On yıl kadar önce Rusya, Belarus, Türkiye ya da Macaristan gibi ülkelere özgü istisnalar olarak görülen otoriter yönetimler, bugün giderek daha fazla yerde sıradanlaşmış bir siyasal deneyime dönüştü. Siyasetin daraldığı, kurumların işlevini yitirdiği ve liberal demokrasinin normatif iddialarının aşındığı yönündeki tespitler artık marjinal değil, anaakım tartışmaların parçası. Yaşananları hala geçici bir sapma ya da liberal düzeni dışarıdan hedef alan bir saldırı olarak okuyanlar olsa da, bu tabloyu liberalizmin kendi iç dinamiklerinden beslenen uzun süreli bir çözülmenin sonucu olarak görmek daha açıklayıcı.
Bu çözülmenin arka planında, liberalizmin eşitlik ve özgürlük vaatleri ile kapitalist toplumsal düzen arasındaki gerilimi kalıcı biçimde yönetememesi yatıyor. Liberalizmin bu iç gerilimleri, zaman içinde otoriter ve oligarşik eğilimlerin güçlenebileceği bir zemin yarattı. Bugün kimi çevreler için yorucu ya da aşırı kullanılmış bir kavram gibi dursa da, 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan neoliberal siyasal ve ekonomik dönüşüm bu sürecin merkezi uğraklarından birini oluşturdu ve etkisini hala sürdürmeye devam ediyor.
Neoliberalizmi yalnızca belirli bir ekonomi politikası seti olarak ele almak bu nedenle yetersiz kalır. Neoliberalizm, liberalizmin üzerine sonradan eklenmiş teknik bir modelden ziyade, liberal düşüncenin kendi sınırları, korkuları ve öncelikleri içinden şekillenen tarihsel bir kırılmayı ifade ediyor. Liberal vaadin eşitlikçi ve demokratik boyutlarını geri plana iterken, piyasa merkezli bir aklı siyasal ve toplumsal yaşamın belirleyici ilkesi haline getirdi. Siyasetin alanı daraldı, eşitsizlik radikal biçimde olağanlaştırıldı ve liberalizmin demokratik içeriği giderek seyrekleşti. Bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, bu uzun dönüşümün birikmiş sonuçlarıyla yakından bağlantılı.
Oysa liberalizm, Aydınlanma bağlamında ortaya çıktığında yalnızca bireysel özgürlük ya da piyasa serbestisi savunusuna indirgenebilecek bir düşünce değildi. Keyfi iktidara karşı hukukun üstünlüğü, siyasal eşitlik, yurttaşlık ve kamusal akıl gibi iddialarla şekillenen ilerici bir projeydi. Bu yönüyle sosyalizmle yalnızca tarihsel bir karşıtlık değil, aynı zamanda belirli bir akrabalık da taşıyordu. Her iki düşünce geleneği de eşitsizlikle, tahakkümle ve keyfi iktidarla hesaplaşma iddiasından beslenmişti. Liberalizm, bu ilerici içeriği taşıyabildiği ölçüde demokratik bir karakter kazandı. Feodalizme, aristokrasiye, mutlakiyetçi ve dini-sülalevi iktidar biçimlerine karşı bazı zamanlarda kurduğu hat, modern dünyanın siyasal ufkunu derinden dönüştürdü.
Ancak liberalizmin kapitalizmle kurduğu ilişki, başından itibaren ciddi bir gerilim barındırıyordu. Kapitalist birikim dinamikleri, siyasal liberalizmin eşitlik ve özgürlük iddialarıyla hiçbir zaman tam bir uyum yakalayamadı. Marx’ın erken dönemden itibaren ısrarla vurguladığı gibi, biçimsel özgürlük ile maddi eşitsizlik arasındaki gerilim kapitalist toplumun kurucu çelişkilerinden biriydi[1]. Hukuken eşit kabul edilen bireyler, ekonomik ilişkiler içinde kalıcı ve derin eşitsizliklere mahkum ediliyordu. Liberalizm bu çelişkiyi ortadan kaldırmak yerine ekonomik özgürlüğü belirli bir yorum çerçevesine hapsederek onunla birlikte yaşamayı tercih etti. Çoğu zaman bu eşitsizliği sınırlandırmak yerine yönetilebilir kılmaya odaklandı.
Bu nedenle liberal düşünce geleneğinin kendi içinde hiçbir zaman tam bir bütünlük oluşmadı. Liberalizm yekpare bir düşünce hattı olmaktan ziyade, sürekli iç tartışmalar ve gerilimler üreten bir gelenek olarak gelişti. John Stuart Mill’den[2] John Rawls’a[3] uzanan hatta, piyasanın sınırsızlaştırılmasının demokrasi için ciddi bir tehdit oluşturduğunu fark eden düşünürler ortaya çıktı. Kapitalizmin otoriterleşme eğilimlerine karşı liberalizmin içinden geliştirilen bu eleştirel damar hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadı. Ancak bu damar, 20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde giderek marjinalleşti ve siyasal etkisini büyük ölçüde yitirdi.
Asıl kırılma Soğuk Savaş bağlamında yaşandı. Samuel Moyn, Liberalism Against Itself[4] kitabında bunu ayrıntılı biçimde anlatıyor. Bu dönemde birçok ‘liberal’ düşünür liberalizmi savunmak adına onun ilerici içeriğinden vazgeçti. Komünizm korkusu, kapitalist düzenin korunması ve ‘özgür dünya’ anlatısı, eşitlik, sosyal haklar ve demokratik genişleme taleplerinin önüne geçti. Liberalizm, kendisini savunma refleksiyle, eşitlenme ve özgürleşme iddialarından giderek daha fazla çekinen ve kendi siyasal ufkunu daraltan bir pozisyona sürüklendi. Antikomünizm ekseninde kapitalizmin ideolojik savunuculuğuna soyunan birçok düşünür, liberalizmin özgürleştirici potansiyelini taşıyan fikri derinliği belirgin biçimde seyreltti. Siyasal aktörler ise liberal demokrasilerdeki eşitlik koşullarını ve özgürlük alanlarını adım adım aşındırdı.
Bu daralma neoliberalizmle birlikte kurumsal ve ideolojik bir bütünlük kazandı. Ekonomik liberalizm uçlara taşındı. Piyasa, yalnızca ekonomik bir alan olmaktan çıkarak toplumsal yaşamın tüm hücrelerine yayıldı. Neoliberalizm, demokrasiyi piyasa aklıyla yeniden biçimlendirdi. Yurttaş, siyasal haklara sahip kolektif bir özne olmaktan çok, rekabet eden ve kendini sürekli optimize etmekle yükümlü bir birey olarak kurgulandı. Demokrasi, kolektif iradenin ifadesi olmaktan uzaklaştı. Wendy Brown’un Halkın Çözülüşü ve Neoliberalizmin Harabelerinde adlı çalışmaları, bu dönüşümün siyasal ve kültürel sonuçlarını derinlemesine ortaya koyuyor[5].
Bu süreçte siyasal liberalizmin taşıyıcı kolonları giderek zayıfladı. Hukuk, eşitsizliği sınırlayan bir araç olmaktan uzaklaştı. Siyasal temsil, toplumsal talepler doğrultusunda düzeni dönüştüren bir mekanizma olmaktan çok, yönetilebilirlik sorununu çözen teknik bir aygıta dönüştü. Ekonomik alan, demokratik karar alma süreçlerinden yalıtılmış bir teknokratik yönetim sahası haline geldi. Ortaya çıkan düzen, liberalizmin kendi temel iddialarını içeriden aşındıran bir karakter taşıyordu. Bugün “liberal demokrasinin krizi” olarak adlandırılan olgu, bu uzun ve katmanlı aşınmanın bir sonucu olarak okunabilir.
Quinn Slobodian, Küreselciler, Hayek’s Bastards ve Crack-Up Capitalism gibi çalışmalarında neoliberal düşüncenin demokrasiyi yalnızca sınırlamakla kalmadığını, aynı zamanda demokrasiden sistematik kaçış biçimleri ürettiğini ayrıntılı biçimde gösteriyor[6]. Neoliberalizm, demokratik siyasal denetimi daraltırken, bu denetimin tamamen dışında kalan hukuki ve kurumsal alanlar da tasarladı. Özel hukuk rejimleri, serbest bölgeler, şirket egemenlikleri ve halk iradesinden arındırılmış yönetişim alanları bu dönemde yaygınlaştı. Bu yapılar, bugünün otoriter kapitalizminin maddi ve kurumsal altyapısını oluşturan kritik unsurlar haline geldi.
Bugün içinde yaşadığımız dünya artık klasik anlamda neoliberal bir görünüm sergilemiyor olabilir. Fukuyama’nın Soğuk Savaş’ın bitiminde dile getirdiği o iyimser “tarihin sonu” anlatısı ve liberal demokrasilerin nihai zaferi fikri, artık aynı özgüvenle savunulamıyor. Devletler daha müdahaleci, milliyetçilik daha görünür, otoriterlik daha çıplak. Ancak bu dönüşüm, neoliberal dönemin sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine, eşitsizliğin normalleşmesi, siyasetin daraltılması ve piyasa merkezli akıl, bugünkü daha sert ve daha çıplak iktidar biçimlerinin önünü açtı. Neoliberal doktrin geri çekilmiş gibi görünse bile, etkisi derinleşerek başka formlar altında yaşamaya devam ediyor. Yani aslında kendini gerçekleştirdiği için daha ileri bir safhaya geçti.
Nitekim Slobodian günümüz popülist sağının neoliberal kökenlerini Hayek’s Bastards kitabında çok net bir şekilde anlatıyor: “Daha yakından bakıldığında, ortaya çıkan sağın önemli fraksiyonlarının gerçekte neoliberalizmin mutant türevleri olduğu görülebilir. Zira Amerika Birleşik Devletleri’nden Britanya’ya ve Avusturya’ya kadar “sağ popülist” olarak adlandırılan partiler, hiçbir zaman ekonomik küreselleşmeyi cezalandırmak üzere gönderilmiş intikam melekleri gibi davranmadılar. Finansal sistemi dizginlemeye, iş güvencesinin altın çağını geri getirmeye ya da dünya ticaretini sona erdirmeye yönelik hiçbir plan sunmadılar. Aksine, genel olarak sözde popülistlerin özelleştirme, deregülasyon ve vergi indirimleri çağrıları, son otuz yıldır dünya liderleri tarafından paylaşılan neoliberal el kitabından doğrudan alınmıştır.”[7]
Tam bu noktada, son dönemde yaygınlaşan bir başka konu olan ‘post-liberal dünya’[8] tartışmalarına değinmekte fayda var. Post-liberalizm genel olarak, liberal demokrasinin bazı bağlamlarda biçimsel olarak sürdürülürken içinin boşaltıldığı, bazı bağlamlarda ise açık biçimde terk edilerek yerini otoriter ya da teknokratik yönetim biçimlerine bıraktığı, eşitsizlik ve iktidar yoğunlaşmasının belirleyici olduğu bir siyasal çözülme ve dönüşüm sürecini ifade ediyor[9]. Soğuk Savaş sonrası liberal-demokratik mutabakatın dağılmasıyla birlikte, birçok ülkede ya otoriter popülist ya da teknokrasiye yaslanan, radikal merkezci olarak tanımlanabilecek iktidar biçimleri güç kazandı. Neoliberal ekonomik düzen altında eşitsizlikler derinleştikçe ve demokratik denetim mekanizmaları zayıfladıkça, sermayenin siyasal sistem üzerindeki etkisi giderek daha orantısız bir hal aldı.
Bu koşullar altında, eşitsizliklerin yarattığı toplumsal ve siyasal gerilimleri demokratik yollarla yönetemeyen iktidarlar, bu gerilimleri bastırmak adına demokrasiyi giderek daha fazla askıya alan post-liberal yönetim biçimlerine yöneldi. Bu da otoriter siyasal dönüşümü hızlandırdı. Neoliberalizm bir yandan popülist sağı beslerken, diğer yandan neoliberal düzenin kazananları, kendi ekonomik ve siyasal konumlarını korumak adına liberal-demokratik normları gözden çıkararak bu popülist sağla fiilen bütünleşti. Big Tech dünyasının Amerikan radikal sağıyla kurduğu stratejik ittifak, bu eğilimin en çarpıcı örneklerinden biri olarak görülebilir.
Liberalizmin çöktüğü ve bütünüyle yeni bir çağın başladığı iddiası ilk bakışta cazip görünebilir. Ancak bu iddia ciddi bir riski de beraberinde taşıyor. Liberalizmin yarattığı yıkımı teşhis ederken onun tarihsel kazanımlarını topyekün reddetmek, otoriter ve reaksiyoner projelere alan açma riski de taşıyor. Bugünün aşırı sağı tam da bu boşlukta güçleniyor, liberalizme yönelen öfkeyi demokrasi karşıtı bir siyasal dile tercüme ediyor. Bu nedenle burada son derece hassas bir çizgiye ihtiyaç var. Yaşanan çözülmeyi düşünsel bir berraklıkla analiz etmek yerine, onu aceleci bir yıkım coşkusuyla karşılamak, sonunda neo-faşizan ufuklara savrulma riskini büyütür.
Bugün gelinen noktada, bütün bu çözülme ve dönüşüm süreçleri yaşanırken dikkat çekici bir yakınsama da ortaya çıkıyor. Aydınlanma’nın iki ilerici mirası olan liberalizm ve sosyalizm, uzun bir aradan sonra bazı siyasal hatlar üzerinden yeniden temas etmeye başlıyor. Bu temas eski liberal merkezin bütünüyle sola kaydığı ya da liberalizmin yerini sosyalizme bıraktığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu merkezin bir bölümü bu yakınsamanın dışında kalmaya devam ediyor. Ancak liberal demokrat geleneğin belirli bir damarı, özellikle otoriterleşme ve oligarşik yoğunlaşma karşısında, artık eski konforlu pozisyonunu sürdüremez hale geldiğini görüyor.
Bu temas, bir tercih ya da ideolojik uzlaşmadan çok, tarihsel bir zorunluluğun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde kendisini Demokratik Sosyalist olarak tanımlayan siyasal hattın güç kazanması ve dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri olan New York şehrinin yönetimini üstlenmesi, bu zorunluluğun sembolik bir kırılma noktası olarak okunabilir. Nitekim Soğuk Savaş sonrası liberal iyimserliğin en bilinen isimlerinden biri olan Francis Fukuyama’nın, bugün geriye dönüp bakıldığında Bernie Sanders’ın birçok politikasına olumlu yaklaştığını ifade etmesi, bu zihinsel ve siyasal kaymanın ne kadar derinleştiğini gösteren çarpıcı bir işaret daha[10].
Bu yakınsamayı tartışırken mesele liberalizmi savunmak ya da restore etmek değil. Asıl mesele liberalizmin kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesini sağlamak ve buradan nasıl daha adil bir dünyanın kurulabileceğine dair bir yön tayin edebilmek. Liberalizm, ilerici iddialarını taşıyamadığı ölçüde önce neoliberalizme, ardından da bugünkü otoriter ve oligarşik düzene kapı araladı. Bu liberalizme yönelmiş dışsal bir saldırıdan ziyade içeriden işleyen uzun bir çözülmenin sonucuydu. Dolayısıyla bu çelişkileri konuşmak, ama bunu yaparken reaksiyoner ve otoriter projelerin diline teslim olmadan yeni bir siyasal hattı adım adım inşa etmek gerekiyor. Bunun için gerekli olan şey, yüzeysel bir reform çağrısından çok, toplumsal ölçekte bir yüzleşme.
Bu yüzleşmenin yalnızca “liberalleri” ilgilendirdiği ileri sürülebilir. Ancak bu yaklaşıma katılmıyorum. Zira bugün kendisini liberal olarak tanımlamayan geniş bir kesim dahi, hala liberal-demokratik bir ufuk içinde düşünüyor ve siyasal dünyayı bu kavramsal çerçeve üzerinden anlamlandırıyor. Hukukun üstünlüğü, liyakat, bağımsız kurumlar gibi beklentiler, hem toplumda hem de siyasal aktörler arasında uzun süredir “normal” ve “doğru” kabul edilen siyaset anlayışının merkezinde yer alıyor. Bu durum bireysel bir tercihten çok, belirli bir paradigmanın içinde yaşamanın ve onun diliyle düşünmenin doğal sonucu. Bu nedenle tartıştığımız kriz yalnızca bir grup liberalin değil, ilerici, sosyal demokrat, merkezci, liberal ya da apolitik olarak tanımlanabilecek geniş bir kesimin ortak sorunu.
Tam da bu yüzden, reaksiyoner sağ popülizmin dışında duran, açık biçimde sol-sosyalist bir hatta yer almayan fakat liberal demokrasinin de artık cevap üretemediğini hisseden geniş merkez alan için sorun giderek daha sert bir hal alıyor. Bu kesimler kendilerini liberal olarak tanımlamasalar bile, siyasal ufuklarını büyük ölçüde liberal-demokratik bir dil üzerinden kuruyorlar. Siyasetçiler de buna dahil. Krizin yükü de ilk olarak bu kesimlerin omuzlarına biniyor. Çünkü ellerindeki siyasal araçlar, bizzat sorunun üretildiği düzenle uyumlu hale gelmiş araçlar. Bu noktada belirgin bir yol ayrımı ortaya çıkıyor. Ya liberalizmin eşitlik ve özgürlük iddialarından fiilen vazgeçilerek serbestiyetin en dar yorumu benimsenecek, piyasanın korunması merkeze alınacak ve siyaset teknokrasi ile otokrasi arasında salınmaya devam edecek; ya da eşitlik ve özgürlük iddiaları ciddiye alınarak, bu iddiaların maddi koşullarını kurmayı hedefleyen daha radikal bir demokratik siyasal ufka yönelinecek. Bu yol ayrımında hangi istikametin seçileceği, önümüzdeki dönemin siyasal kaderini belirleyecek.
Bugün 1945’ten bu yana kapitalist dünyanın ürettiği en sert otoriterlik biçimleriyle karşı karşıyayız. Bu otoriterlik yalnızca siyasal hakların daraltılmasıyla sınırlı kalmıyor, aynı zamanda ekonomik eşitsizliği kalıcılaştıran, mülkiyeti ve iktidarı dar bir elitin elinde yoğunlaştıran kurumsal yapılar üretiyor. Bu koşullar altında kurulacak herhangi bir demokratik siyasal hat, kapitalizmi ne ölçüde karşısına alabileceği sorusuyla yüzleşmeden ilerleyemez. Eşitlik talebini “aşırılık” söylemiyle bastıran, oligarşik düzeni sorgulamaktan kaçınan bir siyasal merkezin artık işlevini yitirdiği açık. Dolayısıyla soru giderek daha netleşiyor. 1945 sonrası dönemin en sert kapitalist otoriterlik biçimlerinin ortaya çıktığı bir çağda, halk iradesini yeniden merkezileştirmeyi hedefleyen bir demokratik hat kapitalizmi ne ölçüde karşısına alabilecek? Radikal sağın dışında kalan her çizginin sistematik biçimde dışlandığı bu düzene karşı, gerçekten kapsayıcı, anti-oligarşik ve demokratik bir siyasal cephe kurulabilecek mi?
Tarihsel deneyimler, bu sorunun bütünüyle soyut olmadığını gösteriyor. Bir dönem Amerika Birleşik Devletleri’ni faşizmin eşiğinden uzaklaştıran New Deal deneyimi ile Avrupa’da (ve kısmen Türkiye’de) inşa edilen refah devleti modelleri, liberalizm ile sosyalizmin belirli tarihsel momentlerde nasıl kısmen temas edebildiğini ortaya koymuştu. Ancak bu dönüşümleri mümkün kılan şey, yalnızca anayasal söylem ya da iyi niyetli liberal reformculuk değildi. Örgütlü emek hareketi, kamusal yatırımlar, yeniden dağıtım mekanizmaları, kamusal hizmetler ve kolektif yurttaşlık deneyimi olmadan haklar yaşanabilir hale gelmedi.
Buradan çıkarılacak ders “eskiye dönelim” değil. Böyle bir dönüş zaten mümkün de değil. Bugünkü krizin ölçeği çok daha derin ve çok daha karmaşık. Eşitsizlikler daha sert, sermaye çok daha hareketli, devletler piyasa mantığıyla yeniden biçimlenmiş ve toplumlar karşısında daha güçlü hale gelmiş durumda. Üstelik yaşanan kriz yalnızca maddi bir kriz de değil. Aynı zamanda derin bir anlam ve yön kriziyle karşı karşıyayız. Fikirsel düzeyde dünyanın tıkandığı bir eşikteyiz. Modern dünyanın kazanımlarına yönelik daha köklü, daha ideolojik bir saldırı yaşanıyor. Aydınlanma karşıtı ve anti-modernist siyasal güçler, hem liberalizmi hem de sosyalizmi hedef alan bir taarruz yürütüyor. Bu nedenle yalnızca siyasal ya da ekonomik değil, aynı zamanda felsefi bir çatışmanın da tam ortasındayız. Bu koşullarda nostaljik refah devleti anlatıları bugünün krizini karşılamaya yetmez. Ne eski model refah devletlerine ne de eski model liberal demokrasilere geri dönüş mümkün. Daha kapsamlı bir dönüşüm ufkuna ihtiyaç var. Ancak ders değişmiyor. Hakların yaşanabilirliği, her zaman maddi koşullara bağlı.
Bu tarihsel anda, zihinsel olarak liberal demokrasiye endeksli kalan geniş merkez alanın ne ölçüde bir siyasal bilinç dönüşümü yaşayabileceği belirleyici olacak. Eşitlik talebini “tehlikeli” ve “istikrarsızlaştırıcı” olarak kodlayan reflekslerden ne kadar kopulabilecek? Piyasa disiplinini dokunulmaz kabul eden varsayımlar ne ölçüde sorgulanabilecek? Bu sorular yalnızca soyut bir teorik tartışmayı değil, hepimizi doğrudan ilgilendiriyor. Yalnızca uzak coğrafyalarda değil, Türkiye’de de. Kaybedildiğine inanılan liberalizmin içindeki “iyi” unsurları savunmak isteyenler, bu unsurların neden sürekli aşındığını da açıklamak zorunda. Orta sınıf bir yaşam standardını korumak isteyip giderek maddi ve psikolojik olarak eriyenler de, bunun nedenlerini bu yapısal çerçevede aramak durumunda.
Bu çözülme, kötü niyetli aktörlere ya da yeterince verimli işlemeyen kurumlara indirgenebilecek kadar basit değil. Daha derinde, kapitalist toplumsal formun eşitlikçi ve hatta özgürlükçü vaatleri sistematik biçimde aşındırmasıyla ilgili bir sorunla karşı karşıyayız. Bu tespit bizi dönüp dolaşıp aynı noktaya getiriyor. Mevcut kapitalist toplumsal çerçeve içinde kalındığı sürece, liberalizm kriz anlarında kendi iddialarına karşı işlemeye devam edecek. Bu koşullarda post-liberal tepkiler güçlenecek, teknokratik sınırlamalar kalıcılaşacak, sağ popülist mutasyonlar daha da radikalleşecek ve sermaye düzeni bu dönüşümlerle uyumlu yeni biçimler geliştirerek varlığını sürdürecek.
Bu nedenle hedef, liberalizmi ya da eski model liberal demokrasiyi “kurtarmak” olamaz. Asıl mesele, liberalizmin ve liberal demokrasinin tarihsel vaatlerinin neden liberalizmin kendi sınırları içinde kalıcı ve yaşanabilir hale gelemediğini açıkça söyleyebilmekte yatıyor. Liberalizmin ortaya attığı, ancak sürdürülebilir biçimde kuramadığı eşitlik ve özgürlük iddialarını, başka bir maddi zemin üzerinde yeniden düşünmenin gerekliliğiyle karşı karşıyayız. Liberalizm bu iddiaları ciddiye aldığı anda, onların maddi koşullarını da ciddiye almak zorunda kalıyor. Bu da liberalizmi yalnızca sosyalizme yaklaştırmakla kalmıyor, sosyalizmi kaçınılmaz bir muhatap haline getiriyor.
Evrensel hak dili, maddi bir analizle desteklenmediğinde havada kalır. Özgürlük vaadi, onu mümkün kılan kolektif koşullar olmadan prosedürel bir forma indirgenir. Eşitlik iddiası ise yeni formlardaki mülkiyet ilişkileri, yeniden dağıtım mekanizmaları ve örgütlü toplumsal güçler olmadan bir temenniden öteye geçemez. Liberalizmin siyasal alanda kurduğu evrenselci vaat, sosyalizmin sunduğu maddi analizler olmaksızın ayakta duramaz. Tam da bu nedenle, bu vaatlerin gerçekten korunabilmesi için liberalizm kendi sınırlarıyla yüzleşmek ve kendisini aşmak zorunda. Aksi halde, bugün tanık olduğumuz canavarımsı dünyanın daha da karanlıklaşması şaşırtıcı olmayacaktır.
Sosyalizm burada yalnızca bir “etik tercih” ya da ideolojik yönelim olarak ortaya çıkmıyor. Sosyalizm, liberal-demokratik vaatlerin maddi koşullarını kurma problemi olarak geri dönüyor. Kapitalist toplumsal düzen, demokrasinin eşitlik ve katılım vaadinin altını sürekli oyuyorsa, demokrasi ile sosyalizmi birbirinden kopuk fikirler olarak düşünmek giderek daha az anlamlı hale geliyor. Bu nedenle demokratik bir gelecek tahayyülü, artık bir tür sosyalizmi merkezi bir siyasal hat olarak ciddiye almak zorunda. Eşitlik, kamusal denetim, toplumsal haklar ve ekonomik gücün siyasal iktidarla yeniden ilişkilendirilmesi gibi meseleler, demokratik bir dil içinde tali başlıklar olarak ele alınamaz. Tarih bu sorunları merkeze almayan projeleri giderek daha hızlı biçimde etkisizleştiriyor.
Tüm bu tartışma, bizi kaçınılmaz biçimde sosyalizm meselesine getiriyor. Bugün yeni bir demokratik gelecek tasavvur edilecekse, bunun merkezinde bir tür sosyalizmin yer alması giderek daha zorunlu hale geliyor. Bu, liberalizmin kurtarılması anlamına gelmiyor. Aksine, liberalizmin özgürlük, eşitlik ve evrenselcilik vaatlerinin ancak liberalizmin kendi sınırlarının ötesinde anlam kazanabileceğini kabul etmeyi gerektiriyor. Sosyalizm, bu vaatleri tarihsel olarak ciddiye alan ve onları maddi temelleriyle birlikte ele alan tek düşünsel ve siyasal gelenek olarak yeniden beliriyor.
Elbette burada sözünü ettiğim sosyalizm, politik liberalizmin belirli kazanımlarını dışlayan ya da onları piyasa aklına feda eden bir anlayış olmayacaktır. Soğuk Savaş’ın ideolojik kalıplarından ötesine geçen ve Sovyet deneyiminin tarihsel sınırlarından öğrenen, 21. yüzyılın koşulları içinde yeniden düşünülen bir sosyalizmden söz ediyorum. Ortaya çıkacak yeni demokratik ve ilerici hat, kaçınılmaz olarak politik liberalizmin bazı miraslarını da taşıyacaktır. Hukukun keyfiliğe karşı sınır koyması, anayasalcılık, temel hak ve özgürlükler fikri ve siyasal eşitlik iddiası bunlar arasında yer alıyor. Piyasanın varlığını tümüyle reddeden bir sosyalizm tasavvuru zaten çoğu zaman bir karikatürden ibaret. Mesele siyah-beyaz bir karşıtlık kurmak değil, bu mirası bir liberal restorasyon projesinin parçası yerine daha ileri bir demokratik tahayyülün hammaddesi olarak ele almak. Bu hattın sosyalizm yönünde ne kadar “koyu” ya da “açık” olacağını ise soyut teorik tercihlerden çok, somut siyasal mücadeleler belirleyecek. Ancak günümüz dünyasının sorunları düşünüldüğünde, fazla “açık” çözümlerin kalıcı ve ikna edici yanıtlar üretmesi pek gerçekçi görünmüyor.
Son olarak, bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir. Sosyalizmi geçmişte kalmış, nostaljik bir tarihsel evre olarak gören yaklaşım, ciddi bir yanılsamaya dayanıyor. Sosyalizm, ne Soğuk Savaş’la başladı ne de onunla sona erdi. Aksine, Soğuk Savaş öncesinde de var olan ve sonrasında da farklı biçimler altında yaşamaya devam eden dinamik bir düşünsel ve siyasal gelenek. Bugün sol ya da sosyalist fikirlere yakın duran birçok kesim de geçmişin sembollerine hapsolmuş bir nostalji içinde hareket etmiyor. Bu romantik bir iddia değil, toplumsal mücadelelerin, siyasal programların ve kurumsal arayışların somut seyriyle doğrulanabilecek ampirik bir gerçeklik.
Sosyalizmi merkeze alan siyasetin belirli tarihsel formlarının sona ermiş olması, bu fikrin ya da onun etrafında gelişen çok çeşitli siyasal pratiklerin tükendiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu fikrin “geçmişte kaldığı” varsayımı, bugünün dünyasında maddi sorunlara karşı etkili bir siyasal ufkun neden kurulamadığı sorusunun da merkezinde yer alıyor. Neoliberal dönüşüm, Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle eşzamanlı ilerlediği için uzun süre kendisini alternatifsiz bir gerçeklik gibi dayattı. Bugün hala bu zihinsel çerçevenin etkisinden çıkamayanların kalabalık olduğunu görüyoruz. Alternatifsizliğe duyulan bu inanç, mevcut düzenin kendisini yeniden üretmesine hizmet eden güçlü bir meşrulaştırma işlevi görüyor. Oysa “normal” kabul edilen bu varsayım, ne doğal ne de kaçınılmaz.
Bu nedenle bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, bu normalleştirilmiş çerçevenin dışına çıkabilmek. Başka bir dünyanın yalnızca mümkün olduğunu değil, zorunlu hale geldiğini kabul edebilmek. Bu noktada herkesin kendisine sorması gereken sorular giderek daha yakıcı bir hal alıyor. Liberal-demokratik bir dünyanın harabelerinde yaşayıp, bu dünyanın çözülüşüne tanıklık ederken, ortaya çıkan otoriterleşmeye karşı durmak isteniyorsa hala aynı kavramsal sınırlar içinde kalmak mümkün mü? Yoksa liberalizmin tarihsel rolünü teslim ederek, onun ötesine geçen yeni bir demokratik ve ilerici hattın inşasıyla yüzleşmek mi gerekiyor?
Farkında olsun ya da olmasın, liberal-demokratik anlam dünyasına hala bağlı olan geniş kesimler, siyasetçiler, akademisyenler ve entelektüeller bu soruyla doğrudan karşı karşıya. Bu dönüşüm kolay değil, kendiliğinden de gerçekleşmeyecek. Aktif bir zihinsel ve siyasal çaba gerektiriyor. Zira burada yaşanan şey, basit bir fikir değişiminden ziyade Gramsci’nin tarif ettiği anlamda bir hegemonya krizi. Eski anlam dünyası çözülüyor, ancak yenisi henüz kurulabilmiş değil. Bu ara dönemde siyasal alan, belirsizlikler ve “canavarımsı” formlar tarafından dolduruluyor.
Siyasal anlam dünyamızı, neyi “normal” kabul ettiğimizi ve hangi sınırlar içinde düşündüğümüzü sorgulamadıkça, bu hegemonya boşluğunu ilerici ve demokratik bir hatla doldurmak mümkün olmayacak. Bugün şikayet ettiğimiz dünyada gerçek bir çıkış yolu da ancak bu mücadele içinden bulunabilir. Ortada güvenli bir “orta yol” kalmadı. Eski merkez siyaset çöktü. Eski liberal demokrasiler geri gelmeyecek. Ve dünya, bu belirsizliği kaldırabilecek bir bekleme lüksüne sahip değil.
[1] Marx, erken dönemden itibaren siyasal ve hukuki özgürlük biçimleri ile maddi eşitsizlik arasındaki gerilimi kapitalist toplumun yapısal bir çelişkisi olarak ele alır; bkz. Marx, Yahudi Sorunu Üzerine (1844); 1844 Elyazmaları; Kapital, Cilt I (1867).
[2] Matt McManus, “Was John Stuart Mill a Socialist?,” Jacobin, 30 Mayıs 2021, https://jacobin.com/2021/05/john-stewart-js-mill-liberal-socialism-locke-madison
[3] Ed Quish, “John Rawls, Socialist?,” Jacobin, 22 Ağustos 2018, https://jacobin.com/2018/08/john-rawls-reticent-socialist-review-theory-of-justice
[4] Atreyee Majumder, “Liberalism Against Itself: Cold War Intellectuals and the Making of Our Times – review,” LSE Review of Books, 15 Nisan 2024, https://blogs.lse.ac.uk/lsereviewofbooks/2024/04/15/book-review-liberalism-against-itself-cold-war-intellectuals-and-the-making-of-our-times-samuel-moyn/
[5] Wendy Brown ile söyleşi, Rafael Khachaturian, “Wendy Brown: Asıl mesele neoliberalizmin hem devlet hem de yurttaş düzeyinde sağı nasıl biçimlendirdiğidir,” Türkçeye çeviren: Vesaire, 14 Nisan 2022, https://vesaire.press/wendy-brown-neoliberalizm-devlet-yurttas
[6] Quinn Slobodian ile söyleşi, Erman Çete, “Quinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak,” Harici (06 Ekim 2025), https://harici.com.tr/quinn-slobodian-ne-ulusa-ne-imparatorluga-benzeyen-teritoryal-orgutlenme-bicimleri-cogalacak/
[7] Quinn Slobodian, “Hayek’s Bastards: The Populist Right’s Neoliberal Roots,” Tribune, Haziran 15, 2021
[8] Stefan Borg, “The Post-Liberal Project Left and Right,” European Journal of International Relations 30, no. 1 (2024): 3–27, https://doi.org/10.1177/13684310231163126
[9] Daniel Luban, “Among the Post-Liberals,” Dissent, 2023, https://www.dissentmagazine.org/article/among-the-post-liberals/
[10] Samuel McIlhagga, “Francis Fukuyama Is Right: Socialism Is the Only Alternative to Liberalism,” Jacobin (24 Temmuz 2022), https://jacobin.com/2022/07/francis-fukuyama-liberalism-and-its-discontents-book-review



