John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ı George ve Lennie adında iki tarım işçisinin hikâyesini anlatır. Bu iki yoksul emekçi para biriktirip bir çiftlik satın alarak maruz kaldıkları yoksulluktan kurtulacaklarını ümit ederler. Hayalleri sadedir; kendilerine ait küçük bir toprak parçası, başkasının buyruğundan azade bir hayat ve kimseye hesap vermeden sürdürülecek mütevazı bir geçim. Lennie tavşanlara bakacak; George da artık başkalarının tarlasında ömür çürüten bir ırgat olmaktan çıkacaktır.
Bu hayalde kolektif bir hak arayışı yoktur; sisteme yönelmiş açık bir itiraz da yoktur. George ve Lennie, içinde bulundukları düzeni değiştirmeyi değil, o düzenin içinde kişisel bir çıkış yolu bulmayı düşlerler. Kurtuluş, Protestan ahlâkının telkin ettiği biçimde, tutumlu olmakla, dünyevî zevkleri ertelemekle, sabırla biriktirmekle mümkün görülür. İnsan yeterince çalışır, yeterince sabreder, yeterince “doğru yaşarsa” kurtuluş mukadderdir.
Aslında Steinbeck’in yaptığı, kapitalizmin yoksullara sunduğu vaadin edebî bir ifadesini kurmaktır: “Çalış, sabret, biriktir, doğru yatırımı yap ve kurtul.” Bu vaat, yoksulluğun yapısal nedenlerini görünmez kılar.[1] Toprak kimin elindedir, emek kimin için harcanır, yoksul niçin hep başkasının buyruğunda yaşar; bu sorular geri çekilir. Böylece yoksulluk politik bir mesele olmaktan çıkar, kişisel bir sınava dönüşür.
Kapitalizmin vicdan temizleme aygıtı olan “kişisel gelişim endüstrisinin” yaptığı da bundan farklı değildir. Zincir marketlerin kasa yanlarında satılan o süslü püslü kişisel gelişim kitaplarının en büyük numarası, toplumsal meseleleri bireysel arızalara çevirmesidir. “Konfor alanından çık”, “Kendinin en iyi versiyonu ol”, “Bahane üretme”, “Başarı seçimdir”, “Geç kalmadın; sadece herkesin zamanlaması farklı”… Ve benim favorim: “Maaşınızdan arta kalanı biriktirmeyin, biriktirdiğinizden arta kalanı harcayın.” Ne hikmetli bir vecize!
Sınıfsal ayrımların, miras yoluyla aktarılan ayrıcalıkların, eğitimdeki fırsat eşitsizliklerinin ve derinleşen gelir uçurumunun zinhar yer almadığı bu sloganların, bu aforizmaların hepsi kulağa motive edici gelir; insanın kendi hayatına müdahale etme arzusunu okşar. Fakat o tatlı okşamanın altında sert bir tokat vardır: “Başaramadıysan suçlusun; çünkü konfor alanından çıkmadın. Ay sonunu getiremediysen, kiranı ödeyemediysen yine suçlusun; zira dediklerimizi yapmadın. Biriktirdiğinden artanı harcamadın. Harcadığından artanı biriktirmeye çalıştın. Keşke paraya kıyıp online finansal okuryazarlık atölyemize katılsaydın!”
Beyaz yakalı âlemi ise bu “bireysel kurtuluş masalının” en gözde alıcısıdır. Americano içip kinoalı salata yediği, fırsat bulunca da yoga yaptığı için kendini işçi saymaz. Bundan ötürü kolektif hak aramayı da kendine yakıştıramaz. Sendika deyince yüzünü buruşturur; grev deyince “ama piyasa koşulları” der; mesai hakkı deyince “bizim sektör farklı” diye mırıldanır. Buna karşılık, ona sınıfını hatırlatmayan; bilakis sınıf atlama yanılsaması veren kişisel gelişim kitaplarına, kariyer podcastlerine, motivasyon konuşmalarına ve girişimci başarı hikâyelerine bayılır. Daha çok çalışacak, daha iyi torp… pardon, “network” kuracak, daha havalı sunum yapacak; belki bir gün o da “üst yönetim” katına çıkacaktır. Bir aksilik oldu da çıkamadı mı? George ve Lennie’nin çiftliği gider; beyaz yakalının karavan alıp koy koy gezerek “influencer’lık” yapma veya “bir gün her şeyi bırakıp Ege’ye yerleşme” hayalleri gelir.[2]
Şirketler de bu zaafı çok iyi bilir. Bu yüzden iş yerine “iş yeri” demezler. Bazen “aile” derler, bazen “yolculuk”, bazen “ekosistem”, bazen de “ütopya.” Ama netice değişmez. Eğer ki bir yerde -doğal afet, savaş vb. istisnai durumlar hariç- haftada 7 gün, günde 18 saat çalışılıyorsa, o yerin adı ne olursa olsun, yapılan şeyin adı “sömürü”dür; insan hayatının gaspıdır.
BİR YANILGININ ANATOMİSİ
Beyaz yakalının en büyük yanılgısı – ve belki de kendini işçi saymamasının temel nedeni – sahip olduğunu sandığı bireysel pazarlık gücüdür. Bu varsayıma göre beyaz yakalı, yüksek eğitimli, kalifiye ve “ikamesi zor” bir çalışan olduğu için işveren karşısında tek başına belirli bir güce sahiptir. Mavi yakalı ise daha kolay ikame edilebilir, daha düşük nitelikli ve bu nedenle ancak sendika, grev, toplu sözleşme gibi kolektif araçlarla pazarlık gücü kazanabilir. Fabrikaya, üretim bandına ve kitlesel sanayi emeğine dayalı dünyada mavi yakalı işçinin gücü büyük ölçüde kolektif örgütlenmeden; beyaz yakalının ayrıcalık hissi ise eğitiminden, uzmanlığından ve “yerinin kolay doldurulamayacağı” inancından beslenmiştir.
Taylorist tarzda üretkenliği artıranlar (mühendisler, yöneticiler, planlayıcılar) ile üretimi uygulayanlar (vasıfsız ya da yarı vasıflı işçiler) arasındaki ayrımın belirgin olduğu bu model, Keynesçi makroekonomik düzen, toplu sözleşme ağı, sosyal güvenlik sistemi ve kitlesel tüketim ile de belirli ölçüde dengeleniyordu. Bu nedenle Fordist dönem, en azından Batı kapitalizmi açısından, toplumsal ayrımların bütünüyle ortadan kalkmadığı fakat geniş orta sınıfların yukarı doğru hareket edebildiği bir “sıcak hava balonu toplumu” olarak düşünülebilirdi. Toplum hâlâ eşitsizdi; fakat balonun içinde yer alan geniş kesimler aynı anda ve birlikte yükselme duygusuna sahipti. Ne var ki, neoliberal dönemde bu model çözüldü. Neo-Taylorizme, finansallaşmaya, esnekleştirmeye ve prekarizasyona dayanan yeni emek rejimi, sıcak hava balonunun tam da orta sınıfın bulunduğu yerden patlamasına yol açtı. Ortaya çıkan şey artık genişleyen bir orta sınıf toplumu değil; üst kademedeki yöneticilerin ve sermaye sahiplerinin yukarı çıktığı, alt-orta sınıfların ve alt sınıfların ise aşağıya itildiği bir “kum saati toplumu”ydu.[3]
Dolayısıyla beyaz yakalının “ben tek başıma pazarlık gücüne sahibim” varsayımı neoliberal dönemde büyük ölçüde havada kalan bir faraziyeden ibarettir. Zira neoliberalizmle beraber Türkiye’de de çalışma biçimleri giderek esnekleşmiş, güvencesizleşmiş, yani “prekaryalaşmış”tır. Sabit mesaili, uzun dönemli, mekâna bağlı ve açıkça tanımlı işlerin yerini, kısa dönemli, görev tanımı belirsiz, sürekli performans ölçümüne açık ve birbirine benzeyen işler almaktadır. Dahası, diploma da artık eskisi gibi güvence sağlamamakta; vasfın kendisi piyasanın değişen talepleri karşısında sürekli yeniden tanımlanmaktadır.Bugün birçok beyaz yakalı, yüksek eğitimli olmasına rağmen kolayca ikame edilebilen, sürekli kendini güncellemesi beklenen, rekabet baskısı altında yaşayan ve işten çıkarılma tehdidini ensesinde hisseden ücretli emekçidir.[4]
***
Tam burada Doruk Madencilik işçilerinin yürüyüşü çok ibretlik bir yerde durmaktadır. Onlar kişisel gelişim seminerine gitmediler; “bolluk bilinci olumlaması” yapmadılar; fazla mesaiyi “gelişim fırsatı” diyerek kabullenmediler; patronun hayaline ortak olmadılar; “burası maden değil, ütopya” demediler. Sadece yürüdüler. Sırt sırta yürüdüler. Kendi haklarının peşine düştüler. Açlığa yattılar, dayak yediler, biber gazına boğuldular. Ve haklarını tek tek parlayarak değil, birlikte direnerek aldılar.
Madenci yürüyüşü, beyaz yakalıya şu yalın hakikatleri bir kez daha hatırlatır: Kimse ücretini “doğru mindset” sayesinde hayatına çekmez. Kimse emeğinin karşılığını daha iyi “pitch” ederek almaz. Gün gelir yanındakiyle omuz omuza olmak, “kişisel marka inşa etmekten” daha çok işe yarar. Dayanışma içinde olmak, grev çadırı “set etmek”, tek başına “parlak” olmaktan çok daha yüksek bir “impact” üretir.
Netice-i kelam, emeğini satıp bunun karşılığında maaş alıyorsan işçisin. İşten çıkarılma ihtimalin varsa, işçisin. Mesain uzadığında hayatından çalınıyorsa, işçisin. Maaş bordronda asgari geçim indirimi görmüşsen, işçisin. İşsizlik maaşı için İŞKUR’un yolunu tutuyorsan, işçisin. Kıdem ve ihbar tazminatı hesabı yapıyorsan, işçisin. Yol ve yemek ücreti ödeniyorsa, işçisin. E-devlet’ten sigortanın yatıp yatmadığını kontrol ediyorsan, işçisin. Sigortan asgari gösterildiğinde şikâyet etmek için SGK’ya gitmeyi düşünüyorsan, işçisin.
Giydiğin kıyafetler, içtiğin kahvenin çekirdeğinin memleketi, bilgisayarının ve telefonunun markası, konuşabildiğin yabancı diller, katıldığın şarap tadım kursları, sana verilen afili unvanlar, aldığın organik ürünler, abone olduğun dijital platformlar, CV’indeki sertifikalar, bitirdiğin okullar, LinkedIn’de yaptığın “bugün çok ilham verici bir yolculuğa çıktık” paylaşımları, bayram tatilinde Alaçatı’ya gidip sörf yapman bu gerçeği değiştirmez.
Ve eğer işçiysen, hakkın vardır. Hakkın varsa onu tek başına, motivasyon cümleleriyle değil; birlikte mücadeleyle, yan yana durarak, gerektiğinde yürüyerek, gerektiğinde direnerek söke söke alırsın.
[1] George ve Lennie’nin çiftlik hayali roman boyunca bir kurtuluş imkânı gibi görünse de gerçekleşmez; aksine bu hayalin imkânsızlığı, romanın trajik yapısını kuran temel unsurlardan biridir.
[2] Yasin Ilgaz Irmak, “Fareler ve İnsanlar: Gürkan ve Levent’in Ege’de Bir Köy Hayali,” Ayarsız, sy. 120, Şubat 2026, 40-41.
[3] Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan, “Cüppenin, Kılıcın ve Kalemin Mahcup Yoksulları: Yeni Kapitalizm, Yeni İşsizlik ve Beyaz Yakalılar,” içinde Boşuna mı Okuduk? Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği, ed. Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün, 6. bs. (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017), 20.
[4] İsmail Burak Malkoç ve Bennur Öztürk Yücel, “Hayaller ve Hayatlar: Alanları Dışında Çalışan Sosyoloji Mezunlarında Yabancılaşma ve Karakter Aşınması,” ASSOS İnsan ve Toplum Bilimlerinde Araştırmalar Dergisi 2, sy. 2 (2025): 3.
Editör Notu: Bu içerik dış kaynaktan alınmıştır. Yazıda yer alan değerlendirmeler ve görüşler yalnızca yazara aittir ve Progresif’in kurumsal görüşlerini temsil etmez.
Diğer Yazılar:
Post-Kolonyal Eleştiri İktidarın Otoriterleşme Projesine Nasıl Eklemlendi? – Kemal Büyükyüksel
Yeni Parti Neden Gerekli? Mutlak Butlan ve CHP’nin Üçüncü Açılışı – Doğan Güneş
Biz Nasıl Barışacağız? – İlker Aytürk
Kamusal Haklardan Güvencesiz Emek Rejimine: “Joker Eleman”a Dönüştürülen Gençlik – Av. Sevgi Kılıç