Written by 11:40 am Editör, Editöryel, Gündem

Siyaset Hakkında Konuşmayı Bırakın – Kemal Büyükyüksel

İnsanların fikri gerçekten nasıl değişir?

Türkiye’de siyaset üzerine konuşurken dönüp dolaşıp aynı sorulara geliyoruz. Muhalefet daha sert mi konuşmalı, daha sakin mi? Merkeze mi yaklaşmalı, sola mı açılmalı? Milliyetçilik konusunda hangi kelimeleri kullanmalı? Ekonomik sorunları nasıl anlatmalı? Erdoğan seçmenini hangi mesajla ikna edebilir? Yeni bir parti kurulacaksa kendisini nasıl tanımlamalı?

Bütün bu tartışmaların altında aynı varsayım bulunuyor. İnsanların önüne doğru bilgiyle, doğru kelimelerle ve doğru liderle çıkılırsa fikirlerinin değiştirebileceği düşünülüyor. Ekonominin kötü olduğu yeterince açık gösterilebilirse, doğru slogan bulunabilirse kilit açılacak.

Sarah Stein Lubrano’nun Don’t Talk About Politics: How to Change 21st-Century Minds (Siyaset Hakkında Konuşmayın: 21. Yüzyıl Zihinlerini Nasıl Değiştiririz) kitabı tam olarak bu varsayıma itiraz ediyor. Başlığı ilk bakışta siyasetten uzaklaşma çağrısı gibi görünse de söylediği bunun neredeyse tersi. Lubrano siyaseti salmanın aksine, siyaseti yalnızca konuşmaktan ibaret sanmayı bırakmamızı istiyor.

Kitabın temel iddiası şu. İnsanlar önce dünyayı eksiksiz biçimde anlayıp ardından bu anlayışa uygun siyasi tercihler geliştirmiyorlar. Belirli bir hayatın içine doğuyor, bazı insanlarla ilişki kuruyor, birtakım davranışları tekrar ediyor ve kendisini belli bir grubun parçası olarak görmeye başlıyorlar. Siyasi fikirler çoğu zaman bütün bunların ardından geliyor ve yaşanan hayatı anlamlandırıyor.

Süreç genelde fikirden davranışa doğru işlemiyor. Davranışlarımız, ilişkilerimiz ve içinde yaşadığımız kurumlar fikirlerimizi biçimlendiriyor. Bu Türkiye siyasetini ve muhalefetin önündeki yolu düşünmek açısından önemli bir başlangıç noktası.

İnsan neden fikrini değiştirmiyor?

Bir insanın siyasi tercihi zihninde duran, istenildiğinde çıkarılıp yerine yenisi konulabilecek bağımsız bir bilgi parçasından çok daha fazlasıdır. Oy verdiği parti, ailesiyle, arkadaşlarıyla, mahallesiyle, geçmişte yaptıklarıyla ve kendisi hakkında kurduğu hikayeyle bağlantılı olabilir.

Yıllardır belirli bir partiye oy veren biri, liderini savunmuş ve ekonomik sıkıntılara rağmen tercihini sürdürmüş olabilir. Ona “yıllardır yanılıyorsun” dediğinizde siyasi görüşünden de öte geçmiş kararlarını, çevresini ve kendisi hakkında kurduğu hikayeyi de sarsarsınız.

İnsan zihni böyle durumlarda yeni bilgiyi soğukkanlı bir hakem gibi değerlendirmiyor. Kendisini korumaya çalışıyor. Lubrano burada bilişsel uyumsuzluk, yani cognitive dissonance kavramından yararlanıyor. İnsan inançları, davranışları ve benlik algısı arasında ciddi bir çelişki yaşadığında rahatsızlık duyuyor. Bu rahatsızlığı davranışını değiştirerek azaltabilir. Fakat düşüncesini, yaptığı şeyi haklı çıkaracak biçimde yeniden düzenlemesi de mümkün. Hatta daha mümkün.

Trump seçmenleri üzerinden verilen örnek bu mekanizmayı iyi gösteriyor. Trump’ın mahkumiyetinden önce Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 17’si hüküm giymiş bir kişinin başkan olmasının kabul edilebilir olduğunu düşünürken, kararın ardından bu oran yüzde 58’e çıktı. Seçmen Trump’tan vazgeçmek yerine ilkesini değiştirdi. Aidiyet, yeni bilginin nasıl yorumlanacağını belirledi.

Bu mekanizma yalnızca Trump seçmenlerine özgü değil. Hepimiz kendi çevremizdeki yanlışları daha kolay mazur görüyor ve bir bilgiyi kabul ettiğimizde hayatımızda nelerin yerinden oynayacağını da hesaplıyoruz.

Türkiye’de uzun yıllardır iktidara oy veren insanların ekonomik durumu görmediğini söylemek bu yüzden yetersiz. Medya kontrolünün, propagandanın ve yanlış bilginin elbette büyük etkisi var. Yine de insanlar pazara gidiyor, faturalarını ödüyor ve maaşlarının eridiğini hissediyor. Asıl soru ekonomik sıkıntıyı fark edip etmediklerinden çok, ona hangi siyasi anlamı verdikleri.

Bir seçmen krizi iktidarın beceriksizliği, bir başkası dış güçlerin saldırısı veya bağımsızlığın bedeli olarak görebilir. Maddi gerçekliğe verilen anlamı kimlikler ve anlatılar belirliyor. Muhalefetin hatası da bazen seçmenin bilgi eksiği olduğunu varsaymakla başlayabiliyor. Oysa sorun enflasyon oranını bilmemesinden ziyade, muhalefetin açıklamasını kabul ettiğinde hangi aidiyetlerini sorgulamak zorunda kalacağı olabilir. Bu tabii ki değişimin imkansız olduğu anlamına gelmiyor. Ama birkaç etkileyici cümleden daha fazlasını gerektirdiğini gösteriyor.

Lubrano modern liberal siyasetin temel varsayımlarından olan, bütün düşünceler serbestçe dolaşırsa iyi fikirlerin kötüleri geride bırakacağı “fikirler pazarı” metaforuna da itiraz ediyor. Çünkü fikirler eşit koşullarda yarışmıyor. Bir düşüncenin ne kadar duyulacağını para, medya mülkiyeti, devlet gücü ve örgütlenme kapasitesi belirliyor. Devlet kaynaklarına sahip siyasi aktör ile küçük bir mahalle derneğinin elindeki tezgah aynı büyüklükte değil. Kadınların oy hakkı, işçi hakları veya ırk ayrımcılığının kaldırılması da birkaç başarılı münazaradan ziyade uzun mücadelelerin ve örgütlenmelerin sonucuydu.

Bunu “konuşmanın hiçbir önemi yok” şeklinde okumamak gerekir. Bir konuşma insanları harekete geçirebilir, bir haksızlığa isim koyabilir ve yaşananları kamusal hafızaya kaydedebilir. Özellikle muhalefetin medya alanının daraltıldığı, yöneticilerinin yargı yoluyla etkisizleştirildiği ve örgütsel varlığının tehdit edildiği bir ülkede konuşmak, meydanlarda görünmek ve hakikati kayda geçirmek başlı başına demokratik bir işlev taşır. Fakat konuşmanın bu işlevleri ile kararsız seçmeni birkaç cümle içinde ikna etme gücünü birbirine karıştırmamak gerekir. Bir insanın fikrini değiştirmek ile ona doğru bilgiyi söylemek arasında sandığımızdan daha uzun bir yol var.

Kitabın en güçlü bölümlerinden biri de “önce hareket et, sonra düşün” başlığını taşıyor. Lubrano insanlara düşünmeden davranmalarını önermiyor tabii ki. Davranış ile inanç arasındaki ilişkinin iki yönlü olduğunu söylüyor. Mesela bir insan sendikacı olduğu için greve katılabilir. Fakat greve katıldıkça kendisini işçi sınıfının parçası olarak görmeye de başlayabilir. İnsan yaptığı şeyden etkilenir ve davranışlarını anlamlandıran bir kimlik geliştirir.

Buradan siyasi örgütlenme açısından önemli bir sonuç çıkıyor. Bir insanı harekete dahil etmek için önce kapsamlı bir ideolojik dönüşüm geçirmesini beklemek gerekmeyebilir. Hatta gerekmemeli. Çünkü insanlar genelde siyasete küçük ve somut bir işin parçası olarak giriyor.

Lubrano bunlara gateway actions, yani geçit eylemleri adını veriyor. Bir dayanışma faaliyetine katılmak, kiracı toplantısına gelmek veya mahalle meclisinde küçük bir sorumluluk üstlenmek böyle eylemler olabilir. Bunlar insanı tek başına değiştirmiyor ama yeni ilişkiler kurmasını ve kendisini başkalarıyla birlikte bir şey yapabilen biri olarak görmesini sağlıyor.

Muhalefet siyaseti ise bazen süreci tersinden görme tuzağına düşebiliyor. İnsanlardan önce partinin temel görüşlerini ve lider kadrosunu beğenmeleri beklenebiliyor. Ve beğenmeleri için de sürekli çabalanılıyor. Ama bu yüksek giriş eşiği siyaseti zaten politikleşmiş gruplara bırakabiliyor. Halbuki insanlar bir sorunu çözmek veya küçük bir görev üstlenmek için gelebilir. Siyasi dönüşüm bu deneyimin ardından gerçekleşebilir.

Bunun için örgütün insanlara gerçek bir iş sunması gerekir. Yalnızca mitinge gelip kalabalık oluşturmalarını, sosyal medya paylaşımı yapmalarını veya seçim günü sandık beklemelerini isteyen yapı kalıcı aidiyet üretmekte zorlanır. Parti takipçisi liderin konuşmasını izler, alkışlar ve evine döner. Üye ise başkalarıyla birlikte bir şey kurar. Ki bu eylem açıkça politik olmak zorunda bile değil. Birlikte ortak bir faaliyet yürütmek, bir etkinlik yapmak da buna dahil. Hatta belki daha da önemli bu kısmı.

Ortak hayatın siyaseti

Liberal düşünce bize iyi düşünmenin bağımsız düşünmek olduğunu da öğretti. İnsan kendi önyargılarından kurtulacak, çevresinin etkisini aşacak ve aklını tek başına kullanacak. Lubrano bu birey tasvirine kuşkuyla yaklaşıyor. Çünkü insanlar dünyayı yalnızca kendi deneyimleri üzerinden öğrenmediği gibi, siyasete de çoğu zaman tek başlarına ve yalnızca fikirleri sayesinde girmiyor.

Arkadaşlarımız, iş arkadaşlarımız ve düzenli ilişki kurduğumuz insanlar, doğrudan yaşamadığımız hayatlara açılan pencereler. Bunun yanında bize yeni davranışların mümkün olduğunu da gösteriyorlar. Bir toplantıya katılmak, bir dayanışma faaliyetine destek vermek veya küçük bir sorumluluk üstlenmek, tek başına düşünüldüğünde insana uzak ve yorucu gelebilir. Aynı çağrı güvendiği bir arkadaşından geldiğinde ise daha mümkün hale gelir.

Nitekim Lubrano da insanların çoğu zaman önce kapsamlı bir siyasi programa ikna olup ardından harekete geçmediğine parmak basıyor. Bir arkadaşının çağrısıyla bir toplantıya gidiyor, orada bir iş üstleniyor, daha önce tanımadığı insanlarla ilişki kuruyor ve zamanla kendisini o ortaklığın parçası olarak görmeye başlıyor. Arkadaşlıklar bizi yalnızca bir münazarada fikirlerimizi değiştirerek dönüştürmüyor. Bizi yeni ilişkilere, davranışlara ve sorumluluklara taşıyor.

Bu açıdan da siyasi katılım bireysel bilinç veya güçlü bir mesaj ile çözülebilecek bir şeyden daha ötesi. İnsanların içeri girebileceği sosyal bağlara ve düşük eşikli katılım yollarına ihtiyaç var. Daha önce kendisini apolitik gören birine uzun bir ideolojik konuşma yapmak yerine, yapabileceği küçük ve anlamlı bir iş sunmak daha etkili olabilir. Bir mahalle toplantısına arkadaşını da getirmesini istemek, ortak bir yardım faaliyetine çağırmak veya düzenli bir çalışma içinde ona gerçek bir sorumluluk vermek siyaseti uzaktan izlenen bir şey olmaktan çıkarabilir.

Burada romantik olmamak gerekir. Irkçı, mezhepçi ve otoriter hareketler de güçlü arkadaşlıklar ve aidiyetler üretebilir. Bir sosyal bağın siyasi yönünü onun nasıl kurulduğu belirler. Eşitliğe mi dayanıyor, itaate mi? İnsanlara gerçek sorumluluk ve söz hakkı mı veriyor, onları yalnızca liderin iradesine mi bağlıyor? Örgütlenme kendiliğinden demokratik değildir. Demokratik örgütlenmenin ayrıca kurulması gerekir.

Lubrano’nun “toplumsal körelme”, yani social atrophy kavramına dikkat çekmesi de bu nedenle önemli. İnsanlar daha az yüz yüze görüşüyor ve düzenli ilişki kurma fırsatlarını kaybediyor. Bir toplantıya gitmek, yabancı insanlarla konuşmak veya ortak bir sorumluluk almak giderek daha zor hale geliyor. İnsanlar siyasete ilgisiz oldukları için sadece yalnız kalmıyorlar. Yalnızlaştıkça siyasete katılma kapasiteleri de zayıflıyor. Aşırı sağın başarısının bir kısmı da zaten atomize olmuş ve yabancılaşmış insanlara bir grup, bir görev ve bir anlam sunabilmesinden geliyor.

Demokrasi ise tanımadığımız insanlarla birlikte hareket edebilme, ortak kararlar alabilme ve birbirimize karşı sorumluluk hissedebilme kapasitesi gerektiriyor. Parklar, kütüphaneler, sendikalar, kooperatifler, mahalle dernekleri ve kafeler dahil insanların düzenli biçimde bir araya gelebildiği başka kurumlar bu kapasiteyi üreten sosyal altyapının parçaları. Son kırk veya elli yılda birçok ülkede kamusal alanların daralması, dışarı çıkmanın pahalılaşması, kütüphanelerin ve yeşil alanların azalması, güvencesiz çalışma ve konut krizinin insanları sürekli yer değiştirmeye zorlaması sosyal hayatı daha zor hale getirdi. Lubrano’ya göre demokrasiye gerekli ilişkileri üreten zemin de bu süreçte aşınıyor.

Türkiye’de de uzun çalışma saatleri, ekonomik sıkışma, düşük sendikalaşma ve kamusal alanlar üzerindeki baskı ortak hayatı gitgide daraltıyor. Bir kafeye gitmenin maliyeti bile çok yükselmiş halde. Siyasetle karşılaşılan temel yer telefon veya televizyon ekranı haline geliyor. Orada izliyor, beğeniyor, paylaşıyor ve öfkeleniyoruz. Fakat günün sonunda yeni bir insanla ilişki kurmamış, bir sorumluluk üstlenmemiş veya ortak bir sorunu çözmemiş olabiliyoruz.

İnsanlara daha demokratik ve dayanışmacı olmalarını söylemek bu nedenle yetmiyor. Onların bir şeylere dahil olabileceği, katkılarının sonuç verdiğini görebileceği ve başkalarıyla birlikte hareket etmeyi öğrenebileceği çevreler kurmak gerekiyor. Siyasi katılım çoğu zaman doğru fikrin tek başına keşfedilmesinden ziyade, birinin bizi çağırması ve bize orada gerçek bir yer açmasıyla başlıyor. Burada da en önemli görev siyasi partilere düşüyor.

Muhalefetin mesaj sorunu mu, hayat sorunu mu?

Türkiye’de muhalefet uzun süre eksiklerinin ciddi bir kısmını iletişim problemleri üzerinden tartıştı. Topluma yeterince iyi anlatamadığı, iktidarın yalanlarını çürütemediği, muhafazakar seçmenin kaygılarını gideremediği veya doğru siyasi dili bulamadığı söylendi. Bunlarda doğruluk payı olabilir. Fakat muhalefetin ve özellikle CHP’nin temel sorunlarından biri, insanlara ne söylediğinden önce onlarla nasıl bir ilişki kurduğu ve onları siyasetin içinde nasıl bir yere yerleştirdiği.

CHP geniş toplum kesimlerine açık, sıradan insanların kolayca girebildiği, sorumluluk alabildiği ve zaman içinde siyasi özne haline gelebildiği bir örgüt olamadı. Parti yapıları çoğu yerde birkaç yönetici, yerel eşraf, profesyonel siyasetçi ve uzun süredir içeride bulunan kadrolar etrafında kapandı. Dışarıdaki insanlardan çoğunlukla seçim zamanı oy vermeleri, mitinge gelmeleri veya sandığa sahip çıkmaları beklendi. Partinin gündelik hayatına, karar mekanizmalarına ve yerel çalışmalarına dahil olabilecekleri gerçek kanallar ise son derece sınırlı kaldı.

Mesele insanları daha yoğun biçimde partili faaliyetlere koşturmak da değil aslında. Sıradan bir vatandaştan afiş asmasını, parti toplantılarına katlanmasını veya kendisini baştan sona CHP kimliğiyle tanımlamasını istemek zaten çoğu zaman itici olabilir. Asıl sorun insanların düşük bir eşikten içeri girebileceği, başkalarıyla birlikte anlamlı bir iş yapabileceği, etkinliklere katılabileceği ve bir faaliyet üzerinden bir meseleye katkısının bir sonuç ürettiğini görebileceği alanlar kurmaktı.

Bir mahalledeki bakım sorununa çözüm aramak, öğrenciler için bir dayanışma ağı kurmak, kiracıları bir araya getirmek, bir parkın korunması için çalışmak, kültürel ve sosyal faaliyetler düzenlemek veya yerel bir kamusal mesele etrafında düzenli biçimde buluşmak doğrudan parti propagandası olarak görülmeyebilir. Fakat bu tür çalışmalar insanlara birlikte hareket etme deneyimi kazandırabilir, aralarında bağ kurabilir ve siyaseti uzaktan izlenen bir faaliyet olmaktan çıkarabilir. Muhalefet uzun süre böyle bir çevre inşa etmeyi, insanları içine almayı ve onların kendi siyasi kapasitelerini geliştirmesini asli görevi olarak görmedi.

Bunun yerine siyaset büyük ölçüde liderlerin konuşmalarına, seçim kampanyalarına, kamuoyu araştırmalarına ve doğru mesajın bulunmasına indirgendi. Yurttaşın rolü de kendisine sunulan seçenekleri değerlendiren seçmen olmaktı. Parti konuşacak, seçmen dinleyecek ve seçim günü karar verecekti. Seçim bittiğinde ise aynı insanlar bir sonraki kampanyaya kadar yeniden siyasetin dışına çıkacaktı.

Bu yaklaşım hem muhalefetin toplumu yeterince mobilize edememesine yol açtı hem de insanların siyasette özneleşmesini engelledi. Partiyle ilişki kurmak isteyen birine gerçek bir yer açılmadığında o kişi destekçi olabilir, seçmen olabilir, sosyal medyada savunucu olabilir ama başkalarıyla birlikte siyasi kapasite geliştiren bir yurttaşa dönüşemez. Kendisine ihtiyaç duyulmadığını, kararların zaten başka yerde alındığını ve yokluğunun hiçbir şeyi değiştirmediğini hisseder.

Muhalefetin 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde belediyeler üzerinden insanların gündelik hayatına temas edebilmesi bu bakımdan önemliydi. Kreşler, kent lokantaları, ulaşım destekleri ve başka kamusal hizmetler siyasi vaatleri deneyimlenen gerçekliklere dönüştürdü. Fakat yurttaşı yalnızca hizmet alan kişi olarak görmek de yeterli değil. İnsanlar karar süreçlerine katılmıyor, birbirleriyle ilişki kurmuyor, beraber bir şeyler yapmıyor ve kamusal işlerin oluşumunda sorumluluk almıyorsa bağ hala yukarıdan aşağıya kurulmuş olur. Hizmet ile katılımın, sosyal destek ile siyasal özneleşmenin birleşmesi gerekir.

Tabii bugün bütün bunları yalnızca daha iyi bir parti modeli üzerine sakin bir tartışma yürütüyormuşuz gibi ele alamayız. Türkiye, iktidar ile muhalefetin az çok eşit koşullarda yarıştığı olağan bir dönemden geçmiyor. Ana muhalefetin yöneticileri, belediyeleri ve kurumsal varlığı yargı müdahaleleriyle karşı karşıya. Siyasi rekabetin zemini aşınmış durumda ve bir sonraki seçimin ne ölçüde serbest ve anlamlı olacağı konusunda ciddi belirsizlik bulunuyor.

Elbette iktidarın muhalefete yönelttiği saldırıların sorumluluğu muhalefetin örgütsel eksikliklerine yüklenemez. Otoriter müdahalenin faili iktidardır. Fakat muhalefetin uzun yıllar boyunca toplumla daha derin, yaygın ve katılımcı bağlar kurmamış olması, bugün karşı karşıya kaldığı saldırı karşısında sahip olabileceği toplumsal dayanıklılığı sınırladı. Parti, kendisini savunacak seçmenlere sahip olsa da gündelik hayatın içinde kurulmuş, baskı anında harekete geçebilen ve tek bir merkezden bağımsız biçimde yaşayabilen yeterince güçlü bir siyasi ekosistem oluşturamadı.

Bu nedenle örgütlenmeyi bundan sonrasında bir oy artırma veya seçim zamanı insanları mobilize etme tekniği olarak düşünmekten vazgeçmek gerekiyor. Asıl dert siyasal kapasiteyi korumak, baskı karşısında dağılmamak ve iktidarın muhalefeti yalnızlaştırma girişimlerine karşı dayanıklılık üretmek olmalı. Parti örgütleri, belediyeler, sendikalar, meslek örgütleri, mahalle ağları ve dayanışma yapıları seçim kampanyasının yardımcı araçları olmanın ötesinde demokratik hayatın taşıyıcılarına dönüşmek zorunda.

Bu yapılar aynı zamanda fikirlerin eşitsiz koşullarda dolaştığı bir ortamda başka bir iletişim zemini de yaratma kapasitesine sahip. Devlet gücüne, medya mülkiyetine ve büyük maddi kaynaklara sahip aktörlerle daha iyi cümleler kurarak rekabet etmek mümkün değil. Mahalle ağları, sendikalar, meslek örgütleri ve yerel dayanışma yapıları, insanların bilgiyi birbirlerinden aldığı, yaşadıklarını ortak bir dile çevirdiği ve iktidarın anlatısı karşısında başka açıklamalar geliştirebildiği kanalları oluşturuyor. Örgütlenme bu nedenle yalnızca insanları siyasi olarak dönüştüren bir deneyim olduğu kadar, hangi fikirlerin duyulabildiğini belirleyen güç eşitsizliğine karşı da bir kapasite inşası.

Konuşmanın işlevi elbette hala değerli. Yaşananları kayda geçirmek, baskıyı görünür kılmak, ortak bir hakikat duygusunu korumak ve insanlara yalnız olmadıklarını göstermek gerekiyor. Ama iktidar seçmenini doğru cümleyle ikna edip sorunu çözme fikri bu gerçeklik karşısında fazlasıyla yetersiz kalıyor. Seçim çalışması ile toplumsal örgütlenme, hukuki mücadele ile sokaktaki görünürlük, belediye hizmetleri ile demokratik katılım aynı stratejinin parçaları haline gelmeden resim eksik kalır.

Muhalefetin geçmişteki en büyük hatalarından biri, insanlara yalnızca nasıl sesleneceğini düşünüp onlara siyasetin içinde nasıl gerçek bir yer açacağını yeterince düşünmemesiydi. Bugün bu eksikliği gidermek, muhalefetin siyasal varlığını sürdürebilmesinin temel şartlarından biri.

Yeni bir parti ne kadar yeni olabilir?

Yeni parti tartışması bu koşulların dışında düşünülmemeli. Boş bir siyasi alanda yürütülen bir marka, logo ve konumlandırma çalışmasından söz etmiyoruz. Ana muhalefetin kurumsal varlığına yönelik müdahaleler karşısında ortaya çıkan bir siyasal hayatta kalma ve yeniden kuruluş ihtimali var.

Dolayısıyla yeni bir partinin önündeki görev, seçmene daha cazip bir söylem sunmanın çok ötesine geçiyor. Muhalefetin dağılmasını önlemek, mevcut toplumsal enerjiyi korumak ve bunu yaparken eski örgütsel alışkanlıkları yeniden üretmemek gerekiyor. Aynı kapalı yapı, aynı lider merkezli siyaset ve aynı seçimden seçime kurulan ilişki devam ederse yeni bir isim altında eski bir siyasal deneyim ortaya çıkar.

Gerçek yenilik, insanların partiyle ve siyasetle kurduğu ilişkinin değişmesinde görülecek. Sıradan bir insan buraya hangi yoldan girebilecek? Başından itibaren ağır bir parti kimliği üstlenmeden küçük ve anlamlı bir işin parçası olabilecek mi? Başkalarıyla birlikte bir sorunu çözebilecek, yeni ilişkiler kurabilecek ve katkısının sonuç verdiğini görebilecek mi?

Buradaki amaç herkesi profesyonel parti faaliyetine çekmek veya afiş asmaya çağırmak olmamalı. Lubrano’nun dikkat çektiği şekilde, insanların gündelik hayatın içinden siyasete yaklaşabileceği alanlar kurmak gerekiyor. Mahalledeki bir sorun, dayanışma çalışması, kültürel faaliyet, bakım ağı veya yerel bir kamusal konu etrafında bir araya gelen insanlar zamanla daha geniş bir siyasi ortaklığın parçası haline gelebilir.

Bu anlamda yeni parti, seçimlere giren klasik bir örgütün ötesinde, sivil toplumun ve toplumsal hareketlerin bazı özelliklerini taşıyan geniş bir siyasal alan olarak kurgulanabilir. İnsanları hazır bir programa destek vermeye çağırmakla yetinmeyen, kendi sorunları etrafında harekete geçebilecekleri, inisiyatif alabilecekleri ve yeni faaliyetler geliştirebilecekleri bir yapı kurulabilir. Parti her şeyi genel merkezden planlayan bir makine yerine, farklı yerlerde ortaya çıkan toplumsal girişimlere alan açan, onları birbirine bağlayan ve ortak bir siyasi yön kazandıran bir çevre haline gelebilir.

Lubrano’nun temel vurgusu da buna işaret ediyor. İnsanların siyasi fikirleri sadece kendilerine anlatılanlarla biçimlenmiyor. Birlikte yaptıkları işler, kurdukları ilişkiler ve kendilerini etkili bir özne olarak deneyimledikleri alanlar da neye inandıklarını değiştiriyor. Gerçekten yeni bir parti, insanlara yalnızca yeni fikirler sunmakla kalmayıp başka türlü bir siyaseti küçük ölçekte de olsa yaşayabilecekleri bir ortam kurmak zorunda.

Kapsayıcı veya merkez bir parti talebi de buradan düşünülmeli. Merkez, ideolojik başlıkların yumuşatıldığı ve herkesi biraz memnun etmeye çalışan muğlak bir alana indirgenirse fazla yenilik taşımaz. Fakat birbirinden uzak toplumsal kesimlerin aynı sloganın altında toplanmanın ötesine geçerek ortak faaliyetler ve ilişkiler içinde buluşabildiği aktif bir siyasal alan anlamına gelebilir.

Böyle bir merkez, söylemde ortalama alınarak kurulmaz. İnsanların içeri girebildiği, sorumluluk üstlenebildiği ve birbirleriyle bağ kurabildiği sosyal ve örgütsel bir altyapı gerektirir. Yeni bir parti farklı kesimleri aynı lider etrafında toplamaktan öteye geçip onları ortak bir siyasal hayatın kurucularına dönüştürebiliyorsa gerçekten yeni bir merkez yaratabilir.

Bu yapı baskı altında dayanıklı kalabilmek açısından da gerekli. Bütün siyasi kapasitesi birkaç lidere ve genel merkeze bağlı olan bir örgüt, yöneticileri etkisizleştirildiğinde kolayca felç olabilir. Farklı yerlerde yaşayan ilişkilere, yerel çalışmalara ve insanların gerçek sorumluluk aldığı yapılara dayanan bir siyasal ekosistem ise tek bir merkezin kaybıyla ortadan kalkmaz.

Burada söz konusu olan yalnızca parti içi demokrasi veya karar süreçlerine daha fazla insanın katılması değil. İnsanların siyasete girebildiği, birlikte hareket etmeyi öğrendiği, yeni bağlar kurduğu ve kendi kolektif gücünü deneyimlediği bir toplumsal alan yaratmak. Böyle bir siyasal özneleşme ve toplumsal köklenme, yeni bir partinin hem gerçekten yeni olmasının hem de otoriter baskı karşısında ayakta kalmasının temel koşullarından biri.

Konuşmak gerekli, fakat yetmiyor

Muhalefet yıllardır doğru cümleyi arıyor. Bazen daha milliyetçi, bazen daha sol, bazen daha muhafazakar, bazen daha kapsayıcı bir cümle bulunuyor. Araştırmalar seçmenin hangi kelimeyi sevdiğini ölçüyor, danışmanlar yeni çerçeveler hazırlıyor, sosyal medya ekipleri dikkat çekecek içerikler üretiyor.

Belki bundan sonraki soru biraz farklı kurulmalı. İnsanlara ne söyleyeceğiz sorusunun yanına, onlarla ne yapacağız sorusunun koyulması gerekiyor. Hangi ortak deneyimler yaratılacak? İnsanların birbirine güvenebileceği hangi kurumlar kurulacak? Siyasete yaklaşmak isteyen birine hangi küçük ve anlamlı sorumluluk sunulacak? Baskı arttığında hangi ilişkiler ayakta kalacak? Bir seçim sona erdiğinde veya seçim zemini daha da daraltıldığında geriye ne kalacak?

İnsanlar başka bir Türkiye’ye yalnızca inanmak istemiyor. Onun içinde kısa bir süre de olsa beraberce yaşamak istiyor. Bunun için bedel ödemeye bile hazır olabilirler. Muhalefetin gerçek gücü de insanlara uzaktan seslenen daha iyi bir anlatıdan ziyade, onları kendi hayatlarının ve ortak geleceklerinin failleri haline getiren siyasi dünyada kurulabilir.

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin