Written by 1:15 pm 1.Dosya, Dosyalar, Türkiye

Aslanın Midesinden Önce Son Çıkış – Zeynep Demir

“Ekmek aslanın ağzında.” 

Bu deyimi ilk ne zaman duyduğumu bilmiyorum. Ne zaman anlamını öğrendiğimi de. 

Ama günlük yaşamda gün geçtikçe artan sıklıkta duyduğumuz veya kurduğumuz bir cümle hâline geldi. Çünkü geçim zor, daha da zorlaşıyor. Türk-İş’e göre aylık yoksulluk sınırının 88.309,98, bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyetinin’ aylık 34.981,22, asgari ücretin ise 22.104 TL olduğu bir ülkede geçimin ne kadar güçleştiğini söylemek artık malumun ilamının da ötesine geçmiş ve aksini iddia etmek küfür niteliğini kazanmış durumda. Vatandaş ekmeğini kazanmak için aslanla mücadele ediyor, hayvanın ağzından anca ekmeğin çeyreğini koparsa da ölmeyecek kadar ekmek bulduğu için şükrediyor. 

Peki aslanın ağzında olan yalnız ekmek mi? 

Aylaklık bir haktır. Gülmeyin, gerçekten öyle. Çalışmamak, dinlenmek; düzenli aralıklarla ayaklarınızı uzatıp, elinize meşrebinize göre bir içecek alıp ense yapmak hakkımız. Fakat aylaklık hakkımız da aslanın ağzında olacak; en son ne zaman suçluluk duymadan tam bir gün boyunca dinlendiğimi hatırlamıyorum. Tiyatrosu, sineması, konseriyle ruhu doyuran, insana yaşama hevesi veren kültür faaliyetlerine gitmek lüks. Herhalde onu da karşımızda hırlayan aslanın ölümcül keskinlikteki dişlerinin arasından çıkarmak gerekecek. “Yahu iki satır yeşillik görelim, bir ağaç gölgesinde uyuyalım bari” mi diyeceksiniz? Durun, nereye gidiyorsunuz? Kentlerde de taşranın çoğunda da ormanlara giriş yasak. Yangın çıkıyormuş. E desenize, o zaman ormanları da şu menfur aslana kaptırmışız. 

Okurken bir ateş bastı değil mi? Bana da yazarken öyle oldu. Bir sıkıntı var herhalde, gidip MHRS’den doktor randevusu alalım da bir tansiyon, şeker, kolesterol, artık Allah ne verdiyse baktıralım. Doktor “Hemen röntgen çektir gel” mi dedi? Tüh. “Abi en erken altı ay sonraya randevu verebiliyoruz.” Teşhis ve tedavi imkanımızı da kaptırdık, iyi mi?

“Her şey aslanın ağzında o zaman” diyeceksiniz. Öyle maalesef. Darlandıysanız, bir iki gün hava almak istiyorsanız aslanın ağzından koparacaksınız. Sağlıklı yaşamı da bir zahmet aslanın dişleri arasından söküverin. Mutluluğu nerede bulacağınızı da söylemeyeyim. Aslanla dövüşecek, cebelleşecek; bu esnada yaralanacak ve emeğinizin maddi karşılığını da, aylaklık hakkınızı da söke söke aslanın ağzından alacaksınız. Başka yolu yok. 

Aksi mi? Aksi teslimiyettir. Teslim olmaktır. Aslanın çiğneyip çiğneyip bir kenara tükürdüğü iki satır ekmekle yaşamaya, yaşatmaya devam etmektir. Vazgeçmektir. Ağız dolusu gülmekten, başın dönene kadar oynamaktan, sahilde iki dondurma yemekten vazgeçmek. Güneşin sabah doğuşunu, akşam batışını görmeden; ailenizin robotu Babür gibi çalışarak ölmeyecek kadar yaşamak. 

Tabii bu arada başınıza, canınıza, malınıza, yar ve yoldaşınıza bir zarar gelirse de şimdiden geçmiş olsun veya taziye (artık hangisi uygunsa) dileğimi kabul buyurunuz. Niye mi? 11 yaşındaki Rabia Naz Vatan’ın, 9 yaşındaki Oğuz Arda Sel’in, 21 yaşındaki Rojin Kabaiş’in, 14’ünde vurulup 15’inde toprağa düşen Berkin Elvan’ın, 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ın, 9 yaşındaki Alya Altın’ın ve daha nicelerinin ardında kalan acılı ailelerine sorun, yanıtı şöyle vereceklerdir: “Adalet aslanın ağzında.” Bu yüzden dikkat edin ve evinizde uyurken deprem olursa ahlaksız müteahhit ve silsile halindeki yerel yöneticilerin müsebbibi olduğu bir felakette enkaz altında kalmayın, yolda yürürken cezaevinden izinle çıkmış bir suçlunun saldırısına maruz kalmayın, yüksek makamlara yakın birinin arabası altında ezilmeyin, “hızlandırılmış” tren faciasında can vermeyin, cinsel istismar yahut saldırı kurbanı olmayın. 

Olmadı değil mi? İçinize sinmedi bu önerilerim. Sinmesin de. Dert çok, aslında hemdert de çok. Dizeleri yüreği sımsıkı saran, kor gibi yakan Nazım’ın ifadesiyle bu “kurşun gibi havayı” dağıtmanın; sürekli bizim bir şeylerimizi çiğneyip duran şu aslanı yenmenin bir yolu var. Direnmek. Diş ile, tırnak ile direnmek. Yaşamın her safhasında, her veçhesinde savaşmak. Gerektiğinde taktik değiştirmek, değişen şartlar ve kurallara uyum sağlamak. Yol bulmak ve bulamadığında da kepçeyle dalıp yeni yollar açmak. Sürekli hareket hâlinde olmak. Denenmemiş yolları denemek. Durmamak, sürekli yürümek. İnsanlık onuru için, ekmek için, dik yaşamak için yürümek. Düştüğünde ayağa kalkmak, üstünü başını silkeleyip yürümeye devam etmek. Durağanlık kaybettirir. İşin ucunda kendi fani yaşamın da olsa, insanlığın bekası da, fark etmez. Yaşamak isteyen yürüyecek. 

Elbet yorulacağız. Bazı günler diğer günlerden daha fazla hem de. Ayağımız taşa takılacak, sendeleyeceğiz. Yanımızdaki arkadaşa çelme takacaklar, onu düşürecekler, hemen ona el uzatacak ve omuz vereceğiz. Bazen soğuktan her yanımız buz kesecek, bazen başımıza güneş geçecek. Her yandan kuşatılacağız, tüm güçleriyle üzerimize gelecekler. Kayıp vereceğiz. Zaman zaman burnumuzun direği sızlayacak kaybettiklerimizi hatırlayınca. Yürümekten ayaklarımız şişecek, o esnada yanımızda yürüyen arkadaşımızın, yoldaşımızın koluna gireceğiz ve ağır fakat istikrarlı adımlarla yürümeye devam edeceğiz. Gözlerimizden yaş gelecek. Olur öyle. Gözyaşlarımızı elimizin tersiyle silip ileriye bakacağız. Daima ileriye. Cadde kapalıysa ara sokağa sapacağız, tren durduysa otobüse bineceğiz ama hiç durmayacağız. Varacağı yeri bilene yürümek kor mu?

Yenilmiş, boyun bükmüş bir devlet. Fakir ve yorgun bir ulus; kendi hâline terk edilmiş. İnsanca yaşama hakkı elinden alınmış, toprağı elinden gitmiş, değerli madenleri yağmalanmış. Dünya devleri karşısında onuru zedelenmiş. Serbest düşüşte bir ekonomi; henüz dibe vurmamış. Sokakları tekinsiz, gençleri zelil olmuş. Vatanseverlerine kelepçe vurulmuş, vurulmakta. Bıçak sırtı günler… Mustafa Kemal Atatürk’ün kalem müdürlüğü ve genel sekreterliğini yapmış, yıllarını onun yanında geçirmiş Hasan Rıza Soyak’ın ifadesiyle “gerçekten güç, hatta zayıf iradeliler için umut ve cesaret kırıcı günlerdi.”

Büyük Savaş’ın, Birinci Dünya Harbi’nin sonunda, içinde yaşadığımız topraklardaki vaziyet buydu. Karanlık çökeli çok oluyordu fakat tan yeri bir türlü ağarmıyordu. Yüreği vatanı, milleti için çarpan; insanca, hür yaşama arzusunun ateşiyle yanıp tutuşanlara uykular haramdı. “Elde müspet [olumlu] olarak yalnız Büyük Milletimizin Milli Mücadele’de bir kere daha tebarüz etmiş [belirmiş] olan yüksek şuuru, üstün başarma kudreti ile eşsiz azim ve iradesi vardı.”[1]

Azim ve irade. Kalenin iki anahtarı. 1919 yazında, ulusal kurtuluş mücadelesinin başında Amasya’da işaret edildiği gibi, “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Hakkımız olanlar ilk kez aslana yem olmuyor, son kez de olmayacak. Mesele “ormanların kralının” hakkımızı midesine indirmesine müsaade etmemekte. Bunu nasıl mı yapacağız? Azim ve iradeyle. Ya aslanın ağzına bakarak bir ömür geçirecek ya da bu cenderede yaşamayı reddedeceğiz. Aslanın midesine varmadan önce son çıkıştayız. Yürüyelim arkadaşlar. 


[1] Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, 2010 (6. Baskı), s. 247. 

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin