Türkiye’de özellikle dijital alanda görünür hale gelen radikal sağ eğilimleri anlamak için Kürt meselesine dair söylenenlerden çok, bu söylemlerin hangi öznel ihtiyaca cevap verdiğine bakmak gerekiyor. Çünkü ortada basit bir “Kürt karşıtlığı”ndan ya da politik bir pozisyon alıştan fazlası var.
Bu eğilimler Kürtleri toplumsal bir aktör olmaktan çıkarıyor. Kürtler bir özne tipinin iç dünyasında, “işlevsel” bir nesneye dönüşüyor. Bu dönüşüm, rastlantısal bir öfke ya da refleksif bir milliyetçilikle açıklanamayacak kadar düzenli ve psikolojik olarak tutarlı.
Bu yüzden Kürtlerin, dijital alandaki refleksif tutumlara çok yatkın olan bu özne için ne işe yaradığını, hangi boşluğu doldurduğunu ve neden bu kadar merkezi bir yere yerleştiğini sorgulamak gerekiyor. Daha derindeki mesele Kürtlerin kim olduğu ya da ne talep ettiğinden ziyade, Kürtlerin bu öznenin varlığı için nasıl bir fonksiyon gördüğü.
Peki “özne” derken kimleri kastediyorum? Bahsedilen özne belirli bir partiye, örgüte ya da tekil bir siyasal pozisyona indirgenemez. Daha çok dijital alanda kümelenen, kendini milliyetçi, devletçi ya da “memleketçi” olarak tanımlayan, ancak siyasal kimliğini kurarken sürekli bir tehdit anlatısına yaslanan bir özne tipinden söz ediliyor. Bu özne homojen değil. Sınıfsal, ideolojik ve kültürel olarak kısmen parçalı. Ki bu bir etnik grup ya da “Türkler” kümesi de değil. Daha çok Kürtler etrafında kurulan belirli bir dijital siyasal öznelik biçimi. Bu tartışmayı herhangi bir etnik grup hakkında genelleyici bir tahlile sıkıştırmak bu kısır döngüyü sürdürmeye yarar.
Ancak Kürtler söz konusu olduğunda ortaklaşan bir duygu rejimi ve benzer refleksler üretmesi, burada ortak bir psikolojik işlevin devrede olduğunu düşündürüyor. Günlük dijital ritim içinde bu çoğu zaman bir “argüman” olarak değil, tekrar eden bir refleks olarak ortaya çıkıyor. Gündem ne olursa olsun, birkaç dönüşten sonra aynı hedefe dönülen, rahatsızlığın aynı adrese yazıldığı bir refleks.
Eksik ve tamamlanmamışlık
Dijital radikal sağ öznenin temelinde güçlü bir tamamlanmamışlık hissi yatıyor. Burada tarif edilen eksiklik hali Türkiye’ye ya da belirli bir kimliğe özgü de görülmemeli. Farklı bağlamlarda benzer siyasal öznelikler üretebilen daha genel bir dinamiğin yerel bir tezahürü. Bu eksiklik şüphesiz ekonomik ya da sınıfsal bir yoksunlukla ve güvencesizlikle yakından bağlantılı. Mevcut yönetim altında Türkiye’nin ekonomik durumu kötüleştikçe ve geleceksizlik yaygınlaştıkça bu eğilimin de yaygınlaşması bir rastlantı değil.
Ancak buradaki kriz bir yandan da daha derin bir anlam, yön ve özneleşme krizine işaret ediyor. Bu öznenin Kürtlerle kurduğu ilişkinin zemini, maddi olduğu kadar simgesel bir eksiklik. Bireysel düzeyde kendini yeterince güçlü, saygın ve etkili hissedemeyen, kolektif düzeyde ise ait olduğu “biz” anlatısının ikna edici bir gelecek sunmadığını sezen bir özne var. Bu özne profilinin buhranına vermeyi tercih ettiği cevap seçeneklerinden biriyle karşı karşıyayız. Bu eksik, Lacancı anlamda rahatsız edici bir boşluk yaratıyor ve öznenin bu boşlukla doğrudan yüzleşmesi zor.
Bu durum Türkiye bağlamında dijitalleşme ile birlikte daha da görünür hale geliyor. Siyasal katılım kanallarının daraldığı, kolektif özne olma imkanlarının zayıfladığı ve bireysel başarı anlatılarının inandırıcılığını yitirdiği bir ortamda, bu eksiklik duygusu çevrimiçi alanlarda daha kolay dolaşıma giriyor. Dijital mecralar, bu eksikle baş etmenin kolektif ama sorumluluk gerektirmeyen yollarını sunuyor. Tehdit anlatıları burada hızla dolaşıma sokulabiliyor. Böylece bir tür “duygu ekonomisi” oluşuyor. Öfke, kaygı ve aşağılanmışlık hissi dolaşıma giriyor, hızlanıyor, yoğunlaşıyor, sonra belli hedeflerde sabitleniyor.
Dışsallaştırma: Çivi gibi tutan düşman
Bu özneler için Kürtler tam da burada devreye giriyor. Bu eksikliği kapatan, öznenin dağılmasını geciktiren bir dışsallaştırma aygıtı işlevi görüyorlar. Başarısızlıklar Kürtlere bağlanabiliyor, güçsüzlük “tehdit altında olma” anlatısına çevrilebiliyor, toplumsal çözülme “sabotaj” fikriyle anlamlandırılabiliyor. Bu sayede özne kendi iç boşluğuyla yüzleşmek yerine sürekli bir dış nedene odaklanarak ayakta kalabiliyor. Kürtler burada sadece bir düşman değil, öznenin bütünlüğünü geçici olarak tutan bir çivi gibi işlev görüyor. O çivi çekildiğinde, iç boşlukla baş başa kalma riski beliriyor.
Bu durumun gündelik hayata yansıması, farklı olayların aynı şablona oturtulmasıyla anlaşılır hale gelebilir. Ekonomi konuşulurken de, suç haberleri dolaşırken de, siyasette bir kriz yaşanırken de, bir noktadan sonra “asıl mesele” aynı yere bağlanır. Bu tekrar, düşünsel bir tutarlılıktan çok bir düzenleme ihtiyacının işaretidir.
Fetiş: Hem inkar hem çağırma
Bu işlev Kürtleri aynı zamanda bir fetiş nesnesi haline getiriyor. Fetiş, özne için dayanılması güç bir gerçeği örtmeye yarar ama bunu yaparken o gerçeği sürekli görünür kılar. Burada örtülen gerçek, devletin mutlaklığına dair inancın aşınmış olması, ulusal öznenin bütünlüğünün zaten çatlamış bulunması ve bireyin kendi hayatı üzerindeki kontrol duygusunu kaybetmesi. Kürtler bu yüzden bir yandan inkar ediliyor, mesele “abartılıyor” deniyor, ortada ciddi bir sorun olmadığı ima ediliyor. Öte yandan Kürtler sürekli geri çağrılıyor. Her yerde oldukları, gizli işler çevirdikleri, düzeni bozdukları tekrar tekrar vurgulanıyor.
Bu çift hareket, fetişin tam kalbinde yer alıyor. Özne bir şeyin farkında ama aynı anda bu farkındalığı bastırıyor. Kürtler kendi dünyasında bu kadar merkezi olmasa düzeninin dağılacağını seziyor, ama bunu kabul etmek yerine “asıl siz sürekli Kürt diyorsunuz” diyerek inkarı sürdürüyor. Böylece hem bilir hem bilmez, hem çağırır hem reddeder bir durumda kalıyor. Gündelik dilde bu yan yanalık çok tanıdık. “Abartıyorsunuz” denir, sonra birkaç dakika içinde aynı nefeste “her yerden çıkıyorlar” duygusu dolaşıma girer. Çelişki bir hatadan ziyade bir dengeleme mekanizması gibi çalışır.
Yansıtma: “Siz sürekli Kürt diyorsunuz”
Burada bir yansıtma mekanizmasının olduğunu da görmek mümkün. Sürekli bir gruba takılı kalmak, onu merkeze almak ve ondan korkmak özne için zayıflık hissi üretir. Bu zayıflıkla baş etmenin yolu, obsesyonu başkasına devretmektir. “Siz Kürtlerle kafayı bozmuşsunuz”, “sizin bütün gündeminiz Kürtler” gibi ithamlar tam olarak bu işleve sahip. Obsesyon öznenin kendisinden alınır ve karşı tarafa yüklenir. Böylece özne kendini soğukkanlı, makul ve normal bir konumda yeniden kurabilir.
Ama bu yansıtma paradoksal bir sonuç üretir. Suçlamayı sürdürebilmek için Kürtleri sürekli yeniden sahneye çağırmak gerekir. Yani yansıtma obsesyonu azaltmaz, onu dolaşıma sokar, görünür kılar, canlı tutar. Kürtler bir türlü gündemden düşmez çünkü düşmeleri öznenin kurduğu dengeyi bozar. Sürekli Kürtler hakkında konuşulduğundan şikayet edenler de ironik biçimde böylelikle Kürtleri gündemden düşürmez.
Kullanılan dilin kendisi de başlı başına anlamlı ve ele verici. “Sürekli Kürt diyorsunuz”, “her konu Kürtlere geliyor”, “yine Kürtler” gibi ifadeler, Kürtleri gerçekten gündemden düşürmeye değil, onları hangi çerçevede konuşmanın meşru olduğunu denetlemeye yarıyor. Bu dil, konuşmayı bastırırken aynı anda Kürtleri sürekli geri çağıran bir işlev görüyor. Yani şikayet edilen şey konuşmanın kendisinden çok, konuşma üzerindeki kontrolün kaybedilmesi ihtimali. Burada cümlelerin görevi çoğu zaman bir şeyi açıklamaktan ziyade konuşma alanını daraltmak oluyor. İnsanlar neyi tartıştıklarından çok, neyi tartışmamaları gerektiğini sezerek konum alıyor.
Yer değiştirme: İktidara yöneltilemeyen öfke
Burada işleyen bir başka önemli mekanizma da iktidara yöneltilemeyen öfkenin daha güvenli bir nesneye aktarılması. Bu özne, içinde yaşadığı yoksullaşmanın, güvencesizliğin ve geleceksizlik hissinin iktidar altında derinleştiğinin farkında. Ancak iktidar aynı zamanda baskıcı, cezalandırıcı ve bedeli olan bir hedef. Ona doğrudan yöneltilen eleştirinin maliyeti yüksek. Bunu herkes sezgisel olarak biliyor. Bu nedenle öfke yukarısı yerine aşağıya doğru akıtılıyor.
Kürtler bu noktada hem düzenin parçası olarak işaretlenebilen hem de hedef alındığında görece risksiz olan bir yönelme alanı sunuyor. Böylece özne, iktidarın yarattığı baskı altında ezilirken, bu baskının kaynağıyla yüzleşmek yerine kendi güçsüzlüğünü başka bir grup üzerinden telafi edebiliyor. İktidarın baskısı altında yitirdiği kontrolü başka bir yerde geri kazanıyor. Kişi kendini güçsüz hissettiği yerde susuyor, güçlü hissettiği yerde sertleşiyor.
Ancak bu yönelimin yalnızca kendiliğinden geliştiğini düşünmek eksik olur. Bu öfkenin varlığının dijital alanda birbirini büyüten ve yoğunlaştıran dinamikler aracılığıyla nasıl çoğaldığının iktidar tarafından fark edilmediğini varsaymak zor. Aksine, burada daha incelikli bir yönetim tekniği var. Kontrolsüz biçimde iktidara yönelebilecek, ne zaman ve nasıl patlayacağı kestirilemeyen bir öfke yerine, yönü belirlenmiş ve sınırları çizilmiş bir öfke tercih ediliyor. Gerçek, maddi ve meşru bir hoşnutsuzluk, iktidarın kendisine yönelmek yerine Kürtlere ve onlarla ilişkilendirilen muhalefet alanlarına doğru kanalize ediliyor. Bu aslında öfkenin icat edildiği anlamına gelmiyor. Var olan bir duygu iktidarın faydasına olacak şekilde yönlendiriliyor.
Bu yönlendirme çoğu zaman doğrudan talimatlardan ziyade sınır çizme ve sinyal verme yoluyla gerçekleşiyor. Yani bu yönlendirme her zaman merkezi, tutarlı ya da tek elden yürüyen bir strateji olmak zorunda değil. Çoğu zaman parçalı, sezgisel ve tekrarlar yoluyla öğrenilen bir sınır rejimi olarak işliyor hatta. İktidar, hangi öfkenin tolere edileceğini, hangisinin cezalandırılacağını pratikte göstererek bir meşruiyet haritası oluşturuyor. Kürtlere yönelen dilin ve ima düzeyindeki nefretin çoğu zaman karşılıksız kalması, buna karşılık iktidarı doğrudan hedef alan çıkışların hızla bastırılması, öfkenin güvenli ve güvensiz yönlerini ayırt edilir hale getiriyor.
Buna eşlik eden medya dili, resmi ve yarı-resmi hesapların tekrar eden temaları ve dijital alanda sürekli aynı çerçevelerin kaynağı belirsiz hesaplar üzerinden dolaşıma sokulması, bu öfkenin Kürtler etrafında yoğunlaşmasını pekiştiriyor. Böylece öfke serbest bırakılıyor ama başıboş bırakılmıyor, belirli bir hatta akmasına izin veriliyor. Bu harita çoğu zaman tekrar tekrar yaşanan küçük deneyimlerle öğreniliyor. Kimlerin “fazla ileri gittiği”, kimlerin “dokunulmaz” olduğu zamanla kolektif bir sezgiye dönüşüyor.
Fantezi: Çözümün bile tehdit olması
Bu yapı içinde Kürtler aynı zamanda fantezi nesnesi olarak da işlev görüyor. Fantezi, gerçeği açıklamak yerine özneyi ayakta tutmak için vardır. Bu fantezide Kürtler her yerde olabilir, asla tam görünmez, asla tam yok olmaz. Sürekli bir belirsizlik, sürekli bir tehdit hali söz konusudur. Bu askıda kalma hali hayati önemde. Eğer Kürt meselesi gerçekten çözülseydi, sürekli tetikte olma hali sona erer, düşman kaybolur, duygusal enerji dağılırdı. Bu özne için en tehlikeli senaryo aslında bu. Çünkü o zaman boşluğu ile baş başa kalır. Bu yüzden ne tam savaş ne tam barış, ne açık yok etme ne açık kabul ideal. Süreklilik taşıyan bir gerginlik hali, öznenin duygusal regülasyonunu sağlar.
Bu yüzden barış ya da çözüm fikri, yalnızca siyasal değil aynı zamanda psikolojik bir tehdit olarak algılanır. Çözüm, dışsallaştırılan nedenlerin geri çekilmesini ve öznenin kendi eksikliğiyle yüzleşmesini gerektirir. Bu yüzleşme ihtimali çatışmanın kendisinden daha rahatsız edici olabilir. Böylece çözüm, arzu edilen bir çıkıştan çok kaçınılan bir kırılma anına dönüşür. Fantezinin dağılması özne için bir felaket içerir. Bu yüzden burada asıl korkulan şeyin ne olduğunu sorgulamak gerekiyor. Kürtlerin varlığı mı yoksa aslında Kürtlerin yokluğu mu? Çünkü düşman ortadan kalktığında, özne kendi eksikliğiyle baş başa kalır. Bundan dolayı bu tür bir öznelik biçimi için felaket Kürtlerle kalmaktan çok, Kürtsüz kalmaktır.
Masumiyet ve sınır bekçiliği
Kürtlerin bununla bağlantılı olarak bu özne için gördüğü bir başka kritik işlev de ahlaki masumiyet üretmesi. Kürtler üzerinden kurulan tehdit anlatısı, öznenin kendi konumunu sorgulamasını engellerken onu ahlaki olarak temize çıkarır. Böylece iktidarın uyguladığı baskı, şiddet ve adaletsizliklerle kurulan mesafe yeniden yazılır. Bunlara sessiz kalmak bir suç ortaklığından ziyade zorunlu bir tutum olarak çerçevelenir. Özne bu anlatı sayesinde mağduriyetini unutarak haklı olduğunu da hisseder. Bu haklılık hissi, güçsüzlüğün yarattığı suçluluk duygusunu bastırır ve öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi geçici olarak onarır.
Buna ek olarak Kürtler, bu özne için simgesel düzenin bekçiliğini de üstlenir. “Biz”in sınırları Kürtler üzerinden çizilir. Kim konuşabilir, hangi kelimeler meşrudur, hangi talepler tehlikeli sayılır soruları bu eksende cevaplanır. Kürt meselesini belirli bir çerçevenin dışında konuşan herkes hızla ötekileştirilir. Buradaki refleks, Kürtlerin varlığından çok bir sınır ihlaline verilen tepkidir. Dijital alanda bu bekçilik linç, itham ve damgalama yoluyla sürdürülür. Kürtler üzerinden düzenin bekçiliğini üstlenmek özneyi yeniden güç sahibi yapar ve eksikliğini telafi eder.
Bu dinamik incel kültürüyle de benzeşen yanlar içeriyor. İncel özne kadınlara bağımlıdır, kadınlardan nefret eder, ama kadınsız bir kimlik kuramaz. Dijital radikal sağ özne de Kürtler olmadan siyasal kimlik kuramaz, Kürtleri reddeder ama bir yandan da Kürtleri sürekli çağırır. Ortada açık bir bağımlılık ilişkisi vardır. Kürtler çekildiğinde bu özne çökmeye başlar. Bu benzerlik birebir bir özdeşlik olarak görülmemeli, daha çok bağımlılığın ve psikolojik mekanizmaların işleyişine dair yapısal bir paralellik. Bu benzerlik, herhangi bir toplumsal grubu patolojikleştirmekten ziyade, dijital ortamda bağımlılık ve nefretin birlikte üretildiği öznelik biçimleriyle alakalı.
Kırılganlık ve radikalleşme
Bu yapının en dikkat çekici yanı, kendi kendini yeniden üretme kapasitesi. Eksik kapatılmadığı, yalnızca ertelendiği için bu özne sürekli daha sert söylemlere, daha keskin sınır çizimlerine ve daha yoğun bir tehdit diline ihtiyaç duyar. Bu da yapıyı zamanla daha kırılgan ama aynı anda daha radikalleşmeye açık hale getirir. Dijital mecralar da bu yeniden üretimi hızlandıran bir altyapı sunuyor. Algoritmik görünürlük, tekrar ve linç ekonomisi, bu öznelik biçimini yalnızca teşvik etmekle kalmıyor, onu sürekli teyit eden, ödüllendiren ve dolaşımda tutan bir mekanizma olarak çalışıyor.
Sonuç olarak Kürtler bu özne için bir düşmandan çok daha fazlası. Eksik kapatıcı, fetiş nesnesi, fantazinin taşıyıcısı, sınır belirleyici ve duygusal regülasyon aracı. Bu yüzden mesele basit bir karşıtlık meselesi değil. Bu kendi dağılmasını ertelemek isteyen bir öznenin başka bir toplumsal grubu sürekli çağırarak ayakta kalma çabası. Bu çabanın şiddeti, Kürtlerin merkeziliğinden çok öznenin kırılganlığını ele veriyor.
Son olarak bir sınır çizmekte fayda var. Bu metin Kürt meselesi etrafında belirli bir dijital radikal sağ öznelik biçimini analiz etmeye odaklanıyor. Kürt hareketinin ürettiği siyaseti dokunulmaz kılan ya da eleştiriden azade bir alan ilan etmeyi amaçlamıyor. Burada tarif edilen dinamikler Kürt siyasetinin içeriğine dair tartışmaların yerine geçmez. Kürt siyasetinde de kusurlar, stratejik hatalar, iç gerilimler ve eleştiriye açık birçok başlık bulunuyor. Bunlar ayrı ve bağımsız bir tartışmanın konusu, ve tartışılmaları da meşru ve gerekli. Aynı şekilde, farklı Kürt öznelerin kendi tarihsel ve toplumsal konumları içinde benzer bir psikolojik-politik çözümlemeye tabi tutulması da mümkün. Benzer biçimde, bazı Kürt öznelliklerinde de “Türklük”, eksikliği anlamlandırmak, kimlik sınırlarını belirlemek ve siyasal konumu tarif etmek için başvurulan kullanışlı bir referans ve fetiş nesnesi haline gelebilir. Toplumsal güç asimetrileri nedeniyle bu dinamikler birebir örtüşmeyecektir ve aynı işlemeyecektir, ancak bu, farklı özneliklerde farklı işleyiş biçimlerinin izini sürmenin imkansız olduğu anlamına gelmez.



