Benim açımdan, “Neden mücadele etmeliyiz?” sorusuna verilecek en net cevap: Başka seçeneğimiz yok. Mücadele etmemenin alternatifi bir köşeye çekilip her şeyi akışına bırakmak ve akıbetini beklemek. Bu, kısa vadede daha korunaklı ve güvenli görünebilir. Mücadele etmenin bir bedeli olduğu düşünüldüğünde mücadele etmemek mantıklı bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Nitekim çoğu insan da bu değerlendirmeyi yaptığı için mücadele etmemeyi tercih ediyor. Örneğin, hukukun katledildiği bir dönemde bir avuç hukukçu dışında kimsenin sesi çıkmıyor. Öyle üst perdeden sert bir muhalefet beklemiyorum. Ama en azından bu ülkenin hukuk fakültelerindeki hocaların “bu yapılan hukuka uygun değildir” demelerini bekliyorum, çoğu insan da bekliyordur. Demokrasiye darbe üstüne darbe indirilirken siyaset bilimciler “Bu yapılan yanlıştır” demiyor, diyemiyor. Ekonomik kriz derinleşip halk git gide yoksullaşırken ekonomistler “Bu böyle olmaz” diye itiraz etmiyor.
Elbette sesini çıkaran hukukçular, siyaset bilimciler ve ekonomistler var. Ancak yeterli değil. Kendim de hukukçu olduğum için çuvaldızı kendime batırmış olayım ve hukukçulardan örnek vereyim. Türkiye’de 80 küsur hukuk fakültesi var. Bu fakültedeki akademisyenlerden hukukun gidişatından kaygı duyan 1500-2000 imzalı bir bildiri gelmiyor. Bu akademisyenler de bal gibi biliyorlar mevcut hukuk sisteminin adalet değil adaletsizlik doğurduğunu. Tutuklamanın bir cezalandırma aracı olarak kullanılması, davaların siyaseti dizayn etmek amacıyla araçsallaştırılması, kanunların seçici olarak uygulanması, hakim ve savcı bağımsızlığının zedelenmesi ve mahkeme kararlarının uygulanmaması gibi pek çok realitenin farkındalar. Zaten halkın neredeyse %80’inin yargıya güvenmemesi de durumun vahametini gösteriyor. Ancak iş sorumluluk alıp mücadele etmeye geldiğinde değerli hukukçularımız sessiz kalmayı tercih ediyorlar. İktidarın insanları yargı taciziyle ve hatta işsizlikle terbiye ettiğini biliyorlar. Bu yüzden tercihlerine hak vermemekle birlikte sebeplerini anlayabiliyorum.
Mücadele etmekten imtina edilmesinin bir başka nedeni de siyasete duyulan apati ya da ilgisizlik. İktidar ve muhalefet arasındaki rekabetin dozu git gide artıp bu mücadele meşru zeminden uzaklaştıkça siyasi partilere ve siyasetçilere güven de azalıyor maalesef. Siyasi rekabet demokrasinin doğasında vardır ve gerçek bir rekabetin olmadığı bir sistemde demokrasiden bahsedilemez. Ancak bu rekabetin etik ve ahlaki bir çerçevede gerçekleşmesi önemlidir. Tehdit, şantaj, yalan, iftira gibi unsurlar devreye girdiğinde siyasi rekabet çirkin bir kavgaya dönüşmektedir. Bu noktada asıl sorumluluk iktidar bloğunda olsa da maalesef insanlar bu sorumluluğa bakmadan “tüm siyasetçiler aynı” noktasına gelebiliyor. Ayrıca son dönemde muhalefet partilerinden iktidar bloğuna geçen siyasetçiler de bu noktaya gelinmesinde büyük rol oynadılar. Muhalefetteyken en ağır biçimde iktidarı eleştiren ve ön planda olan bazı isimlerin iktidar bloğuna geçmesi insanların siyaset kurumuna olan güvenini de oldukça zedeledi. Kürşad Zorlu, Serap Yazıcı, Özlem Çerçioğlu gibi isimlerin aniden AKP’ye katılması sadece kendilerine değil genel olarak siyasetçilerin imajına zarar verdi. Bu yüzden pek çok insan siyasetçilere sadece kendi çıkarlarını önceleyen bir grup olarak bakıyor. Birbirleri arasında fark olmadığını düşünen bir insanın da mücadele ederek risk alması kendi zaviyesinden mantıklı görünmüyor.
Mücadeleden kaçınmanın bir başka nedeni umutsuzluk. Ülkedeki hukuki, sosyal ve ekonomik koşullar o kadar kötü bir noktaya geldi ki insanlarda “Bu sorunları kimse çözemez” algısı yerleşmeye başladı. Gerçekten de eğitimden ekonomiye, güvenlikten adalete nereye bakarsanız bakın olumsuz bir tablo görülmekte. Ortalama bir vatandaşın hayatında iyiye giden neredeyse hiçbir şey yok. Yoksulluk ve eşitsizlikler artıyor, hukuki ve fiziki güvenlik ortadan kalkıyor, ülkenin tabiatı ve kaynakları talan ediliyor, medya baskılanıyor, eğitim ve sağlık sistemi çatırdıyor… Bu örnekler artırılabilir. Sorunlar arşa yükselmişken bunlara ilişkin herhangi bir çözüm çabasının olduğunu görmüyoruz. İktidar elbette bazı programlar ve politikalar açıklıyor, uyguluyor. Ancak bunların amacı bu sorunları hakikaten çözmek değil iktidarın çıkarlarını ve devamını garanti altına almak. Örneğin, ekonomide asıl hedef; yoksulluğu ortadan kaldırmak, alım gücünü yükseltmek ya da insanların yaşam standartlarını artırmak değil. İktidarın devamını sağlayacak kaynakları garanti altına almak için bazı rakamsal hedefleri tutturmak. Geçenlerde Diyarbakır’daki bir sokak röportajında geçen diyalog durumu özetliyor:
Muhabir: “TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi büyümüş.”
Simit satan çocuk: “Ekonomi büyümüşse ben neden kafamda tepsi ile geziyorum?”
Kısacası, yükselen umutsuzluk insanların kabuğuna çekilmesine sebep oluyor. Ayrıca muhalefetin çok yoğun bir baskı altında tutulması, tabiri caizse nefesinin kesilmesi de bu umutsuzluğu defedecek bir performans göstermesinin önüne geçiyor. Sürekli dava ve tutuklamalarla uğraşan ana muhalefet partisi iktidara gelirse mevcut sorunları ne şekilde çözeceğini söyleyemiyor ve insanları tam olarak ikna edemiyor. Bu durumda iktidarın yoğun sansürünün de etkisi büyük. Basın özgürlüğünün neredeyse ortadan kalktığı ve medyanın üzerinde hukuki ve ekonomik baskının en yüksek noktalarda olduğu düşünüldüğünde muhalefetin sesini tüm topluma duyurması mümkün olmuyor. Buna bir de iktidar medyasının muhalefet hakkındaki yoğun dezenformasyonu eklenince, ortaya oldukça iç karartıcı bir tablo çıkıyor. İktidardan şikâyetçi olan seçmenlerin muhalefete yönelmemesi için gösterilen çaba bir ölçüde başarılı oluyor ve bu seçmenler bir köşede kararsızlar olarak bekliyor.
Peki, bu olumsuz koşullarda mücadele etmek neden önemli ve biz neden mücadele etmeliyiz? Çünkü başka seçeneğimiz yok. Bir köşede oturup beklediğimizde ve mücadele etmediğimizde hiçbir şeyin düzelmemesinin garanti olması bir yana, düzelmeyen şeylerin kötüye gitmesi de kesin gibi. Ama mücadele ettiğimizde problemlerin çözülme ihtimali halen var. Bu biraz Churchill’in demokrasi ile ilgili söylediğine benziyor. Churchill, bir konuşmasında “Bugüne kadar denenen diğer bütün yönetim şekilleri hariç tutulursa demokrasi en kötü yönetim biçimidir.” der. Yani, tüm eksik ve kusurlarına rağmen elimizdeki en iyi yönetim biçimi demokrasi. Benzer şekilde tüm risk ve zorluklarına rağmen elimizdeki tek şey mücadele etmek, bunun alternatifi yok. Nasıl ve ne şekilde mücadele edeceğimizi, bu mücadele sonunda ne elde etmek istediğimizi, bu mücadele için neleri feda edebileceğimizi tartışabiliriz. Ki bu tartışmalar oldukça önemlidir. Ancak, mücadele etme gerekliliği benim açımdan oldukça nettir. Mevcut düzen bize insan onuruna yakışan bir gelecek vaat etmiyor. Aksine, onurlu bir yaşamı imkânsız kılıyor. Her Allah’ın günü bin bir türlü adaletsizliğe ve haksızlığa şahit olmak dahi insanı derinden etkiliyor ve ruhunu yaralıyor. Bundan direkt olarak etkilenmeyenlerin dahi dolaylı olarak zarar gördükleri aşikâr. Bu yüzden, bugünü ve geleceğimizi kurtarmak için tek yol mücadele etmek diyebiliriz.



