Bir aile büyüğümüzün Bosna Savaşı sırasında yaşanan katliamları protesto etmek için yazdığı bir mektup geçti elime: Zaman içinde sararmış, kareli bir kağıt; kağıda ince tükenmez kalemle yazılmış, sık sık eksik kalan, uzadıkları ve çoğunlukla öfkeyle yazıldıkları için olsa gerek dağılan, zaman zaman çöken, üstü karalanmış cümleler; cümlelerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine, binlerce insan ölürken kılını kıpırdatmayan dünya ülkelerinin çifte standardına, küresel müesses nizama karşı sitem ve öfke. Mektubun, o dönemin Birleşmiş Milletler’ine bir şekilde gönderilmiş esas mektubun taslağı olduğu söyleniyor; dönemden kasıt, büyük olasılıkla 1995 dolayları.
Yazan, 60’lı yaşlarında bir kadın; Anadolu’da, zeytincilikle geçinen küçük bir yer, belki köyden bir parmak üstü, bir kasabada yaşıyor. Mektup göndermekle yetinilmemiş; katliamların durması için mektubun peşinden Kur’an okutulmuş, dualar edilmiş ve aile hafızasına kaydedildiği kadarıyla tüm bunların ardından gerçekten de ateşkes gelmiş.
Bize de bu insani duygunun, hiç görülmemiş topraklardaki hiç tanışılmamış insanların acısına duyulan merhametin mirası, her adı geçtiğinde “Bak, böyle ilgili, vicdanlı bir insandı” dememizi sağlayan hatırası kalmış.
Türkiye’nin etrafında bir ateş çemberinin sürekli olarak yandığını işitmeye, orada hangi ülkelerin tutuştuğunu izlemeye alıştık: Bu çemberin ateşinden yüz binlerce, belki de milyonlarca insan Anadolu’ya göçe zorlanmalarının acısı, uğradıkları şiddetin izleri, yurtsuz kalmanın dehşetiyle birlikte bir kül gibi yağmıştır. Bu iktidarın icadı – zaten icat da var olan şeylerin yeniden düzenlenmesi sonuçta – bir söylemden ibaret değil: Soy ağacında bir dalı savaş yüzünden kırılmamış, kurumamış kaç kişi bulabiliriz ki?
Tüm bu ateş çemberi tarihçesi içinde, Bosna’da 1992-1995 arasında yaşanan ve mektuba konu olan savaşı ayrı kılan önemli bir fark var: Daha önceki katliam, göç, sürgün, savaş tanıklıkları gibi dilden dile aktarılmadan, düzenleyici kuruluşların yokluğunda hiçbir “filtreye” takılmadan “kanlı canlı” izlendi.
“Ecdad yadigarı” denen ve 80 yıl önce haritalarda toprağımız gösterilen bir bölge – ve insanlar – söz konusu olduğunda; savaşın geçtiği yerlerden bazılarının adı Tuzla ya da Foça’yken, ekranda yıkılan minareler varken dehşet daha da büyümüş, öfke daha da keskinleşmiş, acı daha da yakıcı olmuş olmalı.
Bosna Savaşı, bu yüzden, Türkiye’deki post-kolonyal anlatıların, özellikle de İslamcılığın post-kolonyal anlatısının kilit taşıdır.
İslamcı hareketin savaş sırasında Boşnaklara – hem insani hem de askeri – yardım göndermek için örgütlenirken yaptıkları idman da 2002 sonrasındaki dernek, vakıf, STK örgütlenmeleri için önemli bir ısınma sürecidir: İslamcı hareket, ilk kez veya çok etkili biçimde olmasa dahi, devletin haricinde de hareket edebildiğini bu örgütlenme çalışmalarıyla gösterir. Örneğin Bosna’ya giden Türk ve Kürt mücahitler, Türkiye’deki İslamcı hareketlerin hâlen iftihar vesilesidir; “Bosna’daki ilk Türk şehidi” Selami Yurdan – Ağrı, Patnos doğumlu olduğu için Kürt mü yoksa Türk mü olduğuna zaman zaman karar verilemiyor (!) – bugün de bir kahraman olarak hatırlanıyor ve yüceltiliyor.
İslamcı hareket, böylece, Bosna Savaşı’nda tüm post-kolonyal tezlerine bir temel buldu; bu temeli de iktidara geldikten sonra pekiştirdi. Savaş, bir bütün olarak, Batı düzeninin bir kez daha çöküşünü teyit etmişti; BM’nin işlevsizliğine dair konuşmak isteyen herkesin ilk referansına dönüştürülmüştü.
Batılı “sözde” değerlerin Bosna’da öldüğünü söylemeyen; Bosna’ya kurtarılması mümkün iken Batı’nın yerli iş birlikçilerinin – “Türkiye’yi sınırlarına hapsetmek isteyenler, gönül coğrafyasına bigane kalanlar” vb. – duyarsızlığı, eski Türkiye’ye has bir içe kapalılık yüzünden göz göre göre kaybedilmiş bir mevzi gözüyle bakmayan; dünya düzeninin ne kadar “yalan dolan” olduğunu Bosna’da keşfetmeyen; “medeni ülkelere” “Maskenizi burada düşürdünüz, sizi iki yüzlüler” demeyen bir İslamcı eleştiri bulmak zordur, belki de imkansızdır. Bosna’dan ve yakın bölgeden başlayarak tüm dünyadaki adaletsizlikleri giderecek gücü haiz olduklarını anlatmak için Alija İzzetbegoviç’in yazdığı söylenen bir başka – uydurma olan – mektuptan da sıkça bahsedilir; bizleri kurtarıcı olarak bekleyen mazlum beldelerin haritası yapılırken ilk duraklar arasında Bosna’ya mutlaka yer verilir.
Doğrusu, bu eleştiriyi esastan yanlışlayacak durumda olmadığımızı düşünüyorum: “Avrupa’nın orta yerinde” olduğu söylenerek coğrafi açıdan “medeni dünyaya” ne kadar yakın olduğu haklı olarak vurgulanan bir ülkede, Saraybosna Kuşatması sırasında, para ödeyerek insanları keskin nişancı tüfekleriyle “avlayanların” varlığı yakın zaman önce ortaya çıkartıldı.
Savaşın büyük bir yazılı-görsel arşivi var: Esir kamplarında kaburgaları sayılan tutsakları, gözleri bağlanarak yol kenarlarında kurşuna dizilenleri, yakılan kasabaları, sokakta yürürken keskin nişancı kurşunuyla ölen çocukları izleyince öfkeden başka bir şey hissetmek zor; bu da girişte sözünü ettiğim mektubu yazdıran his.
Mektubun sahibi, Adriyatik Denizi’ndeki gemiler aracılığıyla – dönemin Yugoslavya’sına – uygulanan ambargonun Boşnakları nasıl takatsiz bıraktığından söz eder; bu sözde ambargoyu uygulayanlara kahreder. Ben bunu ve mektupta yazılan şeyleri, bazen kelimesi kelimesine, on yıllardır, özellikle her 11 Temmuz geldiğinde, yani savaşın soykırıma dönüştüğü nokta sayılan Srebrenica Katliamı’nın anma törenlerinde işitiyorum. Mektubun sahibinin dikkatli olduğu bariz; belli ki savaşa ilişkin haberleri çok yakından takip etmiş.
Onun dikkati, yıllar sonra, iktidarın elinde bir anlatıya dönüştü. Söz ne zaman bu savaşa gelse, Türkiye’nin eski Türkiye olmadığı söylenirken, ikinci bir Bosna’ya asla izin verilmeyeceği de söylenirdi; Türkiye varken kimse Boşnaklara dokunamayacaktı, onlara ambargo uygulayamayacaktı, yan gözle bakmaya bile cesaret edemeyecekti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Boşnaklara – ve Hırvatlara – yönelik etnik temizlik üzerine kurulan Sırp Cumhuriyeti’nin başkanı Milorad Dodik’i resmi törenle karşıladığında ve Sırbistan’la ticari anlaşmalar imzaladığında, İslamcıların reel politik dedikleri ünlü tevil kaldıracı, kendi post-kolonyalizm tezlerine karşı kullanılsın diye sahneye çıktı.
Aynı kaldıracı Gazze için de kullanmaya çalıştıklarında, tezlerinin ortadan ikiye yarıldığını, daha doğrusu kendi içlerinde açık biçimde iki farklı dünya tasavvuruna sahip olduklarını gördüler. Bir zamanların en büyük Üçüncü Dünyacılarının, anti-emperyalistlerinin, müstekbirlere karşı mustazafların safını tutanların “ticaret” isimli kapatıcı boyayı her çatışmaya sürme alışkanlığı edindiği ortaya çıktı.
2024 seçimlerinde AKP’ye gitmeyen ya da AKP’den kopan oyların ne kadarının bu boyadan tiksinenlere ait olduğunu istatistik uzmanları açıklayacaktır, ama bence sayıları bir hayli fazladır.
Burada niyetim, “Bakın, AKP bunu demişti, şimdi bunu diyor” nevinden basit bir ad hominem yapmak değil, çünkü bunun bir faydası yok.
AKP’nin – aslında herhangi bir partinin – bize çelişkili görünen sözleri, kendi tabanı açısından anlamlı çünkü taban(lar)ı yekpare bir yapıda değil: Bir kısmında Millî Görüş’ten mülhem Üçüncü Dünyacılık geçerli iken, bir kısmında artık “seviye atlama” iştahı had safhaya ulaşmış halde. Son İran Savaşı, bu ayrışmanın ne kadar ileri bir düzeye geldiğini; İran’ın kahrolmasını, yeterince hırpalanarak kıvama gelmesini, marine edilmesini dileyen; “Yiyin birbirinizi” diyerek hem elini ovuşturan hem de çatal bıçağını hazırlayan bir başka “İslamcılığın” ortaya çıktığını gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan sonunda bu çevrelere karşı bir açıklama yapmak, “Sünnilik, Şiilik diye bir dinin olmadığını” vurgulamak ve kurulmak istenen sofraya oturmaya heveslenenleri ikaz etmek zorunda kaldı.
Yıllarca “her türden” emperyalizme meydan okumakla övünenler içinde bazıları, bugün “Biz neden emperyalist değiliz?” sorusunu daha yüksek sesle soramıyorsa, sebebi Türkiye’de – solun da beslediği – Üçüncü Dünyacı nehrin henüz tamamen kurumamış olması.
Suların çekildiği yerde ise İslamcılığın post-kolonyalizmi de karaya oturuyor: Her türlü çatışmayı bir pazar yerinin toplanması için fırsat bilenler, emperyalizmin beşinci kolunu kendileri dışında herkeste bulabilir ve gemiden atılması çağrısında bulunabilir. Post-kolonyal eleştiri, bu yüzden, tek bir hareketin tekeline bırakılmayacak kadar hassas ve önemli.
İslamcılığın belirli bir bölümü, post-kolonyalizmden neo-kolonyalizme geçmek istiyorsa ve toplumun bazı kesimlerini bunun önünde engel olarak görüyorsa, söz konusu kesimlerin tarihin verdiği görevden kaçtıklarını söylüyorsa, orada post-kolonyalizm bir terbiye aracına dönüşüp eleştirel niteliğini kaybetmiş demektir.
Bu terbiye aracı, kolaylıkla, Batılı emperyalistlerin ülkedeki işbirlikçileri, özentileri, taklitçileri olduğu iddia edilen bir kitleye vurmakta kullanılabilir: Tanzimat edebiyatının Frenk mukallidi, yanlış Batılılaşmış, özünü yitirmiş, maddiyatı maneviyata tercih eden, züppe, alafranga tiplerine – örneğin Araba Sevdası’ndaki Bihruz Bey’e – dayanan analizlerin modası bir türlü geçmiyor. Üzerinde “seküler” yazan bir torbayla gezenler, bu torbaya kendilerince “Batıcı” dedikleri kimseleri, yani Bihruz Bey’in 21’inci yüzyıldaki torunlarını, doldurup bu kimselerin kimliksiz kaldığından, bu topraklara yabancılaştığından şikâyetçi. Bu insanlar yerli ve milli değiller; yerlilerle uyumlu hale getirilmesi, milli kimliklerine cila atılması gerekiyor.
Bana baktığında özüne sırt çeviren, böylece ihanetlerin en büyüğünü sergileyen bir araba sevdalısı görenler, alafrangalığın merkezini eleştirmekten çok beni tahakküm altına almak ve bu sırada kendi araba sevdasına karşılık bulmak – belki bir araba bayiliği almak – istiyorlarsa aynı yolu yürüyemeyiz.
Post-kolonyal eleştiri, kimi zaman, Batı saldırısına uğramış ya da uğramakta olan bir ülkede ve toplumda, bu saldırıya yeterince karşı koymak bir yana, bu saldırı sırasında iyi ihtimalle teslim olmuş ya da yaralanmış, kötü ihtimalle de destek veren birilerini görüyorsa, işbirlikçiler aramaya yatkın hale gelir. Batı’ya karşı direnirken içimizdeki Batılıları/Batılılaşanları/kimliğini kaybedenleri/yerli ve milli olmayanları da “kurtarmak” ya da “hizaya getirmek” gerekebilir. Necip Fazıl Kısakürek, ünlü İdeolocya Örgüsü’nde Büyük Doğu’nun medeniyet tasavvurunu paylaşmayanlara, bir hastaya gösterilen şefkatle yaklaşılmasını salık verir mesela. Gösterilen ister şefkat ister hiddet olsun, bu bakış açısıyla Büyük Doğucu olmayanlar hastadır.
Fakat bir yandan da önümüzde, televizyonda gördüğü katliama karşı sessiz kalmak yerine BM’ye bir mektupla hitap etme mesuliyeti duyabilen insanların haklı tepkileri; dünyada çoğunlukla Batı adına konuşanların, kendilerini o dünyaya ait gösterme iddiasındaki ülkelerin/devletlerin uyguladığı şiddet ve ona karşı – Batı’da dahi – her yerde örgütlenen bir itiraz var. Postkolonyal eleştiriye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Bu tepkiyi ve eleştiriyi paylaşmak ve yaygınlaştırmak, ilerici hareketlerin en büyük sorumluluklarından birisi.
Gazze söz konusu olduğunda bu sorumluluk büyük ölçüde başarıyla yerine getirildi ve hâlâ yerine getiriliyor. Örneğin hepimizin yüzünü ağartan Pedro Sánchez yönetimi, bir matematik sorusu çözer gibi “Ne yapalım, oluyor böyle şeyler” demekten fazlasını vaat etmeyen — ve nedense hep büyük şiddet gösterilerini, kıyımları meşrulaştırmaya yarar bu — meymenetsiz reel politik kelimesinin ötesinde de bir şeyler yapılabileceğini, yapılması gerektiğini gösteriyor.
Gösterilen yalnızca ülkeler arasındaki diplomaside reel politiğe mahkum olmadığımız değil, ülke içinde de bir reel politik hesabını yapmadan da yaşanabileceği, yaşanması gerektiği; bu da ilerici hareketler için daha uzun sürecek yeni bir mücadele demek: Birtakım hakların ve değerlerin sürekli olarak tırnak işareti içine alınarak hafifletilmesine, itibarsızlaştırılmasına alıştırılan dünyada ve ülkemizde, bu hakları ve değerleri o tırnak işareti içindeki havasız ortamdan çıkartmak ilerici hareketlerin birincil sorumluluğu.
Post-kolonyalizm dışta dünyaya adalet dağıtırken içte kimliklerin eşit biçimde var olmasının reddi olarak sunuldukça, kendi kendini hükümsüz kılar: Toplumların ve kültürlerin birbiri üzerinde tahakküm kurmasına karşı çıkıp kendi toplumlarını egemen-egemen olmayanlar olarak sınıflandıranlar, toplumun içinde kendi adaletsiz dünya sistemlerini yaratır. BM’nin garantörlüğü dünyadaki çatışmalar karşısında ne kadar caydırıcıysa, böyle bir düzende egemen olanların ve egemen olmayanların aynı toplumun parçası olduğunu söylemek de o kadar anlamlıdır.
Post-kolonyal eleştiri de bu doğrultuda ilerici hareketin kaleminden yeniden ve sürekli olarak yazılmalı; bunun için de Türkiye özelinde, hâlihazırda ana akım post-kolonyal eleştiri olarak nitelenebilecek söylemin sınırları ve çelişkileri sürekli vurgulanmalı.
Bu vurgu yapılırken, gündem yorgunluğu tehlikesine, örneğin “Gazze’den bana/bize ne?” diyerek küsmeye, sınıfın uslu çiçeklerine dönüşmekten kaçınmalı: Bugün Türkiye’nin hakim post-kolonyal eleştirisini sahiplenenler, dünyayla sadece kendilerinin ilgilendiğini, dert sahibi olduklarını iddia ederek bir duyarlılık yarışında bitiş çizgisini çoktan geçtiklerini iddia etmekte; böylece dünyadaki adaletsizlikler üzerine sadece kendilerinin konuşma hakkına/tekeline sahip olduklarını ileri sürmektedir. (Bu hak iddiasının çok trajikomik bir örneği, yılbaşında herkes kafayı çekerken (!) Osmanlı haritası üzerine tefekküre dalacağını ilan etmiş tarihçi Yavuz Bahadıroğlu’ydu.)
İlerici hareketler veya kendisini ilerici olarak tanımlayanlar, bir yandan her zaman kendi kendini geçersiz kılan, bir yandan da dünyada – ve kendi ülkesinde – eşitler arasında kurulacak ilişkileri değil de sadece hâkim olanların isminin değişeceği bir tahakküm sistemi hayal edenlere karşı, bu hakkı/tekeli kırmak zorunda. Türkiye örneğinde ve CHP özelinde, Bosna konusunda Deniz Baykal’ın savaşın en şiddetli döneminde cepheye giderek Boşnaklara moral vermesini hatırlatmak ve vurgulamak mütevazı ancak iyi bir başlangıç. En iyi temsilcisini İsmail Cem’de bulmuş; Türkiye’nin kültür, tarih, nüfus, siyaset ve ekonomi açısından bağlarının bulunduğu coğrafyalara bir yayılım alanı ya da paraya tahvil edilecek yatırım fırsatı gözüyle bakmayan bir dış politika ve onun temelindeki dünya tasavvurunu yeniden çalışmak gerek.
Birbiriyle çatışması kaçınılmaz olan kültürel cephelere veya bunun alternatifi olarak kendi kültür dünyamızın içine kapanmaya muhtaç bulunmadığımızı da görmek ve göstermek zorundayız.
Sokağa çıktığımızda ve dünyaya baktığımızda ezel-ebed mücadele edilecek düşmanlar, rolü asla değişmeyen iyiler ve kötüler, uzak durmanın suç sayılacağı (!) kavgalar; bunlara karşı tek çarenin de kapımızı tekrar tekrar kilitleyen bir endişe duygusu ve nihilist bir bencillik olduğunu kabul edemeyiz.
Post-kolonyalizm de pek çok kavram ve değer gibi, dünyadaki bu reel politika çılgınlığının elinden kurtarılmalı.
Diğer Yazılar:
Biz Nasıl Barışacağız? – İlker Aytürk
Paternalizm, Pragmatizm ve Büyük Kopuş: Kürt Siyaseti – Burak Yıldırım
Kamusal Haklardan Güvencesiz Emek Rejimine: “Joker Eleman”a Dönüştürülen Gençlik – Av. Sevgi Kılıç
Post-Kolonyal Eleştiri İktidarın Otoriterleşme Projesine Nasıl Eklemlendi? – Kemal Büyükyüksel