Written by 12:11 pm Gündem

Sosyal Çürüme ve Sosyal Maliyet Arasında Bir Tartışma – Anıl Kemal Aktaş

Son dönemde sosyal medya çevrelerinde bir “sosyal çürüme” tartışması dönüyor. Kimileri yaşananları açık bir yozlaşma olarak adlandırıyor, kimileri ise sosyolojide böyle nesnel bir kavram olmadığını, dolayısıyla bu tartışmanın duygusal ve yüzeysel kaldığını söylüyor. Bu iki uç arasında gidip gelen tartışma, meseleyi açıklamak yerine çoğu zaman bulanıklaştırıyor.

Benim gördüğüm tablo ise başka bir yerden okunabilir. Bugün “sosyal çürüme” diye tarif edilen hal, esas olarak sosyal maliyetin sıfırlanmasıyla veya azalmasıyla açıklanabilir. Bu maliyetsizlik, hukuki maliyetlerin ya tamamen ortadan kaldırılması ya da ikili bir hukuk mekanizmasıyla seçici biçimde işletilmesiyle derinleşiyor ve sonuçta çürümenin adeta klonlanmasına yol açıyor. Ancak bu sürecin yalnızca ahlaki ya da hukuki değil, aynı zamanda güçlü bir ekonomi-politik zemini var.

Peki sosyal maliyet ne demek? Bir insan yaptığı bir eylemden sonra toplumun gözünde utanma, çekinme, vicdanla yüzleşme ya da aynaya bakma ihtiyacı hissediyor mu hala? Bir yanlış ya da suç, itibar kaybı, dışlanma ya da mesafe koyma gibi bir toplumsal bedel üretiyor mu? Toplumsallık, hala bu tür içsel ve dışsal denetim mekanizmaları üzerinden mi işliyor, yoksa bu mekanizmalar sessizce aşınmış durumda mı?

Sosyal maliyet, hukuktan önce gelen ve hukuktan bağımsız olan bir şey değil. Bunlar birbiri ile ilişkili. İnsanların neyin yapılabilir, neyin yapılamaz olduğunu sezgisel olarak bildiği, sınırları her seferinde yazılı kurallarla hatırlatılmayan bir alan. Utanç, mahcubiyet, itibar kaygısı ya da dışlanma ihtimali bu alanın parçası. Bu maliyet ortadan kalktığında, davranışları sınırlayan ilk eşik de ortadan kalkmış oluyor. İnsan ait olduğu toplumdan ne manada çekinir hale geliyor? Bunun ödülü veya maliyeti tam olarak ne oluyor?

Ancak bu eşik kendi kendine çökmüyor. Kriz, güvencesizlik ve derinleşen eşitsizlik koşullarında sosyal maliyet aşınıyor. İnsanlar yalnızca kuralsızlığa tanık olmuyor, aynı zamanda hayatta kalmak için bu kuralsızlığa uymaya zorlanıyor.

Bugün kuralsızlık, yağma düzeniyle birlikte işliyor. Geleceksizlik duygusu, herkesin aynı anda sıkıştığı bir alanda, orman kanunlarını fiilen geçerli kılıyor. Çabalayarak daha iyi bir yaşama ulaşabileceği inancı sistematik biçimde yok edilirken, etik davranmak lüks, hatta irrasyonel bir tercih gibi görünmeye başlıyor. Eşitsizlik arttıkça bu baskı daha da sertleşiyor. Kurallara uyanlar kaybedenler hanesine yazılırken, sınırları zorlayanlar kazanan tarafa geçiyor.

Bu noktada hukuki maliyet meselesi devreye giriyor. Seçici cezalandırmanın hakim olduğu bir düzende egemenlik yurttaşın elinden sessizce çekiliyor, vatandaşlık statüsü aşınıyor. Hukuk ya fiilen askıya alınıyor ya da ayrıcalıklılar için bir zırh, zayıflara karşı bir silah haline geliyor. Güçlünün eylemleri cezasız kalırken, itiraz edenin en küçük sesi ağır yaptırımlarla bastırılıyor. Bu ikilik, hem adalet duygusunu hem de toplumsal güvenin kendisini temelden sarsıyor.

Burada otoriterlik ile ekonomik sömürü birbirini besleyen bir altyapı kuruyor. Hukukun parçalanması rastlantısal değil. Kriz yönetimi, sermaye birikimi ve siyasal tahakküm aynı anda ilerlerken hukuk, düzenleyici bir çerçeve olmaktan çıkıp bir yönetim tekniğine dönüşüyor. Hukuki maliyetin seçici hale gelmesi, hem emekçileri hem siyaseti hem de toplumun geniş kesimlerini disipline etmenin bir aracı olarak işliyor. Aynı zamanda seçkinler için patikaları temizliyor, temizlenen yolda kazanılacak yeni ödüllerin aracı haline geliyor.

Sosyal maliyet ile hukuki maliyet arasındaki ilişki böylece simbiyotik bir hal alıyor. Hukukun caydırıcılığı zaten içselleştirilmiş bir norm olarak anlamını yitirmişken, sosyal maliyet de çöktüğünde geriye hiçbir sınır kalmıyor. Hukuk artık ortak bir yaşam zemininden ziyade başına gelip gelmeyeceği belirsiz bir tehdidin aracı olarak algılanıyor. Bu belirsizlik, güvencesizlik koşullarıyla birleştiğinde insanları daha da içe kapanmaya ve kısa vadeli çıkarlara yöneltiyor.

Bu ortamda vicdan da bambaşka bir işleve bürünüyor. Vicdan, içsel bir muhasebe alanı olmaktan çıkıp başkalarını hizaya sokmak için kullanılan bir ceza aracına dönüşüyor. Kendi çelişkilerini gizlemek isteyenler, başkalarını falakaya çeken bir sopa gibi vicdanı öne sürüyor. Kolektif vicdan, çelişkiler yumağı içinde askıya alınıyor, gerçek empati yerini performansa bırakıyor.

Gazze’de yaşanan katliam gibi büyük acılar bile bu performansın parçası haline gelebiliyor. Bu acılar, dayanışma üretmekten çok ahlaki üstünlük ilan etmenin ve başkaları üzerinde tahakküm kurmanın aracına dönüşüyor. 1 Ocak sabahı Galata Köprüsü’ndeki büyük yürüyüşlerde gördüğümüz tablo tam olarak buydu. Yeni yılı kutlayanlar vicdansızlıkla suçlanıyor, toplumun bir kesimi utandırılıyor, bir başkası kendi erdemini yüceltiyor. Gerçek dayanışmanın yerini, suçluluk duygusunu başkalarına yükleyerek kendini rahatlatma mekanizması işliyor.

Bu koşullarda sosyal maliyet sıfırlandığında ve hukuki risk seçici hale geldiğinde birey nasıl davranır? Kısa vadeli fırsatçılığa yönelir. Kayıtsızlaşır. Kendi çıkarını kollamayı, güce yakın durmayı ve otoriteye boyun eğmeyi rasyonel bir tercih olarak görmeye başlar. Çünkü başka türlü ayakta kalmanın mümkün olmadığı hissi yaygınlaşır. Gerçekten ne için yaşadığınızı sorgular hale gelirsiniz.

Sosyal maliyet sıfırlandığında bir yanlışın ya da suçun toplumsal bedeli ortadan kalkar. Kimse dışlanmaz, itibar kaybı yaşamaz, utanma duygusu devreye girmez. Bu boşluk doldurulmadıkça aynı pervasızlık başkaları tarafından da taklit edilir. Hukuki riskin seçici olması ise “ben de yapabilirim, belki bana da bir şey olmaz” algısını yaygınlaştırır.

Böylece çürüme klonlanır. Bir kişinin cezasız kalması, başkaları için açık bir davete dönüşür. Sosyal denetim yoksa pervasızlık bulaşıcı hale gelir. Herkes kazanan tarafa geçmeye çalışır, kaybedenlerin bedeli ise katlanarak artar. Toplum, potansiyel olarak korunacaklar ve potansiyel olarak cezalandırılacaklar arasında sessizce bölünür. Ortak utanç dağılır, toplumsallık zayıflar.

Bu tablo sosyolojide hangi kavramla adlandırılırsa adlandırılsın, ortada çok somut bir gerçek var. Denetim mekanizmalarının çöküşü. Ve bu çöküş, ekonomik kriz, güvencesizlik ve otoriter yönetim biçimleriyle iç içe geçerek yeniden üretiliyor. Bu ortamda siz nasıl davranıyorsunuz? Ahlaki davranmak hala bir erdem mi, yoksa geleceksizlik koşullarında göze alınması gereken kişisel bir risk mi?

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin