Written by • 8:23 am• Editör, Editöryel, Gündem

CHP Mikrokozmosundan Çıkmak – Kemal Büyükyüksel

CHP’ye yönelik saldırı karşısında ilk yapılması gereken şey elbette bu saldırının adını doğru koymak. İktidar, ana muhalefeti seçimle yenmekte zorlandığı yerde yargıyla, polisle, kayyum mantığıyla ve işbirlikçiliğe hazır parti içi yarıklardan sızarak tasfiye etmeye çalışıyor. Buna karşı seçilmiş iradeyi, demokratik siyasetin var olma hakkını ve toplumsal muhalefeti savunmak gerekiyor. Ama bunu yaparken CHP’nin kendi siyasal kültürü hakkında da dürüst bir muhasebe yapmaktan kaçılmamalı. Çünkü bugün CHP hem iktidarın dışarıdan kuşatmasıyla karşı karşıya, hem de kendi iç dünyasının sınırlarına çarpmış durumda.

CHP’nin krizi yalnızca CHP’lilerin iç meselesi değil. CHP, Türkiye’de muhalefet açısından uzun süredir hem umut hem de mecburiyet üreten bir merkez oldu. CHP’ye gönülden bağlı olmayan milyonlarca insan bile iktidar değişimi ihtimalini büyük ölçüde CHP etrafında düşünmek zorunda kaldı, siyasal beklentilerini CHP’yi yok sayarak ya da onun dışında bir senaryo kurarak düşünmek gerçekçi değildi. Bu durum CHP’ye büyük bir güç verdi. Sorun, bu partinin bu gücü her zaman hakkıyla taşıyamamasıydı. Temsil ettiği geniş muhalif enerjiyi büyütmek yerine, zaman zaman o enerjinin çaresizliğine yaslandı. Muhalefet alanındaki tarihsel konumunu fazla garanti gördü. Tüm bunlar CHP’nin muhalefeti yoran ve siyasal ufkunu daraltan bir merkeze dönüşmesine de yol açtı. Tam da bu yüzden CHP’nin siyaset yapma biçimi, kendi sınırlarının çok ötesindeki muhalif enerjiyi de etkiliyor.

Bu yorgunluğu sadece kötü liderlik, yanlış strateji ya da dönemsel beceriksizlikle açıklamak eksik kalır. CHP’nin muhalefeti taşıdığı kadar tıkayan tarafı, daha derinde yerleşmiş bir siyaset yapma biçimiyle de ilgili. Çünkü uzun süredir kendi dili, refleksleri, sadakatleri ve meşruiyet ölçüleri olan kapalı bir siyasal dünya gibi işliyor. Bu dünyada siyaset çoğu zaman toplumun taleplerinden çok partinin iç dengeleri, hafızası ve kurumunu koruma refleksi üzerinden kuruluyor. Bu yüzden CHP’nin bugünkü krizini anlamak için iktidarın saldırısına ya da eski yönetimin işbirlikçiliğine bakarken bu “CHP’lilik” dünyasının bugün de siyaseti nasıl daralttığına da bakmak gerekiyor. Ben buna kısaca CHP mikrokozmosu diyeceğim.

CHP’nin kendi içine kapanmış bu mikrokozmosun dili, ritüelleri, aktörleri, sadakat biçimleri ve meşruiyet kaynakları uzun süredir siyasetin kendisinin yerine geçebiliyor. İl ve ilçe örgütleri, kurultay hesapları, kulis bilgisi, hizip dengeleri, genel merkez refleksleri, lider sadakatleri ve “baba ocağı” duygusu çoğu zaman gerçek toplumsal siyasetin önüne yerleşiyor. Elbette partiler örgütsüz olmaz. Elbette kurumsal hafıza, örgüt emeği ve parti içi mekanizmalar önemlidir. Ama sorun bunların siyasal mücadelenin araçları olmaktan çıkıp siyasetin kendisi sanılması.

CHP mikrokozmosunun temel sorunu burada yatıyor. Kendi iç hayatını ülke siyasetinin merkezi gibi yaşıyor. Parti içindeki hareketliliği toplumsal politik enerjiyle karıştırıyor. Kulis bilgisini siyasal akıl sanıyor. Örgüt meşruiyetini seçmen iradesiyle aynı düzleme koyuyor. Toplumdan gelen öfkeyi parti içi stratejiye, değişim arzusunu kurultay hesabına, adalet talebini iç denge tartışmasına çevirebiliyor. Böyle olunca siyaset toplumdan partiye doğru akmıyor. Parti, toplumdan gelen enerjiyi kendi diline tercüme ediyor, daraltıyor ve çoğu zaman idare edilebilir hale getiriyor.

Bu yüzden CHP’nin çok konuşulması veya CHP’lilerin CHP’yi çok konuşması her zaman siyasetin konuşulduğu anlamına gelmiyor. Bazen tam tersine, gerçek siyasetin konuşulamamasına yol açıyor. CHP dünyasında sürekli aktör, hamle, klik, strateji, kulis, örgüt ve kurultay konuşuluyor. Fakat bütün bu hareketlilik, toplumun ne istediğiyle, insanların nasıl bir hayat talep ettiğiyle, nasıl bir ülke kurulacağıyla bağ kurmadığında kendi içine kapanıyor. Çok fazla siyasal gibi gözüken söylem dolaşıyor, ama gerçek siyasal hayal gücü zayıf kalıyor. Bu yüzden bu dünya paradoksal biçimde depolitize edici de olabiliyor. Çünkü gerçek siyasetin yerini giderek partinin kendi iç hayatı alıyor.

Gerçek siyaset ise bundan farklı bir yerden başlar. Parti içi dengelerden değil, toplumun içinden. İnsanların nasıl bir ülkede yaşamak istediği, hangi adaletsizliklere itiraz ettiği, hangi ortak geleceği kurmak istediği üzerinden. Siyaset, sadece örgütü yönetme sanatı değildir. Toplumsal talepleri ortak bir yön ve programa dönüştürme işidir. Parti bunun aracıdır. Araç, amacın yerine geçtiği anda siyaset daralmaya başlar. “CHP’lilik”, özellikle de partili dünyanın içinden bakıldığında, bunun çoğu zaman farkına bile varamıyor. Çünkü siyasetin ne olduğuna dair ölçüleri uzun zamandır bu mikrokozmosun içinde şekilleniyor. Parti içindeki hareketlilik gerçek siyasal hareketlilikle, kulis bilgisi ve dedikoduları siyasal analizle, örgütsel çekişmeler ise siyaset üretmekle karıştırılabiliyor. O zaman da parti içi hayat, ülke siyasetinin önüne geçiyor.

Oysa CHP’nin temsil ettiği toplumsal enerji, CHP’nin kendi iç dünyasından çok daha büyük. İnsanlar CHP’ye yalnızca CHP olduğu için yönelmiyor. Daha özgür bir ülke, hukuk, adalet, laiklik, eşit yurttaşlık, onurlu yaşam ve gelecek ihtimali aradıkları için yöneliyor. CHP anlamını bu talepleri taşıdığı ölçüde kazanıyor. Eğer böyle olmasaydı CHP’nin meşru yönetimini tasfiye etme hamleleri çok daha kolay başarıya ulaşırdı. Çünkü bugün direnen şey partiye duyulan sadakatten ziyade, CHP’nin temsil ettiği düşünülen toplumsal iradenin gasbedilmesine yönelik itiraz. Partiler de toplumsal enerjiyi taşıdığı zaman değerlidir. Onu kendi içine kapattığı, kendi örgüt aklına tabi kıldığı, kendi kurumsal bütünlüğünü toplumun önüne koyduğu anda ise aşılması gereken bir sınıra dönüşür.

CHP seçmeni ile CHP örgüt dünyasını da ayırmak gerekir tabii ki. Geniş seçmen kitlesinin büyük kısmı bu mikrokozmosun içinde yaşamıyor. Sıradan muhalif vatandaş CHP ile çoğu zaman daha araçsal ve daha sağlıklı bir ilişki kuruyor. Partiye ritüelleri, iç dengeleri ya da örgüt hafızasından ziyade daha nefes alınabilir bir ülke ihtimali için yöneliyor. Kendi hayatını, özgürlük alanını, çocuklarının geleceğini, ülkenin yönünü düşünüyor. Parti bu talepleri taşıyamadığında kızıyor, yoruluyor, umutsuzlaşıyor, ama yine de CHP’nin etrafındaki geniş muhalif kitle, “başka ne yapacağız” duygusuyla bu partinin etrafında kalabiliyor. 

Üstelik ailesinden, çevresinden ya da örgütsel geçmişinden gelen bir “CHP’lilik” kültürüyle büyümemiş insanlar için bu kapalı parti dünyası çoğu zaman uzak, itici ve içine nüfuz edilmesi güç bir alan gibi görünüyor. Sorun işte bu gerçek toplumsal enerjinin CHP’nin kapalı iç dünyasında dar bir parti diline sıkıştırılması. Böyle olunca da CHP’nin kendi iç dünyası, temsil ettiği toplumsal kesimlerin önemli bir bölümü için bile giderek yabancılaşan, kendi içine kapanmış bir siyasal evren gibi görünüyor. Toplum da kendini siyasal bir özne olarak görebilme kapasitesini yitiriyor ve pasifize hale geliyor.

CHP’nin bu içe kapanma eğiliminin tarihsel bir zemini de var. CHP, halkın içinden doğmuş klasik bir kitle partisi ya da klasik sosyal demokrat partiler gibi emek hareketinin organik ürünü değil. Devleti kuran ve toplumu modern yurttaşlık fikri etrafında dönüştürmeye çalışan bir gelenekten geldi. Bu miras partiye büyük bir tarihsel ağırlık veriyor şüphesiz. Ama aynı zamanda topluma çoğu zaman kendi içinden bakma alışkanlığını da besliyor. CHP’nin halkla ilişkisi bu yüzden hep çift anlamlı kaldı. Halk adına konuştu, ama halkın mevcut haline her zaman tam güvenmedi. Cumhuriyet’i ve yurttaşlığı savundu, ama bu savunuyu çoğu zaman devlet merkezli bir siyasal aklın içinden kurdu. Bugün bu miras eski biçimiyle sürmüyor olabilir, ama tamamen kaybolmuş da değil. CHP dünyasının toplumu kendi özerk enerjisi olan canlı bir alandan ziyade çoğu zaman partinin idare edeceği, yönlendireceği veya filtreleyeceği bir çevre gibi görmesinde bu tarihin payı var.

Bugün CHP’ye dönük saldırı bu yüzden iki ayrı mücadeleyi aynı anda zorunlu kılıyor. Birincisi, iktidarın muhalefeti tasfiye etme hamlesine karşı açık ve kararlı bir mücadele. Bu mücadelede tereddüt edecek hiçbir şey yok. İktidar, ana muhalefeti yargı ve zor aygıtlarıyla tasfiye etmeye çalışıyor. Kılıçdaroğlu ve çevresinin temsil ettiği eski yönetim de işbirlikçi bir tavırla bu saldırıya içeriden meşruiyet taşıyor. Bu tablo karşısında tarafsızlık diye bir pozisyon olamaz. Seçilmiş iradeye, toplumsal muhalefete ve demokratik siyasetin var olma hakkına tüm muhalefet olarak sahip çıkmak gerekiyor.

Ama ikinci mücadele de en az bunun kadar önemli. CHP’nin içinden öğrenilmiş, siyaseti daraltan, kurumu toplumun önüne koyan, parti sadakatini siyasal sadakatin yerine geçiren mikrokozmosla da mücadele etmek gerekiyor. Bu ikisi birbirinden kopuk değil. İktidarın saldırısına etkili biçimde direnebilmek için CHP’nin kendi iç kapalı dünyasının sınırlarını da aşmak gerekiyor. Çünkü bu mikrokozmos, muhalefetin siyasal özne olma kapasitesini hem taşıyor hem sınırlıyor. Bir yandan CHP hala geniş bir tarihsel hafızanın ve muhalefet adresinin adı. Öte yandan bu tarihsel ağırlık, yeni siyasal ihtimalleri boğan bir yüke de dönüşebiliyor.

Çok duyduğumuz “baba ocağı” dili tam da bu yükün duygusal ifadesi. İlk bakışta sıcak, sadık ve sahiplenici görünebilir. Fakat siyasal açıdan aslında ciddi bir problem taşıyor. Partiden ayrılmayı suçluluk haline getiriyor. Kurumu aşmayı ihanet gibi gösteriyor. Kopuşu ahlaki savrulma, sadakatsizlik ya da nankörlük gibi kodluyor. Üstelik siyaseti aile metaforları üzerinden kurduğu ölçüde, yurttaşlar arasındaki özgür ve eleştirel ilişkiyi ebeveyn-çocuk sadakatiyle ikame etme riski de taşıyor. Bu da siyasal karar alma kapasitesini zayıflatıyor. Oysa bir parti baba ocağı olmak zorunda değil. Parti, toplumsal iradenin örgütlenme aracıdır. Araç işlevini kaybettiğinde, ona bağlılık siyasal erdem olmaktan çıkar ve siyaseti rehin alan bir duygusal bağımlılığa dönüşür.

CHP tarihsel olarak önemlidir ama kutsal değildir. Bu ayrımı kuramayan her siyasal dil, sonunda kurum fetişizmine düşer. CHP’yi savunmak ile demokrasiyi savunmak aynı şeymiş gibi yaşanmaya başlanır. Cumhuriyet’i, laikliği, adaleti ve eşit yurttaşlığı savunmak, bir partinin mevcut kurumsal varlığını ne olursa olsun korumakla eşitlenir. Ama bu eşitleme hem yanlış hem de çok kolay suistimal edilebilir. Çünkü o noktadan sonra “partiye zarar gelmesin” diye gösterilen hassasiyet, partinin temsil etmesi gereken toplumsal iradenin zarar görmesini görünmez kılma riskiyle karşı karşıya kalır.

Bugünkü kriz işte bu ayrımı zorla önümüze koyuyor. CHP’nin kurumsal varlığı ile CHP’nin temsil ettiği kitlelerin değerleri ve umutları farklı şeyler. CHP’nin tabelası, binası, iç dengeleri, eski liderleri, kurultay hafızası ve örgüt yapısı bir şeydir. CHP’ye umut bağlayan milyonların demokrasi, adalet ve özgürlük talebi başka bir şey. Bu ikisi örtüştüğü sürece CHP gibi partiler anlamlı. Ayrıştığı noktada siyasal sadakat kuruma sabitlenemez, toplumsal talebe yönelmelidir. Gerçek siyasetin ölçüsü de burada aranmalıdır.

Eski CHP yönetiminin bugünkü pozisyonu bu yüzden sadece kişisel hırs, intikam ya da kariyer meselesi olarak görülmemeli. Bunlar var zaten. Ama daha derindeki bir diğer sorun, CHP’nin kendi siyasal kültürünün böyle bir pozisyonu yıllarca mümkün kılmış olması. Kılıçdaroğlu ve çevresi, gökten düşmedi. Parti içi meşruiyeti toplumdan daha fazla önemseyen, örgüt dilini siyaset sanan, “başkanım başkanım” diyen ve lider sadakatini uzun süre erdem gibi taşıyan, küçük olsun benim olsun zihniyetiyle muhalefetten avantasına bakan, değişim taleplerini içeride soğurabilen bir yapı içinde güç biriktirdiler. Bugün de aynı kültürün tortularını kullanarak seçilmiş iradeye karşı devlet zoruyla hizalanabiliyorlar.

Bu nedenle yeni bir siyasal yol arayışı yalnızca “CHP içinde mi kalalım, yeni parti mi kuralım?” sorusuna indirgenemeyecek kadar meşakkatli. Bu elbette pratik ve acil bir soru. Ama bunu takip etmesi gereken başka hayati sorular da var. Yeni olan gerçekten yeni bir siyaset aklı kurabilecek mi? Yoksa aynı mikrokozmos, bu kez başka bir tabela altında mı devam edecek? Eğer yeni parti yalnızca eski CHP tartışmalarının, eski isim hesaplarının, eski örgüt reflekslerinin ve eski sadakat biçimlerinin taşındığı yeni bir kap olursa, orada gerçek bir yenilik doğmaz. Sadece kriz başka bir biçimde sürer.

Gerçek yenilik, parti sadakati yerine toplumsal iradeyi koyabildiği ölçüde doğar. Örgüt refleksi yerine toplumsal hayatın kendisini, kurum fetişizmi yerine halkın özgürleşme fikrini, kulis hesabı yerine siyasal iddiayı, iç denge yerine toplumdan gelen talebi merkeze alabildiği ölçüde anlam kazanır. Yeni bir yol kurulacaksa, bu yol öncelikle CHP’nin temsil ettiği iddia edilen toplumsal enerjinin CHP’nin kurumsal sınırlarına sığmadığını kabul etmek üzerine kurulmalı. Bu da örgütsel bir kopuş olduğu kadar, zihinsel bir kopuş da gerektiriyor.

Bugün CHP’lilerin en zorlandığı yer de burası. Bir yandan iktidarın CHP’yi ele geçirme, felç etme ve muhalefeti rakipsiz bırakma hamlesi var. Bu yüzden CHP’den kopmak, bazılarına partiyi iktidara teslim etmek gibi geliyor. Bu kaygı anlaşılır. Ancak bütün bu yaşananlara, seçilmiş iradeye yönelik açık müdahaleye ve eski yönetimin işbirlikçiliği artık gizlenemez hale gelmiş olmasına rağmen, muhalefetin bir bölümünün hala eski CHP refleksleriyle hareket etmesi de düşündürücü. Partiye zarar vermeme kaygısı, tarihsel ismi koruma hassasiyeti ya da örgütsel bütünlüğü muhafaza etme isteği çoğu zaman siyasal durumun gerektirdiği açıklığın ve cesaretin önüne geçebiliyor. Nevrotik bir bağlanma haline dönüşebiliyor. Diğer yandan CHP içinde kalmak da bundan dolayı mahkeme kararlarıyla, polis zoruyla ve eski yönetimin içeriden verdiği destekle şekillenen bir siyasal kapana razı olmak anlamına gelebilir. Ama konu bir binayı, tabelayı ya da tarihsel adı terk edip etmemek değil. Demokratik muhalefetin meşru sürekliliğinin nerede kurulacağı.

Bu süreklilik bazen kurumda kalmayı gerektirebilir. Bazen de kurumun temsil etmesi gereken değerleri kurumun dışına taşımayı. Bunu belirleyecek olan şey nostalji, suçluluk ya da baba ocağı duygusu olmamalı. Bunun ölçüsü belli. Hangi yol toplumsal muhalefetin siyasal özne olma kapasitesini büyütüyor? Hangi yol insanların adalet, özgürlük ve demokrasi talebini daha güçlü bir mücadeleye dönüştürüyor? Hangi yol iktidarın kurduğu oyunu bozuyor? Hangi yol eski CHP mikrokozmosunun siyaseti daraltan alışkanlıklarını geride bırakıyor?

CHP’nin sınırına gelinmiş olması ihtimali, CHP’nin tarihsel anlamını inkar etmeyi gerektirmez. Ama bu anlamı gerçekçi biçimde yeniden düşünmeyi gerektiriyor. CHP önemliydi, çünkü geniş bir toplumsal talebi taşıyordu. Bugün de önemli olabilirdi, eğer bu talebi taşıyabilecek koşullar olsaydı. Bu koşulların bugün var olduğundan şüpheliyim. Fakat hiçbir parti, temsil ettiği insanlardan ve değerlerden büyük değildir. CHP’nin temsil ettiği toplumsal enerji CHP’den büyüktür. Bu cümleyi gerçekten ciddiye almadan bugünkü krizden çıkmak mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin akıbetini, muhalefetin geleceğini, CHP sevgisi belirlemeyecek. Bunu belirleyecek olan şey siyasetin yeniden toplumdan kurulup kurulamayacağı. Ülkenin geleceğini bir partinin iç dengelerine, kurultay hesaplarına, “başkanım başkanım” sadakatine, kulislere ve örgüt reflekslerinin dar dünyasına hapsetmeden. Çünkü siyaset, toplumun ne istediğiyle, neye itiraz ettiğiyle, nasıl bir ülke talep ettiğiyle başlar. Parti ancak buna aracılık ettiği ölçüde anlamlıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey bu basit hakikati hatırlamak. CHP’yi savunmak, CHP’nin kendi mikrokozmosunu savunmak anlamına gelmemeli. Seçilmiş iradeye sahip çıkmak, kurum fetişizmine teslim olmak anlamına gelmemeli. Yeni bir yol aramak, geçmişi inkar etmek anlamına gelmemeli. Ama geçmişin yüklerini taşımaya devam ederek de yeni bir siyaset kurulamaz.

Bu soruları sormak gerekiyor. CHP ele geçirilmemiş olsa bile sormak gerekiyor. Çünkü iktidar değişimi ihtimali ve muhalefetin geleceği hala büyük ölçüde “CHP dünyası” etrafında şekilleniyor. Muhalefetin kendisini nasıl kuracağı, hangi siyaset aklını geride bırakacağı ve toplumsal enerjiyi nasıl örgütleyeceği bu dünyanın akıbetiyle bağlantılı. İstesek de istemesek de. Bu yüzden bazen yabancı, bazen garip gelen bu CHP mikrokozmosunu ve “CHP’lilik” kültürünü sorgulamak, aslında Türkiye’de muhalefetin geleceği üzerine düşünmek demek.

Türkiye’de muhalefetin önündeki görev, iktidarın saldırısını püskürtmenin ötesine geçiyor tüm bunlardan dolayı. Çünkü aynı zamanda kendi siyaset yapma biçimini, siyasal zihniyetini de özgürleştirmekle alakalı. CHP’ye yapılan müdahale, elbette otoriter bir tasfiye hamlesi. Ama bu hamleye verilecek cevap, eski CHP aklının sınırları içinde kalırsa kıt kalır. İktidarın kurduğu kapandan çıkmak için cesaret kadar başka bir siyaset tahayyülü de lazım.

O tahayyülün başlangıç noktası basit olmalı. Kurum araçtır, toplum esastır. Parti araçtır, özgürleşme esastır. CHP değerlidir, ama CHP’den büyük olan şey onun temsil ettiği insanların iradesidir. Bugün yeni bir şey kurulacaksa, önce bunu kabul ederek kurulacak.

 

↑
Close