Written by 11:28 am 1.Dosya, Dosyalar, Türkiye

Yeni Güne Başlamak – Anıl Kemal Aktaş

Yeni güne başlıyorsunuz. Uyandınız. İlk işiniz, elinize dün gece ekranda dönen reels’lerden, TikTok videolarından artık bir şey anlamayacak kadar baygın düşercesine bakakaldığınız telefonunuzu almak oluyor. Bir sürü WhatsApp mesajı birikmiş. Öncelikli olduğunu kestirdiklerinize hemen bakıyorsunuz. İlk bakışta mesajlar arasında canınızı sıkan şeyler daha o an, yataktan çıkmadan, yüzünüzü yıkamadan, bir bardak su içip birkaç parça şeyle midenizi yatıştırmadan zihninize hücum ediyor. Bir kısmını daha sonra okumak üzere, birazını banyoda işlerinizi hallederken eşlikçi olarak, bir kısmını da okumadan sadece üstlerine tıklayıp geçeceğiniz mesajlar olarak kafanızda kümelendiriyorsunuz.

Her bir mesajda başka bir zorunluluk yüklendiğinizi hissediyorsunuz. Dışsal, aslında yapmak zorunda olmadığınız ama sürekli geç kalmış, eksik olduğunuzu düşündüren bir sürü gelişmenin haberini alıyorsunuz. Ancak sadece haberdar olmuyorsunuz. Bir rekabet etme gerçekliği etrafınızı sarmaya başlıyor. Bu bir yük.

Gün devam ediyor. Daha üç gün önce bir orman yangınında orman işçileri yanarak hayatlarını kaybetmiş. Onların başına gelenlerin aslında kendi hayatınızla ne kadar alakalı olduğunu itiraf edemediğiniz bir yüzleşme hali yaşıyorsunuz. O sırada bebekleri öldüren o ünlü çetenin sürmekte olan dava sürecinde tahliye edildiklerini okuyorsunuz. Zaten mahkemelerin halini hatırlıyorsunuz ve yarın ve ondan sonraki gün için duyduğunuz kaygı biraz daha artıyor.

Saatler ilerledikçe birkaç kişiyle laflarken buluyorsunuz. İş yerindeki öğle yemeğinde ya da günlerdir eve tıkılmış kalmanın can sıkıntısıyla kendinizi yeniden hareketsiz bir halde bulduğunuz yatağınızda mesajlaşırken veya bir arkadaş buluşmasında. Herkes kaygılı ve umutsuz biçimde ortak duyguları önünüze döküyor. Konuştukça yapılan tespitleri yine, yeniden, tekrardan kaçıncı kez yaptığınızı hatırlayamadığınız bir an geliyor. “Ne var, ne yok” sorusuna verdikleri cevaplarda kimsenin sunduğu umut verici bir hikaye yok. Herkes yeni bir haksızlık, bir başka kayırmacılık hikayesi anlatıyor. Hırslanıyorsunuz bir yandan. Sonra kendinizde suç buluyorsunuz. Bu iş tutma şeklinin, bu yol alma yöntemlerinin insanı olamadınız diye bir türlü… Sıkıştırılmış haldesiniz. Doğrularınız, çabalarınız, değerleriniz hiç mi karşılık bulmayacak diye düşünüyorsunuz. Hayatın olması gereken akışı bu kadar hızlı, yoğun ve sürekli sizden bir şey talep edip sizin varlığınızı, aksiyonunuzu görmezden gelecek bir şekilde mi kurgulanacak? 

Sonra bir an geliyor. Her şey öldü, herkes sindi zannederken ormanlarda kendilerini ağaçlara siper eden köylülerle karşılaşıyorsunuz. Ankara’nın ortasına kadar çıplak ayakları ile yürüyen madenciler. Akın akın her sokaktan gürleyerek gelen üniversite öğrencileri İstanbul’da aslında kendi varlığımızı hatırlatıyor. Bir baba, YKS sınavı çıkışında kızına koşarak çiçek veriyor. Mikrofon uzatılıyor, duygularını öğrenmek istiyoruz hep beraber. İlk cümlesi “Kızımı nasıl mutlu edebilirim diye düşündüm” oluyor. Emeğini çocuklarının önüne sermesini anlatıyor. Sonra kızıyla tek bir ağız oluyorlar. Yabancısı olduğunuz yaşamların insanları göğüs kafesinizi oksijenle doldururcasına konuşuyor. Yabancısısınız ve bu insanlar beklemediğiniz şeyler söylüyorlar. Anlıyorsunuz: katledilen kadınlara, cüret edilen bütün adaletsizliklere karşı bir bilinç, bir akıl, bir vicdan memleketin her yerinden fışkırabiliyor. Tebessüm ediyorsunuz. Adeta şefkat görüyorsunuz.

İnsanı etkisiz, işe yaramaz, anlamsız hissettiren bütün bu kuşatmanın karşısında inandığınız doğruları hayatın her alanında inatla savunmak, yaşamasını sağlamak, değerlerinizin başka doğrularla karşılaştıkça daha olgun bir yere kavuşarak aktığı bir alanın var olduğunu bilmek tam da böyle anlarda kıymetli hale geliyor.

Bu çelişkili varoluş halinde yaşadığınız her küçük eyleme geçme hali, fark etmediğiniz bir ağın parçası. O sabah telefonunuzda gördüğünüz haberlere rağmen iş yerinde haksızlığa uğrayan bir arkadaşınızın yanında durmanız, içinize sinmeyen bir adaletsizliğe karşı ne yapabileceğinizi planlamaktan vazgeçmemeniz – bunların hiçbiri tesadüf değil.

Neo-liberalizmin insanı olmanın zorluğu işte burada: Ne tamamen sistemin dışında yaşayabiliyorsunuz ne de tamamen içinde eritilmeyi kabul ediyorsunuz. Sürekli bir gerilimde, sürekli bir seçimde buluyorsunuz kendinizi. Bu seçimler bazen çok büyük görünüyor – hangi partiye oy vereceğiniz, hangi işte çalışacağınız, çocuklarınıza nasıl bir gelecek hazırlayacağınız. Bazen de çok küçük – sosyal medyada neyi paylaşacağınız, arkadaşınızın yalanına ses çıkarıp çıkarmayacağınız, süpermarkette hangi ürünü alacağınız.

Varoluşunuzda ısrar etmek, mücadeleye katkı vermek, yalnız bırakmamak hiç beklemediğiniz ama aslında inatla hayatta kalmasına katkı sağladığınız başka bir dünyayı mümkün kılıyor. Büyük insanlık ailesinin parçası kalmaya devam ediyorsunuz.

Sizin çelişkileriniz, yorgunluklarınız, bazen pes etme anlarınız da bu mücadelenin bir parçası. Gerçek mücadele, kusurlarınızla, çelişkilerinizle, bazen sıkılmanızla, bazen unutmanızla birlikte sürekli yeniden seçim yapmakta yatıyor. Şimdi bu seçimi bir öte adıma taşımakta mesele. Örgütlü, anlamlı ve gerçek bir mücadelenin parçası olmak. Sıkıştırılmış, baskılanmış varlığınızı tek başınıza korumak zorunda olmadığınızı her saniye hatırlamanın güzelliğinde…Çünkü yaşadığımız sıkışma yalnızca bireysel yorgunluklardan kaynaklanmıyor. Bunun en yakıcı sebeplerinden biri de siyaseten temsil edilemiyor oluşumuz. Yıllardır aynı temsil şekillerini sorgusuz sualsiz kabul eden bir tipoloji siyasetin her yanını kaplamış durumda. Kendi varlığını sürdürmekten başka kaygısı olmayan bu tarz, bizi ilgilendiren dertlerle bağını koparmış halde. Ve işte tam da bu sorgusuzluk bizi sürekli aynı çıkmaz sokağa sürüklüyor. İçinde olduğumuz temsil krizi, yaşadığımız çaresizliği ve sıkışmayı büyüten şeyin ta kendisi. Bu yüzden siyasetten medet ummak değil, siyasete bir şey katmak; kendi değerlerimizle, kendi sözümüzle sahneye çıkmak zorundayız. Örgütlü olmak, yan yana gelmek elzem. Aksi halde bu çıkmaz, hepimizi yalnızlığa ve daha büyük bir umutsuzluğa mahkûm edecek.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin