Fransız-Macar gazeteci François (Ferenc) Fejtö, 1980’de yayımladığı ve Türkçeye de çevrilen – tercümesi Turan Güneş ve eşi Nermin Güneş imzalıdır – kitabı “Her Şeye Rağmen Sosyal Demokrasi”de Avrupa sosyal demokrasileri arasında yaptığı bir seyahati anlatır. Fransa, İsveç, Avusturya, Batı Almanya, İngiltere, Danimarka, Norveç gibi ülkeleri; bu ülkelerin sosyal demokrat liderlerini – ki aralarında Brandt-Kreisky-Palme üçlüsü hemen öne çıkar – ziyaret eder; iktidarda veya muhalefetteki sosyal demokrat hareketleri inceler; bu ülkelerin tarihleri, toplumsal yapıları, günlük yaşamı, kültürleri, ekonomileri hakkında da bilgi toplar. Kitap da her bir sosyal demokrasi şubesi hakkında yapılan röportajlardan oluşur.
Karşılaştırmalı bir analiz yapması bakımından üzerine düşünmeye değer pek çok bulgu ortaya koyar Fejtö. İngiltere ekonomisinde bir türlü aşılamayan düşük verim sorununun sebepleri hakkında neo-liberallerin vermedikleri açıklamalar bulur; İsveç’te refah devletinin yoğun biçimde suistimal edilmesinin ve umulmadık “olumsuz” etkilerinin ilk belirtilerini saptar; Batı Almanya ve Avusturya’da kendinden emin ama aynı zamanda Doğu Blokuna cephe olmanın stresi içindeki kadrolarla tanışır.
Dönemin sosyal demokrasisi, 1980’lerde başladığı hep söylenen solun uzun kışı savlarına pek uygun görünmez. Örneğin İsveç’te SAP, 44 yıllık iktidarını bir dönem için bırakmış ancak “Kral geri döndü” çalımıyla yeniden hükümet edeceği umudunu hiç yitirmemiştir. Hakikaten de 1980’ler, sosyal demokrasi için o kadar da kötü, çorak bir on yıl olmayacak; İngiltere ve Almanya dışındaki ülkelerin partileri, çeşitli biçim ve sürelerde iktidara geleceklerdi.
Aslında, herhalde fazla dalga geçildiğinden olsa gerek, bu tür Z raporu muhabbetlerini; “Ne olacak halimiz?” konulu toptancı soruları ve onların başlattığı fikir yarışlarını pek sevmem: Gerçekten de bir pazardaymışız, daha kötüsü zamanla yarışıyormuşuz gibi düşünüp konuşmaya meylederiz. Gözümüzün yakaladığı ilk fikri alır, sağına soluna bakmadan poşetimize atar, tartışmanın harareti içinde kollarımızı çürük, sığ, temelsiz bir yığın kanaat posasıyla doldururuz.
Bu hatayı yapmamak için, sözlerimin altında büyük bir iddiada bulunmanın cesaretinin bulunmadığı şerhini düşmem gerekir: Tek bir sosyal demokrasi yok ve ben de bu farklı sosyal demokrasi bahçelerinin hepsini dolaşmış değilim. Bu nedenle inatçı, ısrarcı saptamalar olmayacak burada.
Fejtö, röportajlarda ortak olan kanaati paylaşır; sosyal demokrasinin gerçekten her şeye rağmen ayakta kalacağına ve muktedir olacağına inanır. Ancak bu inancında, bana göre, neredeyse uçarı bir iyimserlik vardır çünkü geleceğin dünyasında nasıl tehlikelerin ve koşulların ortaya çıkacağına dair fazla öngörü paylaşılmaz röportajlarda: Sosyal demokrasinin pragmatik manevra yeteneğine, bu otomobilin her arazide ve iklimde bir şekilde yol tutuşunu kaybetmeyeceğine dair, üzerinde fazla düşünülmemesi anlamında, “mekanik” bir özgüven vardır. Tabii bu kendinden emin, vakur duruşun ardında hükümette geçirilen yıllar boyunca biriktirilmiş maddi ve manevi kredinin gücü vardır.
Bana kalırsa 45 yıl sonra aynı özgüveni korumak zor, belki de imkansız.
“İşçi sınıfı yok olmadı, dönüştü” gibi tutamaçlar, sola/sosyal demokrasiye/sosyalizme vuran dalgalara karşı bugüne kadar hep güvenli, sağlam görülmüştür. Bu tutamacın yetmediği yerde teknolojik değişimden korkmamak gerektiği, buna uyum sağlamak gerektiği sirenini çalmak da yaygın. Fakat artık bu kadar güvende olacağımız bir dünyanın çoktan eriyip gittiği, gideceği fikriyle daha ne kadar pazarlık edeceğiz, merak ediyorum. Gelen yeni zamana, ekonomi ve çalışma yaşamı söz konusu olduğunda ortaya çıkan bütün akıntılara “Sen aslında yararlı olabilirsin, sana bir eğer vursak yeter” demeye devam mı edeceğiz? Az sayıda işçi sayesinde çalıştırılan makine ve kendi başına çalışabilen makine arasındaki farkı, basitçe, iyi niyetin kapatabileceği küçük bir aralık olarak görmeyi sürdürecek miyiz?
Sosyal demokrasinin işçi sınıfıyla bağının koptuğu, gevşediği, zayıfladığı, paslandığı, değiştiği savında uzun süre ısrar ettik; farklı sınıflara açılmak gerektiğinden, bunun doğal ve faydalı olduğundan da çok söz ettik (Bu sözü söylerken aslında Eduard Bernstein’i yankılamaktan fazlasını yapmıyorduk). Şimdi gerçekten de işçi sınıfını ortadan kaldırabilecek, onu nitelik ve nicelik olarak uzun zamandır görmediği, tecrübe etmediği bir değişime zorlayacak bir süreci deneyimliyoruz: İşçi sınıfı değişiyorsa sosyal demokrasi de değişir; işçi sınıfı yok olduğunda sosyal demokrasi hayatta kalabilir mi?
“Yok olma” ifadesinde bir sevimsizlik olduğu doğru: Neredeyse kibirli ve insanın mantığına, tecrübesine fazla uymayan bir kesinlik, saldırganlık içerir; bir sınıfın “yok olması”, akla ve sağduyuya uygun gelmez. Dahası, açıklayıcı bile değildir çünkü başka ve basit ama aynı zamanda önemli bir soru sorulmasına neden olur: İşçiler yok olursa, kapitalistlere ne olacak?
İşçi sınıfı ister “basitçe” şekil değiştirsin ister gerçekten “yok olsun”, sosyal demokrasi bu değişimlerin hiçbirinden “eski” yapısını koruyarak çıkamaz; bu “eski” yapı da 1980 sonrasında oluşmaya başlayan, 1990’ların “bilgi ekonomisi”, “bilgi toplumu” gibi kavramlarla yorumlanan Soğuk Savaş sonrası dünyada son halini alan; neredeyse hiçbir şekilde olumlu biçimde eleştirildiğini görmediğim Tony Blair tarzı Üçüncü Yol ve ona benzeyen programlardan oluşur. Bu yapının bugüne dek ne kadar seçim başarısı gösterdiği de son derece tartışmalıdır; yeterince başarısız iken yeni koşullara uyum sağlayacağını düşünmek de fazla iyimserliktir.
Önümüzdeki on yıllar içinde sosyal demokrasinin, iki büyük kuvvet arasında kalacağını ve en sonunda ciddi ölçüde parçalanacağı savı muhtemelen yeni, hele ki özgün hiç değil. Yine büyük olasılıkla her ülke için bu teoriyi uyarlamak, sosyal demokrasiyi parçalayacak güçlerin isimlerini değiştirmek gerekecek fakat ana hatları değişmeyecektir. Birinci kuvvet, hep söylenen ünlü yükselen aşırı sağ olacaktır fakat bu aşırı sağ, akla ilk gelen imgesinin aksine soldan bütünüyle kopuk bir çizgi çekmeyecektir.
Bu tuhaf, yeni hat refah (devleti) şovenizmi aracılığıyla kurulacaktır. Sosyal demokrasinin – ve kah ona karşı seferber olan kah onunla benzer doğrultuda çalışan toplumsal hareketlerin – neredeyse bütün insanlığa hediyesi olan refah devleti, örtük olarak, her zaman milliyetçi bir tasarı ve sistemdir çünkü her şeyden önce ulusal sınırlar içerisinde “güçlü” bir devletin varlığını gerektirir.
Ulus-devletlerin aşınması ve aşılması da dinlemeye çok alıştığımız bir anlatı; hangi devletin güçlü, hangisinin güçsüz olduğu tartışması ise aslında kendi içinde anlamsız – çünkü devlet, tanımı gereği bir güç temerküzü demektir – fakat yurttaşlar ve yurttaş olmayanlar/sonradan yurttaş olanlar arasındaki ayrımın silikleştirilmesi anlamında ulus-devlete yönelik meydan okuma, artık her zamankinden daha sert tepkiyle karşılaşacaktır. Böylece bir yandan ulus-devletin “kurucu unsuru” olan ulusun refah devletinden daha fazla hizmet almasını, diğer yandan da “haksız kazanç sağlayan” unsurların bu hizmetlerden mahrum bırakılmasını isteyen yeni bir refah devleti milliyetçiliği daha da güçlenecektir. Bu tip hareketlerin Avrupa’da 1990’ların sonu, 2000’lerin başından beri sürekli güç kazandığı ya da güç kaybetseler bile varlıklarını korudukları çokça irdelenmiş bir konu: İtalya’da Kuzey Ligi, Fransa’da Ulusal Cephe vd. Gelecek on yılların bu hareketleri ıskartaya çıkacağı beklenmemeli. Her Avrupa ülkesinde mavi yaka işçilerin – yani “klasik” anlamda işçi sınıfının – aşırı sağa teveccüh ettiği yorumu fazla iddialı ve muhtemelen dar bir örneklem grubuna dayanır ama Almanya’da AfD ve Fransa’da Le Pen’in en çok oy aldıkları meslek grubunun bu tabaka olması, gelip geçici bir eğilimden fazlasına işaret ediyor olabilir.
Bu süreç, sosyal demokrasideki “gizli” milliyetçi nüveden ayrı düşünülemez; François Fejtö, bu nüveyi İngiltere’de, İngiliz İşçi Partisi ve sendikalarında görmüştür: Sendikalar var olan işleri korumak için serbest ticaret ve iş gücü hareketliliği anlaşmalarına şiddetle karşı çıkmayı, sımsıkı korunan bir ulusal iş gücü havuzuna sahip olmayı geleneksel bir politika olarak görürler, hükümeti de bu doğrultuda sıkıştırırlarmış. (Kıta Avrupası sosyal demokrasisinden çok daha farklı bir geleneği bulunan Türkiye’deki sosyal demokrasinin “milliyetçiliği Ege’ye, Kıbrıs dağlarına, haşhaş tarlalarına yazmasıyla” hatırlandığına dikkat edin) Ücretli emeğin, özellikle de işçilerin “aşırı sağ” partilere yönelmesi sosyal demokrasinin çaresizliği veya mecalsizliği yerine, bir zamanlar kitlelerde bulduğu ya da onlarla bağ kurmasına yaramış “milliyetçi” duyguların yeni bir adres bulmasından kaynaklanıyor olabilir.
Sosyal demokrasi sağdan gelen bu çekim kuvvetine karşı koyamadığı gibi, merkezden gelen başka bir çekim kuvveti önünde de hayatta kalma şansını önemli ölçüde yitirecektir. “Kimlik siyaseti” kavramını kötüleyici, neredeyse alaycı bir amaçla kullananlara; sınıf veya ulus kimliği haricindeki bütün kimlikleri tali, neredeyse sahte, düzenlenmiş nüfus cüzdanları olarak görenlere rağmen, gelecekte kimliklerin kendilerinden feragat ettiğini görmek için bir sebebimiz olmayacağına inanıyorum. Örneğin ekolojik hareketler önemlerini yitirmek yerine üzerinde çalışılacak ve kitleleri harekete geçirmeye sağlayacak daha fazla konu bulabilecekler. Fejtö, yine önemli ve özgün bir gözlemle, İskandinav ülkelerinin paganizm geçmişinin bu ülkelerdeki yeşil partileri besleyen önemli bir etno-kültürel ırmak olarak mevcut parti sistemi içinde kendine ait bir kanal açtığını belirtir.
Farklı kimlik hareketleri, kimlik hareketlerini ezmeyi amaçlayan rakipleri güçlendikçe, belki de bu şekilde kendi kültürel gelenekleriyle daha uyumlu biçimde güncellenerek yeniden karşımıza çıkacaktır. Örneğin feminist hareketin, ABD menşeili Red Pill/MGTOW hareketleri/toplulukları gibi muarızları karşısında el yükselteceğine de kesin gözüyle bakılmalıdır.
Herkesin sadece ait olduğu ekonomik sınıfı hatırlayacağı o bilinç sıçraması saati, hiçbir zaman gelmeyebilir; kaldı ki kadranlar istenilen açıda durduğunda bile saatin sosyal demokrasi için uygun zamanı işaret ettiği söylenemez. Siyaset bilimi yazınında “kertecilik” adı verilen; “İşçi sınıfı sosyal demokrattır, işçiler toplumun çoğunluğudur, o halde sosyal demokrasi çoğunluğun oyunu alarak iktidar olacaktır” şeklinde ifade edilebilecek kod, bugüne kadar hiç çalışmadı, bundan sonra da çalışması için bir sebep de güvence de yok.
Diğer Yazılar:
Düşüncesiz Bir Barışın Anatomisi: “Terörsüz Türkiye” Süreci Üzerine – Kemal Büyükyüksel
Türkiye’deki Rejimin Mimarisi: Kapsayıcılığın Karanlık Yüzü – Kemal Büyükyüksel
Cumhuriyet Fikrini Yeniden Düşünmek – Kemal Büyükyüksel
Türkiye’nin Cumhuriyet’ini Bir Uçurumdan Aşağı Bakarken Yeniden Düşünmek – Kemal Büyükyüksel