenmiyor. Hukuk düzeninden medya yapısına, yargıdan sivil toplum alanına kadar otoriter dönemde yapılan değişiklikler yeni hükümetlerin elini bağlıyor. İkinci olarak, otoriterliği sona erdiren koalisyonlar genellikle heterojen yapıya sahip ve bu koalisyonların kısa vadeli iktidar çıkarları, demokrasiye yatırım yapma motivasyonunu hızla zayıflatabiliyor. Üçüncü olarak ise, günümüzün küresel ortamı demokratikleşmeye elverişli değil ve bu nedenle sosyal kutuplaşma, dezenformasyon ağları ve uluslararası aktörlerin müdahaleleri yeniden demokratik yapılanmayı kolayca raydan çıkarabiliyor.

Dolayısıyla mesele, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil. Kalıcı bir demokratik geri dönüş için, kurumsal reformlar, güçlü bir sivil toplum ve uzun vadeli siyasi irade gerekiyor. Aksi halde geri dönüşler, bir “rejim salınımı”ndan öteye geçemiyor.

Daha Gerçekçi Bir Umut

Demokratik gerilemeden geri dönüş, çağımızın en kritik siyasal meselelerinden biri. Veriler, otoriterleşmenin kader olmadığını gösteriyor. Tarihte ve özellikle son otuz yılda birçok ülke yeniden demokrasiye dönebildi. Ancak aynı veriler, bu geri dönüşlerin büyük kısmının kısa ömürlü olduğunu da ortaya koyuyor. Yani umut var ama bu umut mücadelenin devamlılığına bağlı.

Bugünün politik gerçekliği bize şunu öğretiyor. Demokratik geri dönüş, tek başına iktidar değişikliğiyle gerçekleşmez. Onu kalıcı kılmak için üç temel şart gerekiyor. Birincisi, otoriter dönemin kurumlarını ve yasalarını dönüştürecek kapsamlı reformlar. İkincisi, kısa vadeli iktidar hesaplarını aşabilen ve gerçekten demokratik değerlere bağlı siyasi liderlik. Üçüncüsü ise, kutuplaşma ve dezenformasyon çağında demokrasiyi savunabilecek güçlü bir sivil toplum.

Dolayısıyla, “demokratik gerilemeden geri dönmek mümkün mü?” sorusunun cevabı “Evet ama zor” olarak görünüyor. Bu zorluk, bizi umutsuzluğa sürüklemek yerine daha gerçekçi bir demokrasi savunusuna çağırmalı. Geri dönüşlerin kırılganlığı, toplumsal hafızanın ve kurumsal reformların önemini hatırlatıyor. Demokrasiyi yeniden kurmak mümkündür, fakat onu kalıcı kılmak için sabır, irade ve kolektif çaba gerekir.

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin