Written by 1:29 pm Editör, Editöryel, Gündem

Türkiye’nin Bullshit Çağı – Kemal Büyükyüksel

Türkiye’de olan biteni anlatmak için genelde hep benzer kalıplar kullanılıyor. Otoriterlik diyoruz, hukuksuzluk diyoruz, yandaş medya düzeni diyoruz, yargının silah haline çevrilmesi diyoruz. Bunların hepsi doğru. Ama yine de sanki asıl rahatsız edici taraf tam yakalanmıyor. Yetmiyor bu. Ayrıca sıkıldım da biraz bundan. Çünkü yaşadığımız şey sadece baskı veya hukuk meselesi ve hatta seçimlerin anlamının boşaltılması değil. Bütün bunların yanında insanın aklıyla ve haysiyetiyle dalga geçen devasa bir saçmalık düzeni var. Siyaset kürsülerinde, ekranda, köşe yazısında, yorumcu masasının etrafında, röportajlarda, parti koridorlarında ve kendini “sorumlu muhalefet” diye pazarlayan yerlerde bu saçmalık çoğaltılıyor sürekli. Benim kendimi olayları böyle görmekten alıkoyamadığım ve asıl takıldığım şey de biraz bu. O kadar yoğun bir şekilde her baktığım yerde bunu görüyorum ki, artık başka bir şeyi pek konuşasım da gelmiyor.

Türkiye’de iktidarın yaptığı şeyi sadece “yalan söylemek” diye tarif etmek bile yetersiz kalır. Çünkü yalan dediğimiz şeyin içinde bile hala belli bir ciddiyet olabilir. Birini kandırmaya çalışırsın, bir şeyi gizlersin, onun yerine başka bir hikaye koyarsın, karşı tarafı ikna etmeye uğraşırsın. Bunlar ise çoğu zaman o zahmete bile girmiyor artık. İktidar sözcüleri, onların etrafında kümelenmiş medya aktörleri, yorumcular, kanaat önderleri ve hatta iktidarın kurduğu sahneye gönüllü biçimde yerleşen “muhalefet” parçaları da aynı rahatlıkla bu zahmetsiz yalanın parçası oluyor. Herkesin gördüğü, herkesin bildiği şeyin üzerine başka bir isim yapıştırılıyor ve bizden de bunu normal bir tartışmaymış gibi kabul etmemiz bekleniyor. 

Ve bu oyunu oynayanların en tuhaf tarafı da, gerçekten inanıyormuş gibi yaparken hiç yorulmamaları. Rol bozmuyorlar. Yüzleri kızarmıyor. Aynı saçmalık dolu cümleleleri, aynı sahte ciddiyetle tekrar tekrar kurabiliyorlar. Delirtici olan yer burası. Gözümüzün içine baka baka, herkesin yalan olduğunu bildiği bir şey gerçekmiş gibi sahneleniyor. Sonra da bizden o sahnenin içinde makul, sakin, dengeli, ciddi insanlar gibi davranmamız isteniyor. Sanki ortada hakikaten tartışmaya değer normal bir siyasi anlatı varmış gibi. Sanki hepimiz aynı şeyi görmemişiz gibi.

Mesela Erdoğan çıkıp “Siyasi rakiplerimiz koltuk kavgasında günlerini geçirirken, biz ülkemizi küresel bir oyuncu haline getirmenin kavgasını veriyoruz” diyor. Müthiş bir siyasi açıklama bence. İktidar kendini büyük hedeflerin, muhalefeti küçük hesapların temsilcisi gibi gösteriyor. Klasik bir iktidar dili. Bugünkü Türkiye bağlamında bu cümle neredeyse mükemmel bir örnek bu saçmalık devrini anlatmak için.

Çünkü “koltuk kavgası” dediği şey kendiliğinden ortaya çıkmış sıradan bir parti içi tartışma değil. Muhalefetin içine uzun süredir yargıyla, medya operasyonlarıyla, siyasi baskıyla, dosyalarla, eski hesaplarla ve işbirliğine açık aktörlerle müdahale ediliyor. CHP’nin iç dengeleri zorlanıyor, belediyeleri kuşatılıyor, adayları kriminalize ediliyor, liderliği tartışmalı hale getiriliyor. Sonra bu müdahalenin etrafına yerleşenler, televizyonlara çıkıp bu tabloyu neredeyse kendi kendine doğmuş bir krizmiş gibi anlatıyor. Muhalefete atanan kayyım çetesi ve çevresinde kümelenen grupların yaptığı da bu. İktidarın açtığı koridordan yürüyüp, bunu partinin olağan iç tartışması gibi sunmaya çalışıyorlar. Sonra bütün bu süreçlerin yarattığı kriz kameraların önünde “bunlar koltuk kavgası yapıyor” diye anlatılıyor. Yani önce yangını çıkarıyorlar, sonra yangının önünde poz verip “bakın bunlar kendi evini yönetemiyor” diyorlar.

Bugünkü Türkiye siyasetinde insanı en çok yoran şeylerden biri bu. Sadece kötü şeyler olması değil. Kötü şeylerin, herkesin ne olduğunu bildiği halde, başka bir isimle aptala yatarak önümüze konması sürekli. Üstelik bunun da çok ciddi bir devlet diliyle yapılması. Sanki biz o ciddiyet karşısında kendi gördüğümüzden şüphe etmek zorundaymışız gibi.

Bence bullshit tam olarak bu işte. Kendi ürettiği krizi başkasının kusuru gibi göstermek. Kendi kurduğu sahneyi gerçekliğin kendisiymiş gibi dayatmak. Önce siyaseti dağıtmak, sonra dağıtılmış siyaseti muhalefetin acizliği diye pazarlamak. Önce rakibi hareket edemez hale getirmek, sonra “bunlar ülke yönetemez” demek. Komşunun bacaklarını kırıp ondan sonra da mahallenin yaptığı halı saha maçına çıkamadığı için komşuyu sorumsuzlukla suçlamak gibi bir şey bu.

Asıl dert sadece yalan söylenmesi değil. Daha aşağılayıcı bir şey var. Çünkü bütün bunlarla bize aslında şunu söylüyorlar: “Bunun ne olduğunu biliyorsunuz. Biz de biliyoruz. Ama yine de bunu size böyle anlatacağız. Siz de bu anlatının içinde yaşamak zorunda kalacaksınız.” Hem biz biliyoruz, hem de anlatanlar. Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısı gibi tam. Tam da bu yüzden bu kadar sinir bozucu. Kimse kandırılmış değil aslında. Herkes rolünü oynuyor sahte bir gerçeklik içinde.

Türkiye’de iktidarın kurduğu dünya biraz böyle bir dünya. Herkesin bildiği şeyin herkes bilmiyormuş gibi konuşulduğu, herkesin gördüğü şeyin herkes görmemiş gibi tartışıldığı, apaçık olanın sürekli başka bir adla çağrıldığı bir dünya. Operasyona hukuk deniyor. Tasfiyeye arınma deniyor. Dizayna parti içi mesele deniyor. İşbirlikçiliğe sorumluluk deniyor. Baskıya milli irade deniyor. Medyanın karalama kampanyasına gazetecilik deniyor. Siyasi rakibi oyun dışına itmeye yolsuzlukla mücadele deniyor. İktidarın açtığı alana yerleşmeye ise bazen aklıselim, bazen devlet terbiyesi, bazen de partiyi kurtarma çabası deniyor.

Bir süre sonra kelimelerin değeri çürüyor tamamen. Hukuk, millet, irade, temizlik, beka, demokrasi, bağımsız yargı, milli çıkar, yerli ve milli, küresel oyuncu. Bunların her biri anlam taşıyan kelimeler olmaktan çıkıp sahnede kullanılan ciddiyetsiz aksesuarlara dönüşüyorlar. Gerektiğinde kürsünün arkasına konan bayrak veya afişlere basılan sloganlar gibi. Aynı şey medya ve muhalefet dili için de geçerli. “Normalleşme”, “sorumluluk”, “kurumsallık”, “parti aklı”, “makul siyaset” gibi kelimeler de aynı dekorun parçaları.

Erdoğan’ın bahsettiğim sözleri sarf ettiği sahnenin arkasındaki slogan da ayrıca dikkatimi çekti ve gayet manidar. “Fark et, istifade et, üret, yönet” yazmışlar. Böyle girişimcilik, teknoloji, küresel rekabet, kurumsal vizyon estetiği. Sahnenin önünde büyük Türkiye, üretim, yönetim, vizyon, küresel oyuncu. Aynı anda ülkenin siyasal alanı dosyalarla, operasyonlarla, mahkeme kararlarıyla, medya linçleriyle, parti içi mühendislikle daraltılıyor. Bir yanda “üret, yönet” yazıyor, diğer yanda insanların oyuyla oluşmuş siyasal ihtimaller boğuluyor. O sırada insanlar çöpten yemek topluyor. İsyan edeni pataklamak için gönderilen polisin kumanyasındaki sandviç bile küflü ve içinde ne et var ne peynir.

Zaten Türkiye’deki grotesk taraf biraz da burada. Seni alaya alan bir ciddiyetle sürdürüyorlar işlerini. Kravat takıyorlar. Cübbe giyiyorlar. Kürsüye çıkıyorlar. “Hukuk süreci” diyorlar. “Yargıya saygı” diyorlar. “Koltuk kavgası” diyorlar. “Ülkemizi küresel oyuncu yapıyoruz” diyorlar. Ekrana çıkıyorlar. Kaşlarını çatıyorlar. Uzman gibi konuşuyorlar. Parti büyüğü edasıyla öğüt veriyorlar. Sanki hiçbir şey olmamış gibi cümlelerini ağır ağır kuruyorlar. Ama bütün bu ciddiyetin altından dayanılmaz bir saçmalık fışkırıyor. Sanki ülke kötü yazılmış ama çok uzun süredir yayında olan bir devlet dizisinin içine sıkışmış gibi. “Sirkiye, Sezon 12”.

Her bölümde yeni bir hain var. Her sezon yeni bir operasyon var. Her kritik dönemeçte yeni bir dosya var. Her seçimden sonra yeni bir şaibe var. Her güçlü rakibin karşısında birdenbire bağımsız yargı hatırlanıyor. Her belediye başarısının ardından ihale dosyaları, terör bağlantıları, gizli ilişkiler, para trafiği iddiaları, bilirkişi raporları sahneye sürülüyor. Sonra akşam televizyonlarında herkes çok ciddi yüzlerle bunları tartışıyor. Sanki ülkenin yakın tarihi yokmuş gibi. Sanki herkes hafızasını dün kaybetmiş gibi. Sanki aynı oyunu yüzüncü kez izlemiyormuşuz gibi.

İnsanı delirten şey de bu zaten. Sadece kötü şeyler olması değil sorun daha önce dediğim gibi. Kötü şeylerin bu kadar kötü yazılmış bir senaryoyla, bu kadar kaba bir ciddiyet içinde, bu kadar utanmadan oynanması. Bir de bizden buna “normal siyaset” gibi bakmamızın beklenmesi. Daha da kötüsü, bu beklentinin iktidarın dilini ödünç alan her yerden gelmesi. Zihnine karşı bir kuşatma. Tam bir psikolojik harekat.

Baskı insanı öfkelendirir. Hukuksuzluk insanı isyan ettirir. Ama bullshit başka bir şey yapıyor. İnsanın gerçeklik duygusunu yoruyor. Çünkü sürekli aynı şeyi yaşıyoruz. Gördüğümüz şeyin adını koymak istiyoruz, hemen önümüze başka bir isim atılıyor. Bu operasyon diyorsun, hukuk süreci diyorlar. Bu siyasi tasfiye diyorsun, yolsuzlukla mücadele diyorlar. Bu muhalefeti dizayn etme diyorsun, parti içi demokrasi diyorlar. Bu işbirlikçilik diyorsun, devlet sorumluluğu diyorlar. Bu medya linci diyorsun, milletin haber alma hakkı diyorlar. Bir noktadan sonra insan psikolojik bir taciz ve işkenceyle yaşamak zorunda kalıyor. Küresel radikal sağın koçbaşlarından Steve Bannon’ın insanların beynini mikserlemek için “alanı boka bula” (flood the zone with shit) felsefesine benziyor.

Bari dümdüz propaganda olsa. Propaganda en azından insanları bir şeye inandırmak ister. Burada çoğu zaman inandırmak bile gerekmiyor. İnanmıyorlar ki zaten. İnanmasan da bu sahnenin içinde yaşayacaksın diyorlar. Yalan olduğunu bilsen de bu yalanın kurallarına göre konuşacaksın. Saçma olduğunu görsen de bu saçmalığı ciddiye alıyormuş gibi davranacaksın. Gözünün önündeki haksızlığı görsen de önce sana uzatılan dosyayı, ifadeyi, iddiayı, televizyon tartışmasını, resmi açıklamayı konuşacaksın. Önce onların kurduğu gündemi ciddiye alacak, sonra ancak kendi gördüğünü söylemeye çalışacaksın.

Bence bu klasik yalandan daha ağır bir şey. Çünkü insanın gördüğü şeye inanma hakkını da elinden alıyor. Psikolojik işkence işte dediğim gibi. Sana sürekli diyor ki, hayır, gördüğün şey o değil. Onun adı bu. Sonra sen itiraz ettiğinde de sorun sende gibi davranıyor. Çok öfkelisin. Çok taraflısın. Çok komplocusun. Çok radikalsin. Çok abartıyorsun. Yanlışlıkla akıl hastanesine konulmuş da ben deli değilim diye kıvranan bir insana “deli olmasan burada olur musun?” demek gibi bir şey. Bütün ülkeye aynı şeyi yapıyorlar. Herkesi kendi aklıyla kavga eder hale getirmeye çalışıyorlar.

Bir ülkede ana muhalefetin içine açıkça müdahale edilirken, seçilmiş belediye başkanları ve potansiyel cumhurbaşkanı adayları hapislerde süründürülürken, ana muhalefetin parti liderliği mahkeme kararlarıyla tasfiye edilirken, iktidarın bunu “koltuk kavgası” diye anlatması zaten başlı başına grotesk bir şey. Ama grotesk olan sadece bu da değil. Daha grotesk olan, bunun ciddi ciddi siyaset diye tedavüle sokulması. Ekranlarda, gazetelerde, açıklamalarda, panellerde, sosyal medyada aynı hikayenin tekrar edilmesi. Herkesin bildiği bağlamın silinmesi. Sanki olan şey, iktidarın uzun süredir uyguladığı bir stratejinin parçası değil de, muhalefetin kendi küçük hesaplarıymış gibi anlatılması. Ve bundan sıkılınmaması. Düzinelerce insanın hiç rol bozmadan görünür oldukları her an bu saçmalığı özveriyle sürdürmeleri. Yalnızca iktidar trolleri tarafından değil, kendini yorumcu, gazeteci, stratejist, parti aklı veya muhalif kanaat önderi diye sunan insanlar tarafından da aynı boşluğun yeniden üretilmesi. Bazen gerçekten insan hayret ediyor. Bu kadar yılmadan salağa yatmak, bu kadar uzun süre karakter bozmadan aynı rolde kalmak neredeyse ayrı bir performans disiplini gerektiriyor çünkü. Buraya harcadıkları enerjiyle ülke kalkınırdı.

Bullshit zaten sadece bir yalan olarak görülmemeli, çünkü bir iktidar tekniği aslında günün sonunda. Çünkü bu anlatı insanları tamamen ikna etme derdinde bile değil aslında, gündemi işgal ettiği için çalışıyor. Herkesin zihnini dağıtıyor. Asıl meseleyi parçalıyor ve mikserliyor. İnsanları ayrıntıların içine çekiyor. Dosyada şu var mı, bu ifade ne demiş, kurultayda kim kime oy vermiş, hangi belediyede kim ne almış, hangi danışman kiminle görüşmüş. Her saçma sapan ayrıntı asıl sahneyi gizleyen bir duman perdesi. Ve bu duman perdesini sadece iktidar üretmiyor. Ona malzeme taşıyan, onun kavramlarıyla konuşan, onun açtığı tartışmayı “makul” hale getiren herkes de üretiyor.

Asıl sahne ise oldukça açık. İktidar, karşısında gerçek bir siyasal alternatif oluşmasını istemiyor. Özellikle de seçim kazanabilen, büyükşehirleri yönetebilen, Erdoğan sonrasına dair bir ihtimal yaratabilen, toplumun farklı kesimlerini bir araya getirebilen bir muhalefet istemiyor. Bunu engellemek için bir yandan polisi, yargıyı ve medyayı, bir yandan da muhalefetin kendi içindeki zaafları, kişisel hırsları, eski hesaplaşmaları, kırgınlıkları ve işbirliğine açık damarları kullanıyor. Sonra da bu tabloyu “muhalefetin koltuk kavgası” diye anlatıyor. Bu anlatıya içeriden eşlik edenler de, farkında olarak veya olmayarak, aynı tasarımın parçası haline geliyor.

Bu gerçekten çok aşağılayıcı. Çünkü burada muhalefete olduğu kadar topluma da hakaret var. Yurttaşa diyorlar ki, senin gördüğünün önemi yok. Senin hafızanın önemi yok. Senin oyunun, iradenin, sezginin, aklının önemi yok. Biz bu sahneye ne ad verirsek adı odur. Biz krizi üretiriz, sonra krizi yorumlarız. Biz rakibi sıkıştırırız, sonra onun sıkışmış haline güleriz. Biz siyasal alanı kirletiriz, sonra herkesi kirli ilan ederiz. Biz yangını çıkarırız, sonra dumanı ahlak dersi vermek için kullanırız. Biz sahneyi kurarız, sonra sahnenin figüranlarını da buluruz.

Bunu anlatmayı önemli buluyorum, çünkü bu düzenin en güçlü taraflarından biri kendini normalleştirmesi. Çok uzun süre aynı saçmalığa maruz kalınca insanın sinir uçları uyuşuyor. İlk duyduğunda çıldıracağı şeyleri bir süre sonra “zaten böyle” diye karşılamaya başlıyor. Yeni bir operasyon oluyor, yeni bir dava açılıyor, yeni bir kayyım atanıyor, yeni bir medya operasyonu başlıyor, yeni bir yalan ortaya atılıyor. İnsan öfkeleniyor ama aynı anda yoruluyor da. O yorgunluk da iktidarın en büyük müttefiklerinden biri.

Sonra toplumda başka bir ruh hali daha yayılıyor bir yandan. Hepsi aynı abi, siyaset zaten kirli, kim bilir ne yaptılar, bunlardan da bir şey olmaz, zaten herkes koltuk peşinde lafları ardı ardına sıralanıyor. Bu cümlelerin hepsi bu vasatlıkla söylendiği sürece pekiştiriyor statükoyu. Çünkü bullshit’in amacı hakikate duyulan güveni dağıtmak olduğu kadar demoralizasyon da yaratmak. Veya apati, nasıl adlandırmak isterseniz öyle adlandırın. İstedikleri insanların adalet duygusunu, öfkesini, ayırt etme yeteneğini, “bu doğru değil” deme refleksini aşındırmak, yılgın bir toplum yaratmak. Bu yüzden aynı sahte ciddiyetin her kanaldan, her masadan, her açıklamadan yeniden üretilmesi tesadüf değil.

Bu yüzden bugünkü Türkiye’de yalanın en etkili hali insanları inandıran yalanlardan ziyade herkesi bıktıran yalanlar. Herkesin bildiği ama sürekli tekrar edildiği, ama konuşulması engellenemediği için gündemi kaplayan yalanlar. Her seferinde yeniden çürütmek zorunda kaldığın ama çürüttükçe seni kendi içine çeken yalanlar.

Böyle bir düzende insanın en basit hakikat cümleleri bile direnç haline gelir. Bu bir operasyon. Bu bir siyasi tasfiye. Bu bir dizayn çabası. Bu işbirlikçiliktir. Bu hukuk değildir. Bu normal değildir. Bu koltuk kavgası değildir. Bu ülkenin ana muhalefetinin, belediyelerinin, seçmen iradesinin, siyasal alternatif üretme kapasitesinin hedef alınmasıdır. Ve bunu perdeleyen her “makul” açıklama, her sahte denge cümlesi, her salağa yatma performansı da bu saldırının parçasıdır.

Bunları söylemek fazla basit görünebilir. Ama belki de bugün en zor şey basit olanı korumak. Çünkü bullshit tam da basit olanı, apaçık olanı bulandırıyor. Gözümüzün önündeki şeyi karmaşıklaştırıyor. Her açık gerçeğin üzerine dosya, yorum, iddia, tartışma, karşı iddia, panel, manşet, komplo, ahlak dersi yığıyor. Sonunda insan en açık cümleyi bile kurarken yoruluyor.

O yüzden bu yazının derdi biraz da yorulmadan gerçeğin adını koymaya bir çağrı yapmak.

Türkiye’de yaşadığımız şey otoriterlik olarak adlandırılırsa basit kalır. Otoriterliğin içine yerleşmiş devasa bir bullshit düzeni var. Haysiyet kırıcı bir saçmalık rejimi. Herkesin gördüğü şeyi inkar eden, herkesin bildiği yalanı devlet ciddiyetiyle tekrar eden, herkesi bu yalanın içinde yaşamaya zorlayan bir sahne. Bu sahnede iktidar, rakipleriyle birlikte toplumun gerçeklik duygusunu da eziyor. İnsanlara saçmalığı ciddiye almalarını dayatıyor. Yani boyun eğmeni istiyor. Biraz klişe olacak ama gerçekten 2+2=5 demeni istiyor.

Belki de bu yüzden bu kadar rahatsız edici. Çünkü insan kaybetmekten bu kadar korkmayabilir. Aptal yerine konmaktan, gördüğü şeyin inkar edilmesinden, onurunun bu kadar açıkça çiğnenmesinden rahatsız oluyor ama. Bir ülkenin kendi yurttaşlarına sürekli “senin aklın yok, hafızan yok, gördüğün şeyin adı bizim söylediğimiz şeydir” demesi başlı başına bir şiddet biçimi. En azından bir açık düşman bekliyor karşısında, her gün yılmadan milleti gaslight etme enerjisini bulan bir sinsiler ordusu yerine. Çünkü açık düşmanla kavga edersin. Ama sana gülümseyerek, ciddi ciddi, “aslında olan bu değil” diyen bu kalabalık performans insanın aklını kemiriyor.

Buna karşı ilk yapılacak şey belki çok büyük bir şey bile değildir. Belki de sadece bu sahnenin adını doğru koymaya devam etmek gerekiyor. Bullshit’e bullshit demek. Saçmalığa saçmalık demek. Operasyona operasyon demek. İşbirlikçiliğe işbirlikçilik demek. Gaslight’a gaslight demek. Kendi ürettiği krizi başkasının suçu gibi pazarlayan iktidar dilini reddetmek. Ve bu dili iktidar adına yeniden üretenlere, hangi sıfatla konuşurlarsa konuşsunlar, hak ettikleri adı vermek.

Çünkü kelimeleri kaybedersek geriye çok az şey kalacak. İktidar zaten kurumları, medyayı, yargıyı, kamusal alanı büyük ölçüde kendi sahnesine çevirmiş durumda. En azından gördüğümüz şeye kendi adını verme hakkını bırakmamak gerekiyor.

Bugün mesele biraz da bu. Sadece siyaseti savunmak değil. Kendi aklımızı, hafızamızı, haysiyetimizi savunmak. Bize her gün gerçek diye sunulan bu kötü yazılmış, kaba, utanmaz, grotesk şovu reddetmek. “Hayır, bu anlattığınız şey gerçek değil. Sizin kurduğunuz bir sahne. Biz o sahneyi görüyoruz” diyebilmek.

Belki de en başa buradan dönmek lazım. Erdoğan “rakiplerimiz koltuk kavgasında” derken sadece muhalefete saldırmıyor. Bize de bir rol veriyor. Bizden bu sahneyi onun anlattığı yerden izlememizi istiyor. Onun koyduğu adlarla düşünmemizi, onun seçtiği kelimelerle tartışmamızı, onun ürettiği krizi onun istediği gibi anlamamızı bekliyor. Atadığı kayyıma ve yandaşlarına da aynı dili “muhalefet içinden” konuşturtturuyor. Bunu topyekün reddetmek gerekiyor.

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin