Written by 1:25 pm 1.Dosya, Dosyalar, Türkiye

Otokratları Yenmek Yetmez – Kemal Büyükyüksel

Dünya uzun zamandır karanlık bir eşiğin içinde. Demokrasi ve özgürlükler birer evrensel ideal olmaktan çıkıp güç sahiplerinin elinde daraltılan ayrıcalıklara dönüşüyor. Eşitsizlikler derinleşiyor ve siyaset topluma çözüm üretme mekanizması olmaktan tamamen çıkıp sadece gerilimleri manipüle etmenin toksik bir aracı haline geliyor. Eski düzen, eski merkez, artık hiçbir şeye yetmiyor. Ama yenisi de doğmuyor. Biraz klişe hale gelmiş olsa da, Gramsci’nin dediği ve herkesin tekrar etmeyi sevdiği gibi, eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı bir “canavarlar zamanı” içindeyiz gerçekten. 

Tam da bu boşlukta otoriter rejimler ve aşırı sağ hareketler siyaseti kendi gerçekliklerine göre yeni bir merkezden inşa etmek için bir hegemonya savaşı veriyor. Merkez dediğimiz nokta yalnızca sağ ile solun ortası değil, toplumda neyin meşru, neyin tartışılabilir olduğunu belirleyen bir çerçeve. Ve bu çerçevenin sınırları adım adım, sinsice kaydırılıyor. Bugün dünyanın pek çok yerinde, yarım yüzyıl önce tahayyül bile edilemeyecek ölçüde saldırgan, dışlayıcı, faşizan söylemler siyasetin sıradan dili haline geldi.

Türkiye bu tablonun dışında değil. Aksine, çürümenin en hızlı, en sert yaşandığı laboratuvarlardan biri. Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık idealinden geriye törpülenmiş bir kabuk kaldı. Siyasal alan yalnızca iktidarın gücünü pekiştirmek için var. İktidar ile oligarşik çıkar ağları arasında kurulan simbiyotik ilişki ülkenin ekonomik kaynaklarını dar bir zümreye aktarırken halkın gündelik hayatını geçim krizine kilitliyor. Siyasetin damarlarını tıkayan da tam bu ilişki. Ekonomik kaderimizi iktidar belirliyor, iktidarı da ekonomik oligarşi besliyor. Sonuç ise derinleşen eşitsizlik, çözümsüzlük, güvensizlik.

Ama bu tabloyu yalnızca güncel baskılarla açıklayamayız. Kökleri daha derinde. Türkiye’de bu kriz evrensel boyutuyla sınırlı kalmadı, ülkenin kendi tarihsel bagajı tarafından katmerlendi. 1980 darbesi demokratik siyasetin damarlarını kesmiş, toplumu parçalamış ve siyasal alanı sürekli denetim altında tutan bir kurumsal çerçeve bırakmıştı. Bu darbenin yarattığı kurumsal yapı siyaseti kırılgan ve güvensiz kıldı. Darbe sonrası ekonomik sistemin iyice piyasa odaklı hale gelmesiyle ve solun da ezilmiş olmasıyla güvencesiz milyonlara seslenebilecek siyasal alanda büyük bir boşluk oluştu. Buradan reaksiyoner popülist hareketler beslendi, İslamcı, radikal milliyetçi partiler alanda kendilerine yer buldular. Bu otoriter ve neoliberal miras üzerine inşa edilen AKP iktidarı, devletin geleneksel reflekslerini oligarşik çıkar ağlarıyla ve popülist hınç siyasetiyle birleştirerek benzersiz bir güç konsolidasyonu sağladı. Küresel dalganın siyaseti sağa kaydırdığı bir dönemde, Türkiye’de bu kayma, tarihsel altyapısı nedeniyle çok daha sert ve yıkıcı sonuçlar üretti.

2025 itibarıyla Türkiye’nin girdiği safha, sıradan “otoriterleşme” diye tarif edilemeyecek kadar ileri bir şey. Ana muhalefet partisi birinci parti olmasına rağmen tasfiye ediliyor, İmamoğlu ve diğer muhalefet figürleri cezaevine konuluyor. Sandık hala var ama demokrasi yok. Kamusal alan sosyal medya yasakları ve dezenformasyon çeteleriyle işlevsiz hale getiriliyor. Sokakta polis şiddeti olağan, ifade özgürlüğü ise yok. Bir zamanlar siyaset dediğimiz alan artık kontrol altındaki bir vitrin. Herkesin enayi yerine konulduğu ve alaya alındığı, hakikatin tersyüz edildiği bir siyaset sahnesi. Hatta filmin içeriğini hatırlatmak için yetkililer arada bir çıkıp “Türkiye bir hukuk devletidir” diyor.

Tabii bu tablo Türkiye’ye özgü değil. Aynı anda başka yerlerde de benzer şeyler yaşanıyor. ABD’de Trump’ın geri dönüşü, Avrupa’da aşırı sağın iyice güç kazanması, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Filistin’i haritadan silmeye yönelen saldırıları, yeni bir küresel silahlanma yarışı. Bunların hepsi birbirine eklemleniyor, birbirini besliyor. Bu bir tesadüf değil, yeni dönemin ruhu. Liberal demokratik uzlaşı çöktü, neoliberal küreselleşme toplumsal dokuyu aşındırdı, yeni bir hegemonya doğamadı. Boşluğu aşırı sağ doldurdu. Eski dünyanın yıkıntıları üzerinde yeni bir merkez kurulmaya çalışılıyor ama bu merkez de sürdürülemez bir saldırganlığın ve hıncın merkezi.

Dolayısıyla Türkiye’nin bugünkü otoriter kapanışı hem küresel krizin yerel yansıması hem de Türkiye’nin kendine has birikmiş sorunlarının sonucu. Küresel neoliberal düzenin ürettiği eşitsizlikler, 1980 sonrası otoriter devlet mimarisiyle birleşince bugünkü “tam kapanış” aşamasına geldik. Bu tabloyu anlamak için ne sadece Türkiye’ye özgü bir hikaye anlatmak yeterli, ne de Türkiye’yi küresel eğilimin pasif bir kopyası olarak görmek. Gerçeklik ikisinin kesişiminde. Türkiye, evrensel krizin en keskin biçimde yaşandığı laboratuvarlardan biri.

Böyle bir tabloda siyaset, bir hobi ya da boş vakitte uğraşılacak bir entelektüel etkinlik değil. Nefes almak kadar temel. İnsan nasıl oksijensiz yaşayamazsa, siyasetsiz de var olamaz. Siyaset sadece seçim günü oy vermek değil, hayatın kaderini belirleyen şey. Ve tam da bu nedenle “siyasetten bıktım” deme lüksü yok. Çünkü siyasetten bıktığında bile siyaset senden bıkmıyor, her gün cebindeki parayı, işindeki güvenceni, nefes alabildiğin alanı belirliyor.

Ama siyaseti böyle kavramak da yetmez. Çünkü bugünün en büyük sorunu, siyasetin merkezinin sürekli kaydırılması. Merkez yalnızca bir orta noktayı değil, toplumun meşruiyet çerçevesini ifade ediyor. Ve bu çerçeve 20. yüzyılın son çeyreğinden beri sistematik biçimde sağa kaydırıldı. Önce liberal uzlaşı çöktü, sonra boşluğu aşırı sağ doldurdu. Müesses nizama karşıtlık kisvesiyle yükselen popülist dalga, aslında sürdürülemez bir saldırganlık üretiyor. Toplumları paramparça ediyor, şiddeti normalleştiriyor, hakikati eğip büküyor. Overton penceresi adım adım uçlara kaydırıldıkça, dün tahayyül bile edilemeyecek söylemler bugün gündelik politik cümlelere dönüşüyor. Sonrasında da bu sözler eyleme dökülüyor.

Peki neden böyle oldu? Bugün yaşadığımız otoriter dalga gökten düşmedi. 2008 krizi sonrası çözülen liberal demokratik uzlaşı, neoliberal küreselleşmenin vaat ettiği refahı yaratmadığını ortaya koydu. Eşitsizlikleri artırdı, güvencesizliği yaygınlaştırdı, ulus devletleri yurttaşlarına karşı duyarsızlaştırdı. Polanyi’nin “çifte hareket” dediği gibi, piyasa toplumsal dokuyu aşındırdığında bir karşı-hareket doğar. Ama bugün bu refleksi toplumsal eşitlikçi demokratik güçler değil, aşırı sağ kapıyor. Eski merkezin çöküşünden doğan öfke bu hareketler tarafından devşirildi. Sermaye grupları da bu çöken merkezi ikame edecek aşırı siyasetle yeni bir simbiyotik ilişki inşa etti. Böylece bu gruplar arkalarına tekelci sermaye desteğini de alarak kendilerini “yeni merkez” ilan ettiler. Zemin kaydıkça aktörler değişse bile siyasetin çerçevesi otoriterleşme yönünde sabitlendi. Dolayısıyla bugün yapılması gereken yalnızca tek tek “otoriter popülistleri yenmek” değil, sağın sağını normalleştirdiği zemini yıkmak, siyasetin çerçevesini yeniden kurmak.

Bu yeniden kuruluş soyut bir çağrı değil, somut bir zorunluluk. Halkın siyasete güvenini yok eden şey sadece baskı değil, aynı zamanda halkın iradesinin sisteme yansımadığı gerçeği. Türkiye’de insanlar seçimlerde oy veriyor, ama kararları oligarşik çıkar ağları şekillendiriyor. Görüyoruz ki yıllarca muhalefet denilen yapılar bile bu devlet-sermaye çemberinde kendine yer bulmuş mini-oligarşik yapılar tarafından yönlendiriliyordu. Bu yapıları dağıtmadan gerçek bir demokrasi kurulamaz. Çünkü demokrasi sadece sandığın sayılması değil, ekonomik düzenin, mülkiyetin, kaynakların, kamusal politikaların halkın iradesine gerçekten tabi olması.

Bugün geçim krizi sıradan bir ekonomik sorun değil, siyasal rejimin yapısal sonucu. Fiyatlar yükseliyor çünkü iktidar yandaş sermayeyi önceleyen bir model kurdu. İşsizlik kronikleşiyor çünkü ekonominin mimarisi halkın değil sermayenin ihtiyaçlarına göre tasarlandı. Gelecek güvencesi yok çünkü hedef ekonomik büyüme değil sermaye transferi. İşte bu yüzden, yeni merkez ekonomik adalet üzerinden kurulmalı. Eşitsizlikleri azaltan, halkın geçim güvencesini sağlayan, kaynakları oligarşiye değil yurttaşlara aktaran bir düzen olmadan demokrasi kurulamaz.

Ama mesele sadece ekonomi değil. Yeni merkez aynı zamanda siyasal sistemin yanıt verebilirliğini artırmak zorunda. İnsanların taleplerinin duyulduğu, iradelerinin sonuç doğurduğu bir siyasal yapı olmadan hiçbir demokratik iddia yaşayamaz. Bu yalnızca kurumsal reformlarla sınırlı bir mesele değil, siyasetin mantığını yeniden inşa etmek gerekiyor. Katılımcılığı, şeffaflığı, hesap verebilirliği merkeze almayan hiçbir siyasal sistem bu çağın krizlerini aşamaz.

Üçüncü boyut medya ve kamusal alan. Kamusal alanın taşıyıcı kolonları çöktüğünde hakikat de çöker. Bugün sosyal medya bir yandan tartışmayı mümkün kılıyor, diğer yandan kutuplaşma ve dezenformasyonu hızlandırıyor. Doğru ile yanlış arasındaki sınır bulanıklaşıyor. İnsanlar hakikate değil, yankı odalarına maruz kalıyor. Aşırılıkçı hareketler ve iktidarlar da bu alanları manipüle ediyor. Bu ortamda otoriter rejimler çok daha kolay güç konsolide ediyor. Dolayısıyla yeni merkez, ortak hakikatleri yeniden kamusal alana taşıyacak mekanizmaları da kurmalı. Çoğulculuğu, bilgiye erişimi, dezenformasyona karşı kolektif direnci güçlendirmeden halkın sesi yeniden duyulamaz.

Kolay değil, hatta ürkütücü derecede zor. Ama başka çıkış da yok. “Merkezi yeniden kurmak” soyut bir ideal değil, yaşamsal bir zorunluluk. Çünkü aksi halde toplumlar ya otoriterliğin dar kafeslerine sıkışacak ya da popülist cinnetin girdabında sürüklenecek.

Bugün yapılması gereken şey, hem minimalist hem maksimalist bir hedef koymak. Minimalist hedef, otoriterleşmeye direnmek, kaybetmemek ve bu güçler karşısında zafer elde edebilmek. Maksimalist hedef ise, yeni bir merkezi halkı önceleyen bir yerden kurmak. Bu merkez yalnızca bir siyasi eğilimin iktidara gelmesi değil, tüm siyasal partilerin üzerinde hareket etmek zorunda kalacağı yeni bir eksen demek. Tarih bunun örnekleriyle dolu. 1945 sonrası dönemde refah devleti-Keynesçi paradigmaya yalnızca sosyal demokratlar değil, muhafazakar partiler bile eklemlenmek zorunda kaldı. 1980’lerden itibaren neoliberal paradigma ise tüm dünyada sağ ve sol partileri aynı reçeteye sürükledi. Bugün de geçmişin çöken paradigmalarının yarattığı canavarlarla yüzleştiğimiz için yeni bir hegemonik siyaset aksı kurmak zorundayız.

Bu yeni merkez, ekonomik adaleti önceleyen, halkın iradesini gerçekten siyasal sisteme yansıtan, oligarşik yapıları dağıtan ve medya ile kamusal alanı hakikat ve çoğulculuk üzerine yeniden inşa eden bir kurumsal mimari olmak zorunda. Ekonomik adalet yalnızca vergi oranlarını düzenlemek değil, emekçiye güvenceli bir yaşam sağlamak, barınma ve sağlık gibi temel hakları piyasanın insafından kurtarmak olmalı. Halkın en temel ihtiyaçlarının altyapısını oluşturan mülkiyetlerin kamusal bir değer olduğunu hatırlamalı ve bunları piyasanın verimsiz ve sömürücü dinamiklerine terk etmemeli. Halkın iradesinin siyasal sisteme yansıması da yalnızca seçimlerin güvenliğiyle sınırlı kalamaz. Yurttaşların bütçe süreçlerine, yerel yönetimlere ve sosyal politikalara doğrudan katıldığı mekanizmalarla mümkün olabilir. Halk, özellikle kendi ekonomik kaderini siyasal süreçler üzerinden kendisi belirleyemediği sürece gerçekten demokratik bir sistemin varlığı sağlanamaz. Oligarşik yapıları dağıtmak ise sadece belli holdinglerin siyasete nüfuzunu engellemekle sınırlı değil, kamu kaynaklarının şeffaflığını ve siyasetin finansmanının denetlenebilirliğini katı biçimde garanti altına almakla mümkün olabilir. Medya ve kamusal alanı yeniden inşa etmek, bağımsız gazeteciliği koruyacak yapılar kurmak, dezenformasyona karşı kolektif direnç mekanizmaları geliştirmek ve çoğulculuğu anayasal güvence altına almak demek. Demokrasiyi korumak ise açıkça kim olduklarını ifade eden demokrasi düşmanlarına karşı çok ağır hukuki bedeller ödeten bir denge ve denetim mimarisi inşa etmekle mümkün. Çünkü demokrasi ve özgürlük düşmanlarına karşı müsamaha gösterilince, demokrasiyi de özgürlüğü de elimizden alıyorlar. Ve açıktan söylemekte beis görmüyorum, yeni kurulması gereken hegemonik merkez, daha kamucu ve daha demokratik bir siyasi ve ekonomik tahayyülü “yeni normal” haline getirmeli.

Ve en kritik nokta şu ki, yeni bir merkez inşa etmek yalnızca kurumları değiştirmek değil, toplumda hem siyasi hem de ekonomik anlamda neyin “normal” kabul edileceğini yeniden tanımlamak olmalı. Geçmiş paradigmalar, Keynesçi refah devleti de neoliberal piyasa devleti de, bugünün krizlerine cevap veremez hale geldi. Yeni merkez bu boşluğu dolduracak, tarihinin sonunun gelmediğini kabullenerek eski moda ütopik (neo)liberal merkezi aşacak, farklı eğilimleri içine çekerek onları yeni kurallarla siyaset yapmaya zorlayacak bir hegemonya yaratmak zorunda. Yeni bir merkez, bugünkü aşırı sağın normalleştirmeye çalıştığı anti-demokratik, şovenist dili ve dışlayıcı siyaseti yeniden uçlara iten bir “normal” inşa etmek zorunda. Kamusal alanda neyin nasıl tartışıldığını kendi kriterlerine göre belirleyebilen hegemonik bir siyasal gerçeklik inşa etmek demek bu. Ve bunu yapması gerekenler de, ve hatta yapmak zorunda olanlar da, sıradan yurttaşlar. Neyin nasıl konuşulduğunu her sözümüzle, her duruşumuzla biz belirliyoruz. Sıradan yurttaşlar olarak neyin nasıl zikredilmesinin kabul edilebilir olduğunu, toplumun merkezinde tartışılan gerçekliğin karakterini bizim göstereceğimiz direnç ve irade belirleyecek. Çünkü eşitlik, özgürlük, dayanışma, çoğulculuk ve kamusal hakikat yeniden merkez kabul edilmedikçe, baskın anlatı buraya kaymadıkça, otoriterleşmenin ürettiği canavarlar kaybolmayacak. Ve bu koşullar değişmediği sürece otokratları sandıkta yenmek yetmeyecek. Hatta otokratları sandıkta yenebilecek koşulları bile oluşturmamız zor kalacak.

Bu yazı “her şey çok kötü” diyen bir ağıt değil. Çünkü ağıtlar yeni bir merkez kurmaz. Bu yazı daha çok bir teşhis ve davet. Teşhis: dünya da, Türkiye de çöküşün eşiğinde. Davet: bu çöküşü seyretmek zorunda değiliz. Seyredemeyiz de. Çünkü biz de dünyayla birlikte çöküyoruz. Tek ömrümüz yok ediliyor, yaşam hakkımız elimizden alınıyor ve kaçabileceğimiz güvenli bir adacık kalmadı. Emin olun başka yerlerde de benzer krizler Türkiye’dekini anımsatıyor.

Siyaset nefes almak kadar temel bir ihtiyaçsa, nefesimizi çalmak isteyenlere karşı koymak da o kadar temel. Bugünün canavarlarını durdurmak için yarının merkezini aktif bir mücadele ile bizim kurmamız gerekiyor. Başka kimse yapmayacak. Çünkü bu merkez biz kurarsak var olacak. Her şeyi kendimizden beklemek zorundayız.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin