Written by 4:23 am Gündem, Politika, Türkiye

Barışı Kurtarmak, Terörsüz Türkiye’yi Tartışmak – Kemal Büyükyüksel

Geldiğimiz noktada herkes sürecin riskler taşıdığını görüyor. Toplumda çatışma çözümünün ihtiyacına dair güçlü bir beklenti var. Aynı anda sürecin hangi zemine oturduğu, nereye doğru ilerlediği ve hangi önceliklere göre şekillendiği konusunda belirgin bir bulanıklık da var. Bu bulanıklık yalnızca “şüphe” üretmiyor, doğrudan tedirginlik üretiyor. Çünkü daha önceki süreçlerin sert biçimde çökmesi hafızalarda derin izler bıraktı. İnsanlar bir yandan umutlanmak istiyor, bir yandan temkinli kalmayı bir tür hayatta kalma refleksi gibi görüyor, bir yandan da tüm bu olanları dışarıdan izlemenin öfkesini taşıyor. Temkin ve güvensizlik de anlaşılır, geçmişte ödenen ağır bedeller yeni bir kırılma ihtimalini herkes için daha ürkütücü kılıyor. Bu tedirginlik son günlerde daha da yoğunlaştı, çünkü hem Meclis’teki komisyon raporlama aşamasına yaklaşırken söylemler sertleşiyor, hem de bölgesel cephede özellikle Suriye sahasında tansiyon yükseliyor. Yani artık mesele yalnızca süreç nasıl ilerler noktasından çıkıp bu iş yanlış bir yöne savrulursa Türkiye’yi çok daha karanlık ve maliyetli bir patikaya çeker mi sorusuna kaymaya başladı.

Terörsüz Türkiye’nin Çarpık Mantığı

Bugün konuşulan çatışma çözümü süreci, toplumun birlikte kurduğu bir barış değil. İktidarın ve devletin güvenlik aklıyla şekillenen, “Terörsüz Türkiye” adı altında paketlenen bir çatışmasızlık arayışı. Bu çerçeve barışı karşılıklı tanınma, kurumsal dönüşüm ve siyasal genişleme üzerinden tarif etmiyor. Daha çok iktidarın çıkarlarına göre tasarlanmış ama “devlet aklı” diye sunulan güvenlik mimarisini tehditlerden arındırmayı hedefliyor. Hatta kavramın adı bile barış ifadesinin bir amaçtan çok, mevcut düzenin “temizlenmesi” için kullanılan bir araç olduğunu hissettiriyor. Bu yüzden barışın kendi başına yön veren bir ilke olup olmadığı şüpheli kalıyor. Çünkü iktidarın önceden kurulmuş iç ve dış politika mimarisi sürecin alanını baştan sınırlıyor. Barış kendi mecrasını bulamıyor, oksimoronlar taşıyan bu mimarinin içinde hareket ediyor. Bu güvenlikçi çerçevenin Meclis’teki en güncel yansımasını, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na sunulan raporlarda da görmek mümkün. MHP hattı, süreci başlatan söylem performansına rağmen “Kürt sorunu yoktur” çizgisine yaslanarak adlandırmayı neredeyse kategorik biçimde reddediyor. AKP hattı ise “vardı ve çözdük, artık Kürt sorunu kalmadı” imasına yaslanan bir konfordan konuşuyor. Bu ikili inkar biçimi, barışı karşılıklı tanınma ve dönüşüm olarak kurmayı daha en baştan zorlaştırıyor, çünkü adı konmayan ya da çoktan çözüldü denilerek siyasal içeriği boşaltılan bir meseleye kalıcı bir demokratik çözüm üretmek de mümkün olmaz.

İçeride iktidarın bu süreç mimarisi, güvenlik bürokrasisinin önceliklerini, başkanlık sisteminin konsolidasyonunu, muhalefetin baskı altında tutulmasını, MHP çizgisinin ağırlığını ve yargı-istihbarat-güvenlik aygıtının birleşik işleyişini barındırıyor. Bu yapı değişmedikçe barışın alanı da bu yapının izin verdiği kadar açılabiliyor. Dışarıda ise Suriye’deki yeni oluşan düzeni şekillendirme ve Kürtleri bastırma refleksi, ABD ve NATO ile pragmatik denge arayışı, İran ve Rusya ile eşzamanlı yürüyen esnek hatlar, İsrail ile süren gerginlik sürecin çerçevesini belirliyor. Böyle bir tabloda çatışma çözümü bir araçsa şiddet de araç olabiliyor. Mevcut koşullarda iktidarın barışı ve şiddeti aynı güvenlik mimarisinin iki düğmesi gibi görmediğini gösteren net bir işaret yok. Yani “barış modunda” da “şiddet modunda” da önceliklerin ve sorunlu olan güvenlikçi paradigmanın temelden değiştiğini söylemek zor.

Üstelik bu başlıklar artık birbirine daha sıkı dolanıyor. İktidar, Suriye’de her şey kendi istediği gibi olsun diye ittirdikçe, Kürtlerle kurulabilecek diyalog zeminini riske ediyor ve Kürtleri rakip aktörlerin alanına ittirip yabancılaştırma riskini artırıyor. Bu da barışı zora soktuğu gibi, güvenlikçi perspektiften bile akılcı değil. Çünkü riske atılan şey Kürtlerle huzurlu ve öngörülebilir bir ilişki mimarisinden de öte, Türkiye’nin kendi huzuru ve istikrarı. Ortam gerginleşiyor, tansiyon yükseliyor, Kuzey Suriye’ye yeni ve büyük bir operasyon ihtimalinin dahi yeniden konuşulması, Türkiye’nin içine çekilebileceği bir tırmanma senaryosunun insani maliyetini ve Türkiye açısından varoluşsal risklerini büyütüyor. Türkler ve Kürtler sahada daha doğrudan karşı karşıya gelirse, başka devletlerin dolaylı biçimde dahil olduğu, korkunç bir gerilim sarmalına sürüklenmek hiç de uzak bir ihtimal değil.

Tam da bu yüzden sürecin kaderini belirleyen şey, çatışma çözümünün varlığı kadar bunun hangi önceliklerle kurulduğu. Ülkenin uzun vadeli çıkarı toplumun bütün kesimleri için güvenli, kapsayıcı ve kalıcı bir huzur düzlemi yaratmayı gerektiriyor. Böyle bir çözüm, iktidarın ve devletin kendi düzenini belirli ölçülerde esnetmesini, siyasal alanı genişletmesini ve yeni koşullara uyum göstermesini zorunlu kılmalı. Oysa görünen, iktidarın çıkar hesaplarının ve güç mimarisinin sürece yön verdiği. Barış ancak bu düzenin daha az maliyetle sürdürülmesine hizmet ettiği ölçüde anlamlı kalıyor. Bu yaklaşım barışı araçsallaştırıyor. Barış amaç olmaktan çıkıp araç haline geldiğinde, şiddet de aynı devlet aklının sürekliliği içinde “her zaman elde” tutulan bir seçenek olarak kalıyor. Bu da barışın taşıyabileceği toplumsal dönüşümü daha baştan daraltıyor ve toplumda güven kaybı yaratıyor. Çünkü iktidar bir yandan barış dili kurarken, öte yandan barışın gerektirdiği siyasal esnekliği göstermeden “zorla güzellik” arıyor.

İktidarın dar çıkarlarının bu kadar belirleyici hale gelmesi, sürecin gerçek istikametini gölgeleyen ana etmen. Bu yaklaşım barışa göre esneyen bir siyaset üretmiyor, barışı kendi siyasal mimarisine göre şekillendiren ve kısıtlayan bir akıl üretiyor. İçeride muhalefeti kontrol altında tutmak, yeni bir otoriter anayasal rejim inşa etmek, Kürt siyasetini sistem içinde ama kontrol edilebilir bir konumda tutmak, dışarıda Suriye politikasında üstünlük kurmak, bölgesel nüfuzunu artırmak, ekonomik sıkışmayı hafifletecek uluslararası alan açmak gibi çok sayıda hedef aynı anda masaya konuyor. Bu kadar çok çıkarın birbirine bağlandığı bir zeminde, iktidar her şeyin aynı anda kendi istediği gibi olmasını istiyor. Böyle bir ortamda barışın siyasete kendi başına yön veren merkezi ilke olması zorlaşıyor, barış daha çok “tali bir ayar” gibi kalıyor.

Bunun sonucunda süreç çift yönlü bir yapıya bürünüyor. Devlet barışı kendi hedeflerini ilerleten bir araç olarak gördüğü sürece barış ile şiddet arasında keskin bir ayrım oluşmuyor. Aynı stratejinin iki modu var. Barış modu belirli koşullarda devreye giriyor, beklentiler değiştiğinde devlet çatışmaya geri dönmeye hazır pozisyonunu elinde tutuyor. “Terörsüz Türkiye” tam da bu yaklaşımın ifadesi. İktidar “öyle ya da böyle bu iş bitecek” dediğinde, bunun nasıl biteceği muğlaklaşıyor ve şiddet hedefe giden yolda “kategorik olarak dışlanmış” bir seçenek olmuyor. Oysa süreç mesela “Barışan Türkiye” gibi bir anlayışla kurulsa, çatışma kategorik olarak devre dışı bırakılacak biçimde siyaset inşa edilirdi. Bu yüzden “Barışan Türkiye” ile “Terörsüz Türkiye” iki farklı ontoloji. Birinde barış, siyaseti dönüştüren ve revizyona açık bir akış, diğerinde gerekirse başka yöntemlerle de desteklenebilen bir “nihai çözüm” arayışı.

Bu fark toplumda tedirginlik yaratıyor. Çünkü insanlar barış sürecinin iktidarın çıkarlarını ilerletmek için kullanılan bir araç olduğundan haklı biçimde şüpheleniyor. Oysa barış dediğimiz şey karşılıklı dönüşüm alanı yaratır ve bu alan hiçbir aktörün tam istediği biçimde şekillenmez. Düzgün yürüyen bir süreçte hiçbir şey ne AKP’nin ne MHP’nin ne CHP’nin ne de DEM Parti’nin tam istediği gibi gerçekleşmez. Çünkü bu tür süreçler ucu açık dönüşümler içerir ve dönüşüm hiçbir tarafın tam kontrolünde işlemez. Hedef barış ve demokrasi kaldığı sürece, oraya ilerlemenin yolları her karşılaşılan meselede revize edilir, ülkenin politikaları da buna göre yeniden şekillenir.

Burada kritik olan, “Terörsüz Türkiye” yaklaşımı güvenliği önceleyen bir perspektife sahip olsa bile, güvenlik iddiasının kendisi de zaten tutarlı biçimde kurulmuş değil. Bir yandan iktidarın dar çıkarlarına göre eğilip bükülüyor, bir yandan da yalnızca güvenlikçi paradigma üzerinden kurulan bir bakış ironik biçimde güvenliği sağlamayı zorlaştırabiliyor. Güvenliği sadece “tehditleri bastırma ve rejimi tahkim etme” diliyle tarif eden bir akıl, çatışmayı üreten siyasal ve toplumsal düğümlere dokunmadığı için güvenliği sürekli kriz halinde tutabiliyor. Bu yüzden kavram kendi vaat ettiği güvenlik açısından da sınırlarına çarpıyor. Süreç de ısrarla devleti ve halkı koruyabileceği şüpheli olan bir hatta yürütülüyor.

Yani bugün görünen süreç iktidarın “ya benim çerçevemde ilerler ya da hiç ilerlemez” tavrına dayanıyor. Bu tavır barışın gerektirdiği siyasal esnekliği engelliyor ve süreci kırılganlaştırıyor. “Ya benimsin ya kara toprağın” diyen arabesk otoriter bir erkeklik refleksi neredeyse her adımda hissediliyor. Bu refleks barışı taşıyacak bir zemin üretmekte zorlanır. Aynı anda barışa kategorik olarak karşı çıkan, her şeyden tetiklenen şoven çevrelerin saldırgan dili olan biteni diğer yönden zehirliyor. Üstelik bu iki uç arasındaki gerilim iktidarın işine yarıyor. Tartışma bu iki uç arasına sıkıştıkça geniş toplum kesimlerinin dengeli talepleri görünmezleşiyor. En aşırı reaksiyoner tepkiler, iktidarın kurduğu oyunun içinde “kullanışlı” bir fırsata dönüşüyor.

Bu tabloda eleştiri alanının daralması tesadüf değil. İnsanlar süreç hakkında konuştuğunda “ya kötüleşirse” korkusu hemen ortaya çıkıyor. Korku anlaşılır, geçmişte çöküşler ağır bedeller üretti. Fakat korkunun konuşmayı susturması barışın güçleneceği zemini kendiliğinden üretmiyor. Eleştiriden kaçınmak süreci dayanıklı yapmıyor. Tam tersine yapısal sorunlar görünmez kaldığı için barış ihtimali zayıflıyor. Bir de barış bozulduğunda sorumluluğun eleştirenlere yüklenmesi ihtimali bir kapan yaratıyor. Suçun eleştiride aranması hem süreci hem toplumun tartışma kapasitesini daraltıyor. Barışa kategorik karşı çıkan çevrelerin dili de bu kapanı sıkılaştırıyor, bu sefer tüm eleştiriler abartılı bir ahlakçı dil aracılığıyla def ediliyor. Bu iki baskı arasında sıkışan geniş kesimler sağlıklı tartışma zemini isteyemeden sessizleşiyor. Türkiye’nin kamusal iklimi zaten baskıcı. Suskunluk derinleştikçe daha iyi bir gelecek inşa etmenin zemini kayıp gidiyor. Halbuki gerçek bir “Barışan Türkiye” fikri “Konuşan Türkiye” fikrinden ayrı düşünülemez.

Eleştiriyi Korumak, Spoiler Dinamiklerini Anlamak

Tam bu noktada bir süredir Türkiye’deki süreçte daha aktif biçimde devreye girdiğini de düşündüğüm “spoiler” dinamiklerinden söz etmek gerekiyor. Bu, eleştiriden ayrı bir mesele. Hatta eleştirel tartışmaya aşırı odaklanmak, süreci gerçekten raydan çıkarabilecek bu tür asıl dinamikleri gözden kaçırabiliyor. Çünkü spoilerlık tartışmak ya da itiraz etmekten çok, bir sürecin fiilen işlemez hale gelmesine hizmet eden bir yönelimdir. Kastidir, bir nevi sabotajdır.

Çatışma çözümü ve barış literatüründe “spoiler” kavramı, süreçlerin ilerlemesini bilinçli ya da fiili olarak engelleyen aktörleri, pratikleri ya da dinamikleri anlatmak için kullanılıyor. Türkçede kabaca “süreci kilitleyen, bozan, dağıtan, işlemez hale getiren” etkiler denebilir. Ancak spoiler denildiğinde her kuşkuya, her sert eleştiriye ya da her itiraza işaret edildiğini düşünmek yanıltıcı olur. Spoilerlık bir pozisyon olmaktan çok, sürecin iç mantığını kilitleyen bir etki üretir. Üstelik bu etki her zaman açık biçimde ortaya çıkmaz. Masayı devirmek, şiddete başvurmak, süreci açıkça reddetmek gibi dramatik görüntüler olmadan da çalışabilir. Çoğu zaman süreç kağıt üzerinde ilerlerken arka planda onu içten içe boşaltan, etkisizleştiren bir işleyiş devreye girer. Kimse doğrudan “bu süreç bitsin” demeden de süreç fiilen ilerleyemez hale getirilebilir.

Literatürde spoilerlar “iç” ve “dış” gibi ayrımlarla konuşulur. İç spoilerlar masada yer alan ya da devlet aygıtının içinde bulunan aktörleri kapsar, bürokratik direnç, güvenlik refleksleri, yargısal hamleler burada sayılır. Dış spoilerlar ise sürecin dışında kalan ve kazanımları tehdit gören aktörlere işaret eder, silahlı gruplar, radikal karşıtlıklar, dışlandığını düşünen çevreler gibi. Niyet temelli ayrımlarda total (tam) spoiler süreci bütünüyle reddeder, limited (sınırlı) spoiler çıkarları güvence altına alındığında razı olabilir, greedy (açgözlü) spoiler ise güç dengelerine göre taleplerini sürekli genişletir. Fakat gerçek hayatta spoilerlık çoğu zaman bu kategorilerin de ötesinde, daha karmaşık biçimlerde ortaya çıkabiliyor.

Medyadaki dille sürecin akışında sarsıntı yaratan müdahaleler, “zamanı değil” ya da “önce güvenlik” gibi söylemlerin yaygınlaştırılması, hukuki ve idari araçların seçici biçimde devreye sokulması, ani biçimde farklı taraflardan “el artıran” çıkışlar, beklentiyi aşan yeni talep listeleri, toplumsal beklentinin yükseltilip ardından hayal kırıklığına çevrilmesi bu etki biçimlerinin örnekleri. Üstelik bunlar tek bir merkezden yönetilmek zorunda değil. Ortak reflekslerle, kurumsal alışkanlıklarla, benzer sezgilerle çalışan klikler üzerinden ilerleyebilir. Ne konuşulabileceğini, hangi başlıkların “zamansız” ya da “tehlikeli” sayılacağını sessizce belirler, gündemi parçalayarak sürecin tutarlılığını aşındırır. Bu noktada spoiler, tekil bir failden çok bir işleyiş biçimi gibi çalışır.

Bu tür yapısal spoiler’lar çoğu zaman daha usul işleyen, daha teknik ve daha görünmez alanlarda belirdiği için teşhisi gecikir. Bir manşet dili, bir güvenlik açıklaması, bir siyasi çıkış, küçük bir bürokratik gecikme tek başına önemsiz görünebilir. Her biri kendi bağlamında makul gerekçelere yaslanabilir. Fakat biriktiklerinde sürecin taşıyabileceğinden daha ağır bir yük oluştururlar, bu ağırlık da genellikle geç fark edilir.

Bugünlerde yaşananlara bakınca, bu tür yapısal spoilerların devrede olabileceğine dair güçlü bir şüphe de oluşuyor. Bu risk, açık eleştiri yapan ve kamusal tartışma yürüten yerlerden çok, daha usul işleyen, daha teknik, daha görünmez alanlarda beliriyor gibi. Tam da bu yüzden tartışması çok zor, teşhisi de geciken bir mesele haline geliyor. Ancak buna rağmen göz önünde bulundurulması gerekiyor. Bunlar çoğu zaman hayatının olağan akışına uymayan, “anormal”, “olağandışı” ya da “garip” diye adlandırılan küçük işaretler halinde ortaya çıkabilir, veya kitleleri galeyana getiren ani provokasyonlar olarak belirebilir. Bunun muğlak olduğunun farkındayım. Kolay bir cevabım yok.

Zorluk tam da burada başlıyor. Kırılgan süreçlerde eleştiri ile spoiler arasındaki çizgi kolay kolay netleşmez. Haklı uyarılar ve eleştiriler “bozgunculuk” diye etiketlenebilir, çoğu zaman eleştirinin içeriğinden çok yarattığı rahatsızlık hedef alınır. Aynı anda bazı aktörler de eleştiri diliyle konuşup süreci bilinçli biçimde kilitleyen rol üstlenebilir. Bu yüzden mesele yalnızca ne söylendiği değil, söylemin hangi yapısal etkilerle birleştiği.

Eleştiri ise çatışma çözümü süreçlerinin bir doğal parçası. Süreçler eksik başlar, eşitsiz ilerler, bazı alanları kapalı bırakır, demokratik olmayan rejimlerde bu çetrefillilik daha da artıyor. Bunları konuşmak süreci zayıflatmaz. Aksine eleştirinin olmadığı bir barış dili hızla yukarıdan kurulan, toplumla bağı zayıf bir yönetime dönüşür. Eleştiri bazen süreci daha kapsayıcı ve kalıcı kılma arzusuyla, bazen de sürecin kurucu çerçevesinin olumlu bir sonuç üretmeye elvermediği yönündeki siyasal teşhisle ortaya çıkabilir. Sert ve rahatsız edici olduğunda bile bir açıklık taşır, niyetini gizlemeye çalışmaz. Yurttaşların öfkeli tepkileri de çoğu zaman buraya dahildir. Yurttaşlar spoiler dinamiklerinin etkisiyle galeyana getirilebilir, ama bu yine yurttaştan çok spoiler işleyişinin problemidir. Spoilerlık ise sürecin işlemesini kilitleyen bir sonuç üretir ve çoğu zaman örtük niyetlerle, dolaylı hamlelerle işler.

Bu ayrım otoriter ve yarı otoriter bağlamlarda daha kritik hale geliyor. Çünkü spoiler kavramı kolayca tersyüz edilebilir. İktidar meşru eleştirileri “spoilerlık” diye damgalayıp süreci tekeline alabilir. Böyle bir ortamda gerçekten süreci bozabilecek asıl dinamikler görünmezleşir. Barış söylemi bir yönetim tekniğine dönüşür, “süreci bozma” suçlaması siyasal disiplin aracına, hatta bir komploya evrilir, kriminalleştirilir. O yüzden mesele eleştiriyi susturmak değil, eleştirinin alanını bilinçli biçimde korumak olmak zorunda.

Bu açıdan bakıldığında tartışmanın asıl ekseni daha net görünüyor: Çatışma çözümü sürecinin hangi önceliklerle ve kimin ihtiyaçlarına göre kurulduğu. Eleştirinin bu kadar kolay “bozucu” ilan edilebildiği, spoiler kavramının bu kadar rahat tersyüz edilebildiği bir ortamda ise barışın yönünü belirleyen şey giderek toplumun ortak menfaati olmaktan çıkıp siyasal iktidarın ihtiyaçlarına bağlanıyor. Barış bu noktada kendi mantığıyla ilerleyen bir toplumsal dönüşüm süreci olmaktan uzaklaşıyor ve yönetilmesi, kontrol altında tutulması gereken bir risk alanına indirgeniyor.

Oysa kalıcı bir huzur düzlemi, barışın önceliğinin iktidarın kısa vadeli hesaplarından ziyade toplumun ortak menfaatinden gelmesini gerektiriyor. Bu, sürecin sürdürülebilirliği açısından da zorunlu bir koşul. Böyle bir bakış açısı devletin ve iktidarın belirli alanlarda esnemesini, siyasal katılımı genişleten adımlar atmasını, muhalefeti kriminalize etmemesini, farklı kimliklerin kendini güvende hissedeceği düzenlemeleri gündeme getiriyor. Barış bu çerçevede ilerlediğinde hiçbir parti süreci kendi tam arzusuna göre şekillendiremez. Ortak gelecek herkesin belirli ölçülerde uyum göstermesini gerektirir. Böyle bir yön duygusu oluştuğunda süreç hem sadeleşir hem sağlamlaşır. Ancak şu anda bunu pek göremiyoruz.

Bu yön duygusu olmadan da süreç kaçınılmaz olarak kırılgan kalıyor. Üstelik kırılganlığı derinleştiren bir başka unsur da aşırı reaksiyoner ve şoven kesimlerin zehirli dili. Bu dil kimi zaman manipülatif odaklar tarafından beslenebilir, kimi zaman içten gelen öfkenin ürünü olabilir, ama sonucu değiştirmiyor. Orantısız tepkiler iktidara manevra alanı açarken toplumun ortak dokusunu zedeliyor. İktidar da tüm eleştirileri aynı sepete atıp eleştirel sesleri gayrimeşrulaştırmak için daha elverişli bir atmosfer buluyor. Böylece barışın toplumsal tabanı daralıyor, ortak gelecek duygusu zayıflıyor.

Muhalefetin Yaklaşımı

Muhalefetin konumu da burada önem kazanıyor. CHP ağır baskı altında, bu gerçek göz ardı edilemez. Fakat baskı partiyi reaktif bir pozisyona sıkıştırdığında, iktidarın kurduğu çerçeve ve hakimiyet alanı daha da genişliyor. Üstelik komisyona sunduğu raporun tonu da ne oraya ne buraya dokunan bir güvenli bölge arayışını andırıyor. Risk almamak için hiçbir şeye tümüyle dokunmamaya çalışan, muğlak kalan bir metin çıkınca, iktidarın inkar boşluğundan yararlanıp daha pozitif ve proaktif bir ajanda üretme fırsatı da kaçıyor. Oysa CHP hiçbir başka partinin çizgisinde olmak zorunda kalmadan, sorunu adlandıran ve kendi özgün çözüm setini öneren bir pozisyonda durabilirdi. Bu doğal olarak her partide memnuniyetsizlik yaratabilecek farklı noktalar barındırırdı ama tam da bu yüzden proaktif siyaset olurdu. Kendi pozisyonunu inşa ederdi ve iktidara yürümek isteyen bir parti için bu önemli. Tam da bu dönemde, iktidar adım atmasa bile, barışa ve demokrasiye dair daha proaktif bir programı ve sözü daha güçlü biçimde kurabilmek hayati. Halkın kaygılarını taşımakla iktidarın arkasından sürüklenmemek aynı anda başarılabildiğinde gerçek bir siyasal alan açılabilir en çok.

DEM ve Kürt Hareketi açısından da başka bir hassasiyet var. Çatışmanın bedeli büyük ölçüde Kürtlerin omuzlarına bindi. Bu nedenle taşıdıkları duygunun ağırlığı tartışma götürmez. Fakat komisyona sundukları raporun da, her şeyin içine boca edildiği, halkla tam konuşmayan, diyalogdan çok maksimalist bir dil içeren bir konumlanmanın ağırlığını taşıyan, yer yer kaotik bir görüntü verdiğini söylemek mümkün. Bu, hem arayı tutan geniş kesimlerle temas kapasitesini zayıflatma hem de barışın toplumsallaşması için gerekli olan sade ve ikna edici bir yön duygusunu bulandırma riskine sahip. Barış süreçlerinde hiçbir toplumsal grubun dünyaya yalnızca kendi merceğinden bakması yeterli olmaz. Toplum çok katmanlı. Farklı duygular, korkular, hassasiyetler, tarihsel yükler bir arada duruyor. Bu çeşitliliğin içinden ortak bir düzen kurmak zor, barış süreçleri zaten tam da bu zorluğun içinden ilerler.

Bu yüzden “herkesin her istediğinin olduğu, kimsenin milim geri adım atmadığı” bir denklem işlemez. Kalıcı çözüm isteniyorsa her aktörün taleplerini belirli ölçülerde esnetmesi, pozisyonunu biraz geri çekmesi ve toplumun tamamını içine alan bir dil geliştirmesi gerekiyor. Aynı zamanda eleştiriyi sabotaj saymayan, eleştiri ile spoiler arasındaki farkı daha nüanslı ayırt etmeye çalışan bir tutum şart. Aksi halde arada duran makul kesimler köşelere itilir, dışlandığını hisseder, tepkisellik ve kutuplaşma artar.

Rubikon Geçildi

Son olarak şu gerçek gözden kaçmamalı. Süreç başlamadan önceki noktaya dönmek kolay değil. Cin şişeden çıktı. Beklentiler oluştu, korkular yer değiştirdi, siyasal iklim değişti. Girilen yol geri dönüşü daha maliyetli kılıyor. Sürecin dağılması yalnızca bir müzakerenin başarısızlığı olmayacak. “Tüh olmadı, neyse hayata devam” diye kapanacak bir parantez yok. Bölgesel düzeyde özellikle Suriye hattında daha sert güvenlik reflekslerinin devreye girmesi, içeride daha yoğun bir baskı ikliminin normalleşmesi ihtimali masada. Üstelik sürecin çökmesi muhalefet üzerindeki baskının otomatik olarak gevşeyeceği anlamına da gelmiyor. Tam tersine rejimin daha bütünlüklü ve sert bir güvenlik çerçevesine yerleşmesi mümkün.

Bu risk eleştiriyi susturmayı meşru kılmaz. Tam tersine eleştirel alan, bu riskleri görünür kılabildiği ölçüde değer kazanıyor. İhtiyaç, eleştiriyi mevcut dinamikleri doğru okuyarak ve yeni kırılganlıkları hesaba katarak kurabilmek. Asıl mesele eleştiriyi canlı tutarken, süreci daha kötü bir geleceğe sürükleyebilecek biçimde bozabilecek dinamiklere de gözünü kapatmamak. Ne susarak barışı vitrine çevirmek, ne de riskli bir savruluşun parçası olmak. Zor olan denge tam olarak burada. Yani sorumluluk sahibi olmakta.

Bu yüzden şu anda kritik bir dönemeçteyiz. Bu iş raydan çıkarsa iktidar bizi çok daha karanlık bir şeyin içine çekebilir ve son günlerde risklerin gerçekten büyüdüğünü görüyoruz. Tam da ondan dolayı bunları şimdi konuşmak zorundayız, çünkü konuşmayı ertelemek barışı korumuyor, sadece karar anını daha tehlikeli hale getiriyor.

Eğer iktidarın ve devlet yapısının içinde bu işin gerçekten düzgün bir çözüme ulaşmasını dert edinen aktörler varsa, bütün bu başlıkların samimiyetle düşünülmesi gerekir. Ülkenin geldiği nokta ağır. Halk ne yeni bir çatışmayı kaldırabilecek durumda ne de buna ihtiyaç duyuyor. Geçim derdiyle boğuşan, defalarca kırılmış ama hala ayakta kalmış bu toplum artık bundan daha iyisini hak ediyor.

Bunlar basitçe muhalefet etmek için söylenen sözler değil. Aynı ülkenin yurttaşları olarak “bakın bu iş böyle gitmez” deme ihtiyacından doğan samimi kaygılar. Çünkü hepimizin geleceği aynı zeminde şekilleniyor. Nasıl hayatlar yaşarsak yaşayalım, bu ülkenin kaderinde kolektif olarak birbirimize bağlıyız. Eğer bu iş gerçekten önemliyse herkesin buna göre davranması gerekir, en başta da iktidarın ve devlet yapısının. Barışı hem ahlaki bir misyon gibi sunup, hem varoluşsal bir güvenlik ihtiyacı olarak görüp, hem de onu tüm arzulanan çıkarları sağlayacak bir araç gibi kullanmak mümkün değil. Zaten olmamalı da.

Türkiye’de demokrasinin, güvenliğin, barışın ve huzurun sağlanması, bir iktidarın bencil çıkarlarından daha önemlidir. Halkın ve devletin çıkarları, iktidarların dar çıkarlarıyla çatışabilir. Hatta iktidarların bencil çıkarları halkı ve devleti varoluşsal riskler altına sokabilir. Eğer huzurumuz, refahımız, güvenliğimiz buna bağlıysa, iktidarın bu süreci zora sokacak biçimde tüm eşzamanlı ajandaları aynı anda kovalaması bunun yanında “tali” kalmalı. Gerçek “devlet aklı” bu olurdu.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin