Written by 8:14 pm Editör, Editöryel, Gündem

Devlet Nedir? Bir Devlet Nasıl Güçlü Olur? – Ulaş Erdoğdu

“Devlet, siyasi pratiğin maskesinin ardında duran gerçeklik değildir. Devletin kendisi, siyasi pratiği olduğu gibi görmemizi engelleyen bir maskedir.” Philip Abrams, Notes on the Difficulty of Studying the State

Philip Abrams, 1977’de yazdığı Devleti İncelemenin Zorlukları adlı ünlü makalesine on yıllardır süren tartışmalara rağmen devletin tanımı konusunda net bir uzlaşma olmadığı tespitiyle başlar. Abrams’ın tespiti aradan 50 yıl geçmesine rağmen hâlâ geçerliliğini koruyor.  Ancak devletin tanımı konusundaki bu uzlaşı eksikliğine rağmen hem sosyal bilimlerde hem de gündelik siyaset yorumlarında devlet tabirine sık sık başvuruluyor. 

Antropolojiden ekonomiye, siyaset biliminden sosyolojiye kadar sosyal bilim teorilerinin büyük bölümü, sosyal olguları ve siyasal süreçleri açıklarken devletlerin yapısına, niteliğine, kapasitesine, kurumlarına, politika tercihlerine ve eylemlerine nedensel bir rol atfediyor. Devlet politikası, devletin bekası, devlet aklı, devlet geleneği, güçlü devlet, derin devlet, devletin tercihi, “nerede bu devlet?”… Türkiye siyaseti üzerine konuşurken devlete sık sık başvuruluyor. Seçimler, darbeler, güvenlik politikaları, dış politika hamleleri, yargı kararları ya da iktidar değişimleri “devlet böyle istedi”, “devlet aklı bunu gerektirdi”, “devlet geleneği buna izin vermez” gibi ifadelerle açıklanıyor ve meşrulaştırılıyor. Haksızlıklar, adaletsizlikler, altyapı eksiklikleri, doğal afetler gibi olumsuz durumlarda, “nerede bu devlet?” denilerek devletten bu olumsuzlukları çözmesi bekleniyor. 

Devletin tanımlanamaması ve devlete böylesine açıklayıcı bir rol atfedilmesi, bir eksiklikten ve yanlış anlaşılmadan çok, devletin doğasına ve çok boyutlu yapısına işaret ediyor. Devlet üzerine yazılan devasa külliyata bakınca şunu söylemek mümkün: Devlet hem somut kurum ve aktörlerdir (öğretmenler, polisler, doktorlar, devlet daireleri, mahkeme salonları) hem de bir tahayyül ve bir fikirdir. Toplumla devlet aynı şey değildir, ancak toplumu ve devleti birbirinden ayıran net sınırlar da yoktur. Devlet, hem iktidar ve güç sahiplerinin kendi çıkarları için kullandıkları bir araçtır hem de güçsüzlerin kendi çıkarlarını savunmak için kullanabilecekleri bir mücadele alanıdır. Devlet toplumu şekillendirebildiği gibi, toplum da devleti şekillendirebilir. Aynı şekilde, devletle hükümetler ve iktidar koalisyonları arasındaki çizgileri net bir biçimde çizmek zordur. Kısacası, devleti tanımlamak ve işlevlerini belirlemek bir hayli güçtür. 

Türkiye’de “güçlü devlet”, “devlet geleneği” tabirlerinin ve “nerede bu devlet” serzenişlerinin de sosyal bilimlerdeki karşılığı da devlet kapasitesi tabiridir. Yine hemen hemen bütün sosyal bilim alanlarında ekonomik ve insanî gelişme, eğitim seviyesi, suç oranları ve kamusal düzenin sağlanması, demokrasinin kalitesi gibi birçok önemli olgu devletin gücüyle açıklanır. Bu teorilerde birçok ülkenin yaşadığı sorunların önemli bir kısmı düşük devlet kapasitesiyle, yani devletin güçsüz olmasıyla açıklanır. 

Ancak tıpkı devletin tanımında olduğu devlet kapasitesinin ve güçlü bir devletin ne olduğu konusunda net bir uzlaşı yoktur. Çünkü bu kez devletin ne olduğu sorusunun yanı sıra “gücün” ve “kapasitenin” nasıl tanımlandığı soruları ortaya çıkar. İstediklerini kaba kuvvetle yaptırabilen bir devlet veya insan, bir anlamıyla güçlüdür, ancak bir başka açıdan da güçsüzdür. Çünkü kaba kuvvete başvurmak zorunda kalmış, istediklerini ikna ve propaganda yoluyla yerine getirememiştir. Benzer bir şekilde çok küçük bir ordusu olan bir devlet askeri anlamda güçsüz olabilir, ancak aynı devlet ülkenin her yerinde müthiş bir altyapı ve bürokratik ağ kurmuş, en ücra dağ köyüne bile yol, sağlık, eğitim hizmetlerini götürüyor olabilir. Bu anlamıyla güçlü bir devlettir. Bir başka ülkenin belki ne askeri gücü vardır ne de ülke sathına yayılmış bir bürokratik ağı. Ancak belki de devlet halkı harekete geçirebilecek kişilerle iyi ilişkiler içerisindedir ve toplumsal ağlara hâkimdir; halkın devlete ve bürokratlarına inancı ve güveni yüksektir. Dolayısıyla böyle bir devlet önemli anlarda bir çağrı yaparak halkı harekete geçirebilir. Bir başka devletin ise fiziksel ve maddi imkânları kısıtlıdır ama çok iyi eğitim almış, çalışkan bürokratları vardır. Bu bürokratlar kısıtlı imkânları en iyi şekilde kullanarak ülkenin kalkınmasına katkı sağlıyor olabilir. Güçlü bir devletin tek bir tezahürü yoktur. Devlet kapasitesinin hem fiziksel ve somut hem de soyut birçok boyutu vardır. Kısacası, güçlü devletten ne anlaşıldığı, devlet ve güç tanımlarıyla doğrudan bağlantılıdır. 

Sosyal bilimlerdeki bu kavramsal tartışmaları daha pratik siyasete uygularsak, şunu söylemek mümkündür: nasıl bir devlet istediğiniz ve güçlü devlet anlayışınız doğrudan sizin nasıl bir ülke hayal ettiğinizle bağlantılıdır. Ordusu güçsüz ama ülkesinin en ücra köşesine bile hizmet götürebilen de güçlü devlettir; güçlü bir ordusu olup devlet hizmetlerinin zayıf olduğu bir devlette de güçlüdür. Ne tarz bir güçlü devlet tercih edeceğiniz, sizin nasıl bir ülke ve toplumsal düzen hayal ettiğinizle bağlantılıdır. Yazının geri kalanında yukarıda özetlediğim bu noktalardan hareketle sosyal bilimlerde devlete ve devlet kapasitesine farklı yaklaşımları ele alıp güçlü devlet idealini tartışacağım.

Devlet Fikri ve İşlevleri

Abrams devletin çeşitli kurumlardan ve bu kurumlarda çalışan bürokratlardan oluştuğunu, dolayısıyla devleti incelerken bu farklı kurumlar ve bürokratlar arasındaki ilişkiyi incelemenin devleti anlamak için faydalı ve mantıklı bir yöntem olduğunu söyler. Ancak bu somut gerçekliğin ötesinde belki de daha önemlisi devlet fikridir. Abrams’a göre devlet fikri devlet kurumlarına ve aktörlere birlik, tutarlılık ve aşkınlık atfeden bir fikirdir. Başka bir deyişle, devlet hem polis, mahkeme, ordu, bürokrasi, okul, vergi dairesi gibi somut kurumlarda karşımıza çıkar hem de bütün bu dağınık kurum ve pratikleri sanki tek bir aklın, tek bir iradenin ve tek bir geleneğin ifadesiymiş gibi gösteren bir temsil üretir. 

Devlet tabirinin kullanımı devlete çoğunlukla adeta mistik bir güç atfeder. Devletin ne olduğu ve kim olduğunun tam olarak işaret edilemez, ancak devlet her neyse, kadir-i mutlak’tır ve kendi bekası için en iyisinin ne olduğuna karar verebilecek birikime ve akla sahiptir. Böylece devlet fikri, devleti somut kurumların, aktörlerin, çıkarların, çatışmaların ve karar süreçlerinin toplamı olmaktan çıkarıp kendi iradesi, hafızası ve yüksek aklı olan bütüncül bir özneye dönüştürür. 

Bu anlatıda devlet çoğu zaman siyasetin içinde değil, siyasetin üzerinde konumlandırılır. Hükümetler değişebilir, partiler iktidara gelip gidebilir, siyasal aktörler çatışabilir, kurumlar el değiştirebilir; ama bütün bu hareketliliğin ardında sanki değişmeyen, yekpare, tutarlı ve tarihsel sürekliliğe sahip bir “devlet aklı” varmış gibi konuşulur. Bu varsayım, siyasal kararların ve sorumlulukların üzerini örten güçlü bir açıklama biçimi üretir. 

Yine bir başka önemli nokta, devlete her siyasal kültürde ve sistemde farklı anlamlar yüklenmesidir. Örneğin, Amerikan siyaseti tartışılırken devlete çok daha az atıf yapılır, ancak devletin bekası ve devlet aklı söylemine çok benzer bir işlevi milli/ulusal güvenlik (national security) ve ulusal çıkar tabirleri görür. Bu anlatıda Amerika’nın ulusal çıkarları ve güvenliği bir ve tektir, siyaset üstüdür. Yakın zamanlarda Alman siyasetçilerin İsrail’e koşulsuz desteklerini meşrulaştırmak için kullandıkları ‘’tarihsel sorumluluk’’ tabiri de tam olarak aynı işlevi görür. Bu tabir adeta güncel siyaset ve karar alma mekanizmalarından bağımsız, Almanya devletinin ve toplumunun siyaset üzeri, sorgulanamaz, üst bir akıl ve ahlak duygusuyla geliştirdiği bir İsrail-Filistin politikası olduğu ima eder.

Abrams’a benzer düşünen sosyal bilimcilere göre devlet sadece bir kurumları bütünü olarak değil, soyut bir fikir ve söylem olarak gerçek ve somut etkileri olan, fikirleri ve siyaset algısını değiştirebilen ideolojik bir proje olarak incelenmesi gerekir. Bu fikrin farklı zaman ve mekanlarda farklı biçimleri, etkileri ve çeşitleri olacaktır. Tim Mitchell ise Abrams’tan belki bir adım daha ileri giderek sadece devlet fikrinin değil, devlet-toplum-iktidar-hükümet gibi ayrımları gerçekmiş gibi gösteren pratiklerin incelenmesi ve deşifre edilmesi gerektiğini işaret eder.

Bu düşüncelerden hareketle Türkiye’ye baktığımızda dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor. “Devlet aklı”, “devlet geleneği” ya da “devletin tercihi” gibi ifadelerin siyasal aktörleri, çıkarları ve sorumlulukları görünmez kılmasını eleştiren gazeteciler, siyasetçiler ve sosyal bilimciler dahi çoğu zaman “devlet” kavramına benzer biçimde başvuruyor; devleti hükümet, iktidar koalisyonu, güvenlik bürokrasisi ya da iktidar sahipleriyle eş anlamlı kullanıyor. Böylece eleştirdikleri söylemi farkında olmadan yeniden üretmiş oluyorlar.

Daha da ilginci, bu dilin yalnızca devlete tarihsel olarak olumlu anlamlar yükleyen CHP’li, Cumhuriyetçi ya da Atatürkçü çevrelerle sınırlı olmaması; devlete çok daha eleştirel yaklaşan DEM Parti ve Kürt hareketi çevreleriyle sosyalist solda da benzer biçimlerde görülmesidir. İdeolojik konumları birbirinden oldukça farklı olsa da bu çevreler, devleti yekpare, tutarlı, tarih boyunca sürekliliğini koruyan ve kendi iradesine sahip bir özne gibi tasvir eden ortak bir siyasal dile başvurabiliyor.

Bir kesim mevcut hükümeti, uzun zamandır var olduğu varsayılan devlet aklını ve devlet geleneğini yıkmakla eleştirirken[1]; diğer kesim, devletin Kürt hareketine ve sosyalist sola yönelik tarihsel olarak süreklilik gösteren bir politikaya sahip olduğu varsayımıyla hareket ediyor.[2] Bu ikinci anlatıda hükümetlerin değişen tercihleri, devlet kurumları arasındaki çatışmalar ve farklı siyasal aktörlerin çıkarları geri plana itiliyor; bunların yerine süreklilik taşıyan tek bir “devlet politikası” konuluyor. Böylece “devletin bir Kürt politikası olduğu” ve mevcut müzakere sürecinin de siyasal aktörlerin değişen çıkarlarından ziyade devletin kalıcı çıkarları doğrultusunda yürütüldüğü ileri sürülüyor. 

Her iki yaklaşım da farklı siyasal sonuçlara ulaşsa bile devlete benzer bir bütünlük ve süreklilik atfediyor. Bu nedenle yalnızca devlet söylemini kullanan iktidar sahiplerini değil, bu söylemi eleştirirken farkında olmadan yeniden üreten muhalif aktörleri de incelemek gerekir. Belki Türkiye’de muhalefetin asıl ihtiyacı, eleştirdiği siyasal düzeni kendi dili, kavramları ve analiz biçimleri içinde nasıl yeniden üretildiğini sorgulamaktır. 

Elbette bu, bürokrasinin kurumsal kapasitesinin ve hükümetlerden görece bağımsız hareket edebilme imkanının aşındığını ya da farklı hükümetlerin Kürt meselesinde benzer politikalara yöneldiğini inkar etmek anlamına gelmez. Asıl mesele, bu tür süreklilikleri devlet aklına, devlet zihniyetine veya devlet geleneğine başvurmadan nasıl açıklayabileceğimizdir. Kurumsal çıkarlar, bürokratik alışkanlıklar, güvenlikçi düşünme biçimleri, hukuki ve idari miraslar, aktörler arasındaki güç ilişkileri ve değişen iktidar koalisyonları gibi daha somut mekanizmalar üzerinden konuşmak mümkündür. Böyle bir dil, hem süreklilikleri görmemizi sağlar hem de devleti kendi iradesine sahip, yekpare ve tarih dışı bir özneye dönüştürmekten kaçınır.

Devlete Diğer Bakışlar

Yukarıda bahsettiğim Abrams ve Mitchell ekolü, benim kendi araştırmalarımda daha sık kullandığım yaklaşımlardan görece uzak, özellikle antropolojide ve eleştirel sosyal bilimlerde yaygın olan ve Matthias vom Hau’nun kültürelci yaklaşım adını verdiği geleneğin içinde değerlendirilebilir. Vom Hau, kültürelci yaklaşımın yanı sıra devlet teorilerini üç geniş gelenek altında daha toplar: sınıf-analitik yaklaşım, liberal yaklaşım ve neo-Weberci yaklaşım. Bu yaklaşımlar birbirini dışlayan yaklaşımlar değildir, birbirleriyle önemli benzerlikleri ve kesişimleri vardır. 

Sınıf-analitik yaklaşımın çıkış noktası, devletin toplumdaki ekonomik ilişkilerden ve sınıf mücadelelerinden bağımsız düşünülemeyeceğidir.  Bu geleneğin daha kaba yorumunda devlet, egemen sınıfların çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtı gibi ele alınır. Bu bakış açısından “devlet politikası” diye sunulan birçok kararın gerçekte hangi sınıfların ve ekonomik grupların çıkarlarını koruduğunu sormak gerekir.

Ancak sınıf-analitik yaklaşımın daha güncel ve daha incelikli yorumları, devleti egemen sınıfın elindeki edilgen bir araç olarak görmez. Sınıfsal güç mücadeleleri devlet kurumlarını da şekillendirir. Vergi sistemi, çalışma hukuku, sosyal güvenlik, eğitim, mülkiyet rejimi ve kamu hizmetleri gibi kurumlar ve kurallar farklı sınıflar arası mücadeleler sonucu ortaya çıkmıştır. Ve yine aynı mücadeleler sonucu değişebilir. Bu nedenle devletin her kararı doğrudan ve otomatik biçimde egemen sınıfın çıkarlarına hizmet etmek zorunda değildir. Devlet aynı zamanda toplumsal mücadelelerin yürütüldüğü ve bu mücadelelerin sonuçlarının kurumsallaştığı bir alandır.  Fakat bu alan tarafsız değildir. Devletin kurumları ve işleyişi bazı taleplere, aktörlere ve stratejilere diğerlerinden daha açıktır. Büyük sermaye gruplarının karar alıcılara ulaşma imkânlarıyla, tek bir işçinin veya yoksul bir yurttaşın imkânları aynı değildir. Kısacası devlet bir mücadele alanıdır ancak egemen sınıfların çok daha güçlü ve avantajlı olduğu bir mücadele alanıdır.

Bu yaklaşım Türkiye’nin içinden geçtiği çalkantılı sürece uygulandığında sorulması gereken temel soru şudur: Devlet kurumları bugün hangi sınıfların ve toplumsal kesimlerin çıkarlarını savunmaktadır? Sermaye sahiplerini bir bütün olarak mı, yoksa belirli sermaye gruplarını mı korumaktadır? Ücretli ve yevmiyeli kesimlerden ciddi destek alan iktidar, ekonomik krizle birlikte eriyen toplumsal tabanını dengelemek için devletin kurumsal yapısını nasıl dönüştürmekte; yükselen ekonomik ve siyasal talepleri hangi sosyal, ideolojik ve zorlayıcı araçlarla pasifize etmektedir? Sınıf-analitik yaklaşım, devletin tercih olarak sunulan politikaların arkasındaki sınıfsal ittifakları, çatışmaları ve çıkarları görünür kılmayı amaçlar.[3]

Liberal yaklaşım, devleti sınıf ilişkilerinin kurumsal yoğunlaşmasından ziyade, farklı bireylerin ve grupların stratejik etkileşimde bulunduğu bir alan olarak görür. Bu yaklaşıma göre devlet siyasal ve toplumsal aktörlerin tercihleri, pazarlıkları ve çatışmaları sonucunda şekillenir. Bu yaklaşımda şirketler, seçmenler, siyasi partiler, çıkar grupları, sendikalar, bürokratlar, toplumsal hareketler ve yöneticiler belirli amaçlara sahip aktörlerdir. Bu aktörler devlet kurumlarını etkilemeye, kendi çıkarlarını korumaya ve başkalarının davranışlarını yönlendirmeye çalışır. 

Sınıf-analitik yaklaşımla liberal yaklaşım birbirlerine bu noktada benzerler, ikisi de devleti toplumdan bütünüyle bağımsız bir güç olarak görmez. Ancak sınıf-analitik yaklaşım ekonomik yapılar ve sınıf çatışmaları üzerinde dururken, liberal yaklaşım daha geniş bir aktör çeşitliliğine ve bu aktörlerin stratejik tercihlerine odaklanır. Bu aktörlerin davranışlarını ve ittifakların oluşumunu sadece sınıfsal çıkarlar belirlemez. Farklı toplumsal fay hatları da farklı ittifakların kurulmasında ve devlet kurumlarının şekillenmesinde, rol oynar.

Türkiye’de “devlet aklı” ve “devletin bekası” söylemlerinin kullanımına ve farklı kesimlere yönelik yargı operasyonları karşısında alınan pozisyonlara bu açıdan bakıldığında, farklı siyasal ve ekonomik aktörler arasında yeni bir ittifakın oluştuğu ileri sürülebilir. Farklı siyasal geleneklerden gelen ve geçmişte temel fay hatlarının karşıt taraflarında yer alan aktörler, iktidar ilişkileri ve devlet tasavvurları etrafında ortaklaşmış görünüyor. Bu ortaklaşma, bazı siyasal ve ekonomik elitlerin devlet aygıtı içinde güç, ayrıcalık ve pozisyon elde ettiği yeni bir tür otoriter güç paylaşımı düzeni yaratıyor olabilir. Türkiye siyasetinin geleceğini ve devlet kurumlarının alacağı biçimi de büyük ölçüde bu yeni koalisyonun içindeki çatışmalar ile ona karşı oluşacak ittifaklar arasındaki güç mücadelesi belirleyecektir.

Neo-Weberci yaklaşım, devleti sınıf ilişkilerinin bir yoğunlaşması veya aktörlerin mücadele ettiği bir arena olmanın ötesinde, kendine özgü kuralları, kaynakları, personeli ve amaçları bulunan bir örgütler bütünü olarak ele alır. Bu yaklaşımda devlet; bürokrasi, ordu, polis, mahkemeler, vergi idaresi gibi kurumlardan meydana gelir. Neo-Weberci yaklaşımın sınıf-analitik ve liberal yaklaşımlardan en belirgin farkı, devletin en azından belirli koşullar altında toplumsal aktörlerden özerk hareket edebileceğini kabul etmesidir. Bürokratların, devlet yöneticilerinin ve devlet kurumlarının kendi çıkarları, dünya görüşleri, kurumsal alışkanlıkları ve hedefleri olabilir. Devlet her zaman toplumdaki en güçlü sınıfın veya çıkar grubunun istediğini yapan bir aygıt değildir. Bazen güçlü toplumsal gruplara rağmen karar alabilir, bazen de kendi kurumsal çıkarlarını korumak için hükümetlerin veya ekonomik aktörlerin tercihlerine direnebilir.

Bu yaklaşım açısından sorulması gereken en önemli soru Türkiye’de devlet kurumları içinde kendi görev tanımını, mesleki normlarını ve kurumsal önceliklerini siyasal iktidardan görece bağımsız biçimde savunabilen bir bürokrasinin ne ölçüde varlığını koruduğudur. Ancak böyle bir özerkliği işaret eden pek bir emare bulunmamaktır.

Özetlemek gerekirse Türkiye’de “devlet aklı” ifadesine bu farklı açılardan bakılabilir. Sınıf-analitik yaklaşım, devlet aklı olarak sunulan kararların hangi sınıfsal ve ekonomik çıkarları koruduğunu sorar. Liberal yaklaşım, bu kararların hangi aktörler arasındaki stratejik mücadele ve pazarlık sonucunda ortaya çıktığını inceler. Neo-Weberci yaklaşım, devlet içindeki hangi kurumların karar aldığını, bu kurumların ne ölçüde özerk olduğunu ve kararlarını uygulayacak kapasiteye sahip olup olmadığını araştırır. Kültürelci yaklaşım ise bütün bu farklı aktörleri ve süreçleri tek bir tarihsel iradenin parçalarıymış gibi gösteren “devlet aklı” fikrinin nasıl ve hangi pratiklerle üretildiğine odaklanır.

Güçlü Devlet, Evet ama Nasıl?

Yukarıda belirttiğim gibi güçlü devletin tek bir tanımı yoktur. Güçlü devletten ne anladığımız, yalnızca sosyal bilimlerdeki kavramsal tartışmalarla değil, nasıl bir siyasal ve toplumsal düzende yaşamak istediğimizle de doğrudan bağlantılıdır. Türkiye’deki mevcut söylemde “güçlü devlet” ve “güçlü Türkiye” büyük ölçüde savunma sanayisinin gelişmesiyle, ordunun ve güvenlik güçlerinin teknolojik kapasitesi ve operasyonel becerileriyle özdeşleştiriliyor. Türkiye’de güvenlik kurumlarının maddi ve teknolojik imkânlarının geçmişe kıyasla çok daha fazla olduğu açık. Ancak ne güvenlik kurumlarının ne de diğer devlet kurumlarının maddi olanakları, devlet kapasitesinin yegane ölçüsüdür.

Ordu ve polis devletin temel kurumlarındandır; fakat sağlık, eğitim, maliye, altyapı, istatistik ve adalet kurumları da devletin çok önemli parçalarıdır. Bu kurumların sahip olduğu bütçe ve teknoloji kadar, Weber’in bize hatırlattığı üzere çalışanlarının eğitimi, profesyonelliği, iş yapma becerisi, kurallara bağlılığı ve  birlikte hareket etme becerileri de önemlidir. En gelişmiş teknolojilere sahip bir kurum, bu imkanları kullanabilecek nitelikli personele sahip değilse başarısız olabilir. Daha sınırlı kaynaklara sahip fakat iyi eğitimli ve liyakatli kadrolardan oluşan bir kurum ise daha etkili çalışabilir.

 Bu açıdan bakıldığı zaman Türkiye’deki devlet kapasitesinin güçlenmesinin önünde ciddi engeller bulunduğu hatta devletin güçsüzleştiği iddia edilebilir. Zaten tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de en eğitimli ve yetenekli kişiler devlet kurumları yerine özel sektörde çalışmayı yıllardır tercih ediyor. Ancak daha yakın zamanlarda hızlanan bir trendle ülkenin en iyi lise ve üniversitelerden mezunların çoğu yurtdışına gidiyor, kamuya alımlarda adaletsizlikler yapıldığını düşünen yüzlerce genç kamu kurumlarının açtığı sınavlara dahi girmiyor. Dolayısıyla kamuya alımlarda adaletsizlik yaşandığına ve siyasal sadakatin mesleki yeterliliğin önüne geçtiğine dair yaygın inanç, devletin insan kaynağını ve kurumsal kapasitesini aşındırmaktadır.

Devlet kapasitesinin belki de daha önemli bir başka boyutu, devlet ile toplum arasındaki ilişki ve yurttaşların zihnindeki devlet fikridir. İnsanlar devlet kurumlarıyla yalnızca korktukları veya bundan çıkar sağladıkları için iş birliği yapmazlar. Vergi öder, polisle iş birliği yapar veya sağlık kurumlarının uyarılarına uyarlar; çünkü bu kurumları belirli ölçüde meşru ve güvenilir görürler. Bu güvenin temelinde de devletin, bütün eksikliklerine rağmen, yurttaşlara görece eşit davrandığı ve yalnızca belirli bir kesimin değil herkesin devleti olduğu inancı bulunur. 

Bu inanç aşındığında devletin vergi ve bilgi toplama, doğal afetlerde veya acil durumlarda toplumu harekete geçirme ve yani yurttaşları düşük maliyetle ve sözle ikna etme kapasitesi de zayıflar. İkna ve güvenin yerini giderek daha fazla zor ve denetim almak zorunda kalır. Türkiye’de siyasetin yargı ve güvenlik kurumları üzerinden şekillenmesinin, toplumun önemli bir kesiminin devlet kurumlarına duyduğu güveni ve zihnindeki tarafsız devlet imgesini sarstığını iddia etmek yanlış olmaz. Bu inancın yıkılması, maddi imkanların eksikliğinden çok daha tehlikelidir çünkü yıkılan bir güveni ve inancı tamir etmek, maddi kaynak yaratmaktan çok daha uzun vadeli bir iştir. Bu anlamıyla son yıllarda Türkiye’nin devlet kapasitesinin ciddi oranda aşındığını iddia edebiliriz.

Türkiye’de farklı bir siyasal düzen hayal edenlerin de nasıl bir devlet istediklerini daha ayrıntılı biçimde düşünmesi gerekir. Aşınan tarafsız ve güvenilir devlet algısı nasıl yeniden kurulacaktır? Kamu kaynakları savunma ve güvenlik kapasitesine mi, yoksa eğitim, sağlık ve altyapıya mı yönlendirilecektir? Devlet hangi kurumlarda daha fazla personel istihdam edecek, hangi alanlarda daha yüksek ücretler ödeyecektir? Farklı sınıflar ve sermaye grupları arasındaki çatışmaları düzenlemek için nasıl bir kurumsal yapı kurulacaktır? Bu soruların tek ve nesnel cevapları yoktur ancak farklı bir düzen hayal edenlerin ikna edici bir güçlü devlet anlayışı geliştirmesi ve bunu söylemsel arka planını kurması zorunludur. 

Kısacası ne devletin ne de güçlü devletin tek bir tanımı vardır. Devlet ve devlet kapasitesi hakkındaki kavramsal tercihler, yalnızca sosyal bilim araştırmalarında neye odaklandığımızı değil, siyasal bir proje olarak nasıl bir devlet mimarisi ve siyasal düzen kurmak istediğimize de ışık tutabilir. 

Devlet ve Devlet Kapasitesine Dair Okuma Önerileri:

Abrams, Philip. 1977. “Notes on the Difficulty of Studying the State (1977).” Journal of Historical Sociology 1 (1): 58–89. https://doi.org/10.1111/j.1467-6443.1988.tb00004.x

Berwick, Elissa, and Fotini Christia. 2018. “State Capacity Redux: Integrating Classical and Experimental Contributions to an Enduring Debate.” Annual Review of Political Science 21 (1): 71–91. https://doi.org/10.1146/annurev-polisci-072215-012907

Cingolani, Luciana. 2013. “The State of State Capacity: A Review of Concepts, Evidence and Measures.”

Evans, Peter B., Dietrich Rueschemeyer, Theda Skocpol, Social Science Research Council (U.S.), Joint Committee on Latin American Studies, and Joint Committee on Western Europe, eds. 1985. Bringing the State Back In. Cambridge [Cambridgeshire] ; New York: Cambridge University Press.

Giraudy, Agustina. 2012. “CONCEPTUALIZING STATE STRENGTH: MOVING BEYOND STRONG AND WEAK STATES.” Revista de Ciencia Política (Santiago) 32 (3): 599–611. https://doi.org/10.4067/S0718-090X2012000300005

Hanson, Jonathan K., and Rachel Sigman. 2021. “Leviathan’s Latent Dimensions: Measuring State Capacity for Comparative Political Research.” The Journal of Politics 83 (4): 1495–1510. https://doi.org/10.1086/715066.

Jessop, Bob. 2001. “Bringing the State Back In (Yet Again): Reviews, Revisions, Rejections, and Redirections.” International Review of Sociology 11 (2): 149–73. https://doi.org/10.1080/713674035.

Lindvall, Johannes, and Jan Teorell. 2016. “State Capacity as Power: A Conceptual Framework.” In . https://api.semanticscholar.org/CorpusID:156742689.

Mann, Michael. 1984. “The Autonomous Power of the State : Its Origins, Mechanisms and Results.” European Journal of Sociology / Archives Européennes de Sociologie / Europäisches Archiv Für Soziologie 25 (2): 185–213.

Marx, Karl. 1978. “The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte.” In The Marx-Engels Reader, edited by Robert C. Tucker, Karl Marx, and Friedrich Engels, 2d ed. New York: Norton

Migdal, Joel S. 1988. Strong Societies and Weak States: State-Society Relations and State Capabilities in the Third World. Princeton, N.J: Princeton University Press.

Mitchell, Timothy. 1991. “The Limits of the State: Beyond Statist Approaches and Their Critics.” American Political Science Review 85 (1): 77–96. https://doi.org/10.2307/1962879.

Soifer, Hillel. 2008. “State Infrastructural Power: Approaches to Conceptualization and Measurement.” Studies in Comparative International Development 43 (3–4): 231–51. https://doi.org/10.1007/s12116-008-9028-6.

Soifer, Hillel, and Matthias Vom Hau. 2008. “Unpacking the Strength of the State: The Utility of State Infrastructural Power.” Studies in Comparative International Development 43 (3–4): 219–30. https://doi.org/10.1007/s12116-008-9030-z.

Suryanarayan, Pavithra. 2024. “Endogenous State Capacity.” Annual Review of Political Science 27 (1): annurev-polisci-061621-084709. https://doi.org/10.1146/annurev-polisci-061621-084709.

Vom Hau, Matthias. 2015. “State Theory.” In The Oxford Handbook of Transformations of the State, edited by Stephan Leibfried, Evelyne Huber, Matthew Lange, Jonah D. Levy, and John D. Stephens. Oxford University Press


[1] Örneğin yakın zamanda, Emekli Tümamiral, CHP’nin Milli Savuma Politikalarından sorumlu genel başkan yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, askeri bir konuda AKP İlçe Başkanı’nın açıklama yapmasını: 103 yıllık cumhuriyet,       1000 yıllık devlet aklını daha fazla yerle yeksan etmeyin diye eleştirdi. https://x.com/YankiBagcioglu/status/2065342325065216025?s=20

[2] Kürt Hareketi’nden siyasetçilerin ve Abdullah Öcalan’ın hemen hemen her açıklaması ve yazısında bu söylemi görmek mümkün.

[3] Ümit Akçay bu yazısında benzer bir perspektiften bir okuma sunuyor. https://www.evrensel.net/yazi/99409/devlet-akli-iktidar-blokunun-neresine-duser

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin