Bu makale, Kürt hareketinin demokratik potansiyelini hala değerli bulan ancak bugünkü stratejik yönelimini yıkıcı gören birinin perspektifinden yazılmıştır. Bu duygu ve fikri baştan belirtmek zorunda kalmamın kendisi, makalenin yazılma sebebidir.
Türkiye’nin siyasi hafızası, on yıllardır devam eden “Kürt Meselesi”nde yeni ve belki de en dramatik kırılmalarından birine şahitlik ediyor. HTŞ kontrolündeki Suriye Geçiş Hükümeti ile YPG kontrolündeki SDG arasındaki kırılgan ateşkes hala kırılgan ve yüksek hacimli çatışmaların başlama ihtimali uzakta değil. Ankara’da ise Bahçeli’nin Öcalan çıkışıyla başlayan “yenilenmiş süreç”, taraflara artık stratejik kazanımlar da vaat etmiyor. Madalyonun öteki yüzünde telafisi güç bir erozyon yaşanıyor: Kürt hareketinin seküler-sol müttefikleriyle kurduğu tarihsel köprüler ne olduğu belli olmayan sözde kazanımlar uğruna birer birer yıkılıyor.
Bahçeli’nin Öcalan’ı meclise çağırma önerisinden bu yana DEM Parti yöneticilerinin söylem ve pratikleri, yıllardır bu harekete destek veren seküler muhalefet ve sol gruplar açısından geçmiş pratiklerin sorgulanmasına sebebiyet verdi. Selahattin Demirtaş’ın inşa ettiği sivil siyaset dili, PKK ile bağı sorgulansa bile seküler, demokrat ve sosyalist kesimler için bir “ortak yaşam” umudu vaat ediyordu. Ancak bugünkü DEM Parti yönetimi, yönünü tamamen iktidar bloğuna çevirmiş gözükürken, bu değişimi sorgulayan muhalifleri “statükoculuk” ile suçlayarak köprüleri yakma noktasına kadar geldi.
Seküler muhalefetin sürecin samimiyetine, şeffaflığına ve kazanımlarını sorgulayan haklı yorumlarına”Bahçeli’nin bile gerisindesiniz” şeklindeki üstenci ve hakarete varan dil ile cevap verilmesi, sadece bir strateji değişikliği değil, etik bir kopuşa sebep olabileceğe de benziyor. Kürt hareketi, bölgedeki en demokrat ve özgürlükçü müttefiki olan seküler muhalifleri kaybetme yoluna girmişken kendi iradesini de iktidara şartsız bir şekilde teslim etmiş olma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Yenilenmiş barış süreci ve paralelinde geçtiğimiz yıl HTŞ kontrolündeki Suriye Geçiş Hükümeti ile devam eden müzakereler, Kürt hareketi için “ne pahasına olursa olsun” yaklaşımının bir yansıması olmuştu. Bu kararı veren Kürt hareketinin elitleri, kendilerini uyaran sekülerleri, sosyal demokratları, sosyalistleri ve diğer ilericileri hakkaniyetle ve etikle bağdaşmayan bir üslupla karşıladılar. Şimdi ise verdikleri kararın sonuçlarıyla ilgili aynı gruplara hem çağrı hem de suçlama yöneltmeye devam ediyorlar. Bu nedenle siyasi elitler arası pazarlıklar bir gün sonuçlansa dahi, toplumlar arası güvenin yeniden inşası on yıllar sürecek bir enkazın altında kalabilir.
Diğer yandan Kürt siyasetinin bu noktaya gelmesinin en büyük sebeplerinden biri de paradoksal olarak kendisini “en büyük destekçi” olarak gören Türk liberalleridir. Bu kesimin geliştirdiği paternalist yaklaşım, Kürt hareketine adeta “cezai ehliyeti olmayan bir aile üyesi” muamelesi yapmaktadır. Bu paradigma; Kürt siyasetinin hatalarını görmezden gelmeyi, onları her türlü rasyonel eleştiriden muaf tutmayı ve eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmelerini engellemeyi bir “demokratlık” nişanesi saymaktadır. Kürt siyasetinin ortaya koyduğu çizginin hiçbir siyasi ya da toplumsal etki üretmediği iddiasında olan bu paradigma, hakikatle her defasında çarpışıp paramparça olsa da terk edilmiyor. Oysa bu korumacı kalkan, Kürt siyasi elitlerinin kendi hatalarıyla yüzleşmesini engelleyen bir “yankı odası” yaratarak, onları gerçeklikten koparma riskini ortaya çıkardı.
Kürt meselesi Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor ve çözümü tüm toplumsal kesimlerin yapıcı katkısını gerektiriyor. Ancak bu katkının sürdürülebilir olması için, Kürt siyasi hareketinin de kendi stratejik tercihlerinin ve söylemlerinin yarattığı sonuçlarla dürüst bir şekilde yüzleşmesi şart.
Kürt siyaseti, dünyadaki diğer ayrılıkçı hareketlerden ayrılan özgün bir çıkmazla maluldür. Genellikle bir etnik grup tek bir devlete karşı mücadele ederken komşularından destek alırken; Kürt meselesi, dört komşu devletin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) aynı anda karşısında konumlandığı bir “maksimalist talepler” bütünüdür. Ancak Türkiye özelinde bu çıkmaz, sadece dış politika ile ilgili değil, doğrudan demografik bir iç içe geçmişlik ile ilgilidir. Bugün Kürt nüfusunun ağırlık merkezi Diyarbakır’dan İstanbul’a, İzmir’e ve Mersin’e kaymıştır. Bu durum, “ayrılıkçı” her türlü senaryoyu reel-politik bir imkansızlığa hapseder:
- Kürtler bağımsızlık istiyorlarsa batı metropollerine entegre olmuş milyonlarca Kürt’ün akıbeti ne olacaktır?
- Siyasi bir bölünme senaryosunda Türk milliyetçiliğinin yöneleceği “homojenlik” talebi nasıl yönetilecektir?
Kürt siyasi elitlerinin üstüne düşünmediği bu iki soru aslında Kürtlerin siyasi tercihlerini derinden de etkilemektedir. Kürtler DEM ve Apoculuk çizgisinin kaybettiği alanları günlük yaşam pratiklerinde gözlemleyebilmektedirler. Suriye’de 10 yıldan uzun süre yönetilen bölgelerin akıbeti Kürtler için yüzlerini ne tarafa dönmeleri gerektiğine dair bir gösterge olmuştur. “Rojava Devrimi” retoriği tüm reklamına rağmen bırakın sosyalizmi, feodalizmi bile aşamamış ve birkaç aşiretin sırt dönmesi YPG’nin fiilen tasfiyesini mümkün kılmıştır. YPG’nin çekildiği bölgelerde yaşayan Arapların sevinç gösterileri DEM ve Apoculuk çizgisinin yönetme kabiliyeti hakkında çok net bir tablo ortaya koymuştur. Rojava ile belli ki toplum dönüşememiş ve bölüşüm sistemi değişememiştir. Ortada bir deneyimden bahsedebilecek kalıcı ve sürdürülebilir bir idari mekanizma gözlemlenmesi de zor.
Tüm uluslararası siyasi, ekonomik ve askeri desteğe rağmen bugün Rojava’da bir ay yetecek kadar un stoklamayı akıl bile edememiş siyasi bir gruba karşın Kürtlerin bir kısmının Türkiye içindeki diğer siyasi partilere yüzünü dönmesi olasıdır. Ancak esas kazançlı olacak taraf Barzani olacaktır; rüyasında bile göremeyeceği genişlikte bir nüfuz alanına erişecektir.
Bu satırları yazan biri olarak, Kürtlerin demokratik taleplerine verdiğim desteği hiçbir zaman pişmanlıkla hatırlamıyorum. Ancak bugünkü stratejik körlüğün, yalnızca Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin demokratik geleceğini tehdit ettiğini görmezden gelemem. Eleştiri, düşmanlık değil; dayanışmanın başka bir biçimidir.
Kürt siyaseti bu noktada kritik bir kavşakta duruyor. Ya kendi stratejik hatalarıyla hesaplaşarak; kendisine paternalist yaklaşan grupların koruma kalkanına sığınmayacak, demokratik muhalefet ile yeniden diyalog kuracak, ya da iktidarın şartlı merhametine mahkum olarak tarihsel misyonunu tüketerek siyaset sahnesinden silinecektir. Bu eleştiri, bir kopuşun değil, yeniden buluşma umudunun ifadesidir.



