Türkiye’de muhalefet, çok uzun zamandır kendisini iktidarın söylediklerine cevap vermek zorunda hissediyor. İktidar bir iddia ortaya atıyor, muhalefet de hemen “hayır, öyle değil, aslında böyle” diyerek o iddiayı çürütmeye çalışıyor. Bu refleks zaman zaman siyasetten çok bir “lafı yerine oturtma” yarışına benziyor. Kendime baktığımda ise, arkadaşlarımla yaptığım siyasi sohbetlerde sık sık aynı şeyi söylediğimi fark ediyorum. Buna cevap vermeye ne gerek vardı ki? Bunu büyük ölçüde bir umutsuzlukla söylüyorum, ama asıl düşüncem bu kadar bariz bir saçmalığı anlamaya ve cevaplamaya çalışmanın çoğu zaman faydasız olduğu yönünde. Tabii ki muhalefetin iktidarın ortaya attığı iddialara cevap vermesini başlı başına yanlış bulmuyorum. Aksine, başka bir alternatif bulunana kadar bunun hâlâ yapılması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bunun siyasal olarak ciddi bir sonuç ürettiğine veya üreteceğine de inanmıyorum. Bu düşüncelerim beni somut bir soruya yönlendirdi.
Muhalefet neden yıllardır iktidarın söylediklerini tek tek çürütmeye çalışıyor olmasına rağmen bu çaba beklenen sonucu üretmiyor?
Vereceğim cevabı en baştan söyleyeyim. Çünkü muhalefet çoğu zaman karşısında bir yalancı varmış gibi davranıyor. Oysa karşı karşıya olduğumuz siyasal iletişimin önemli bir bölümünü anlamak için başka bir kavrama ihtiyacımız var: Harry Frankfurt’un Bullshit[1] kavramı.
Frankfurt, “On Bullshit” kitabında kavramsallaştırdığı bullshit (safsata) kavramını, yalan ve yalancılıktan ayırarak ele alıyor. İlk bakışta ikisi aynı şeymiş gibi görünebilir, ancak Frankfurt’a göre aralarında önemli bir fark var. Yalancı, en temelde hakikatle hâlâ bir ilişki içinde sayılabilir. Yalancı, hakikatin ne olduğunu kesin olarak bilmek zorunda değil ama söylediğinin doğru mu yanlış mı olduğuyla ilgilenmek zorunda çünkü temelde karşısındakini başka bir şeye inandırmayı amaçlar. Yalan söyleyebilmek için söylediği şeyin yanlış olduğuna inanması gerekir. Yani ne kadar gizlemeye, çarpıtmaya veya tersini söylemeye çalışırsa çalışsın, söylediğinin doğru mu yanlış mı olduğunu önemsemek zorunda. Bu yüzden yalancının hakikatle doğrudan bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz.
Bullshit, yani safsata yapan kişi için ise asıl mesele bu değil. Söylediğinin doğru veya yanlış olması, ulaşmak istediği amaç karşısında ikincil bir konuma sahip. Frankfurt’un ifadesiyle bullshit’in özü, “şeylerin gerçekte nasıl olduğuna” karşı kayıtsızlıktır. Yalancı, en azından doğru ile yanlış arasındaki ayrımla ilgilenmek zorunda, çünkü yalanı ancak bu ayrım üzerinden kurabilir. Bullshit yapan kişi kendi söylediklerine inanıyor da olabilir. Ama temelde söylediği sözün hakikatle nasıl bir ilişki kurduğundan ziyade, o sözün kendisine ne sağlayacağıyla ilgilenir. Bu nedenle bullshit’in mutlaka yanlış olması da gerekmez. Söylenen şey doğru çıkabilir, ama doğruluğu konuşanın onu söyleme nedeni olmaz. Frankfurt bundan dolayı bullshitter’ın hakikatle kurduğu ilişkiyi yalancınınkinden daha tehlikeli görüyor.
Bunu anlatmak için 4 Temmuz’da konuşma yapan hayali bir Amerikan hatibi örnek veriyor. Hatip, ülkenin büyüklüğünden, kutsanmışlığından ve kurucu babaların ilahi bir rehberlikle insanlık için yeni bir başlangıç yarattığından söz eder. Frankfurt’un ilgilendiği soru, bu sözlerin doğru olup olmadığı değil. Hatibin kendisi de bunların doğruluğuyla gerçekten ilgilenmiyor olabilir. Asıl amacı kendisini coşkulu, vatansever ve ülkesine bağlı biri olarak göstermek. “Kurucu babalar gerçekten ilahi bir rehberlikle mi hareket etti?” sorusu konuşmanın gerçek amacı açısından önemsiz. Söylediği şey doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Hatip açısından önemli olan, sözün kendisine vatansever bir kimlik kazandırması. İşte bu Frankfurt’un bullshit yapan kişisi.
Üstelik Frankfurtçu manada bullshit’i üreten kişinin (bullshitter) bir şeyi daha yapması gerekir. Bullshitter hakikate karşı bu kayıtsızlığını gizlemek zorundadır. Çünkü dinleyiciler hatibin aslında söylediklerinin doğruluğunu hiç umursamadığını fark ederse, konuşmanın vatanseverlik gösterisi olarak taşıdığı güç zayıflar. Dolayısıyla bullshitter bizi mutlaka olayların kendisi konusunda kandırmaya çalışmaz, ama yaptığı şeyin niteliği konusunda yanıltır. Hakikati önemsiyormuş gibi konuşur, oysa sözünü belirleyen şey hakikatin kendisi değil, ulaşmak istediği başka bir amaçtır.
Bullshit, bu açıdan hakikat açısından yalandan daha tehlikeli. Yalancı ile doğruyu söyleyen kişi birbirlerine karşı olsalar da hâlâ aynı oyunun içindeler ve ikisi de hakikatin otoritesini kabul eder. Bullshitter ise bu otoriteye karşı çıkmaz, onu basitçe görmezden gelir ve tam bu yüzden hakikat açısından sonuçlarını da önemsemez. Bu nedenle Frankfurt bullshit’i yalandan daha büyük bir “hakikat düşmanı” olarak görür ve bu yüzden toplum için daha zararlıdır. Bunun siyasal sonucu da önemli. Karşınızdaki kişi açısından sözün doğruluğu zaten belirleyici değilse, ona doğrusunu göstermeye çalışmak size yalnızca zaman kaybettirir. İletişimin asıl işlevine de dokunamaz.
Günümüz siyasetinde bu mesele, Frankfurt’un tarif ettiğinden daha da ileri gitmiş olabilir. Çünkü Frankfurt’un bullshitter’ı en azından hakikati umursamadığını gizlemek zorunda. Söylediklerinin doğruluğuyla gerçekten ilgilenmese bile, dinleyicisine sanki ilgileniyormuş gibi görünmesi gerekiyor. Romy Jaster ve David Lanius ise Deeper into Populist and Authoritarian Bald-Faced Bullshit başlıklı makalelerinde tam olarak buna itiraz ediyorlar. Özellikle popülist ve otoriter siyasal söylemde konuşmacının hakikate kayıtsızlığını gizlemediği, hatta zaman zaman bunu açıkça sergilediği bir bullshit biçimi olduğunu söylüyorlar. Buna bald-faced bullshit, yani kabaca “apaçık bullshit” adını veriyorlar.
Apaçık bullshit’in ayırt edici yanı, konuşmacının söylediğinin doğruluğunu umursamadığının dinleyici tarafından fark edilmesine rağmen iletişimi bozmak zorunda olmamasıdır. Hatta kimi durumlarda tam tersine, bu açıklık sözün işlevinin bir parçası haline gelebilir. Frankfurt’un vatansever hatibi dinleyicisinin onun hakikati umursamadığını fark etmesini istemez. Apaçık bullshitter için ise bu kayıtsızlığın görünür hâle gelmesi bazen bir sorun olmanın aksine, avantajdır. Jaster ve Lanius bu nedenle Frankfurt’un kayıtsızlığı gizleme şartının bullshit’in zorunlu bir parçası olmadığını savunuyorlar. Bullshit’in merkezinde hâlâ hakikate kayıtsızlık olduğunu düşünüyorlar; ama bu kayıtsızlığın kimi zaman gizlendiğini, kimi zaman ise açıkça sergilenebildiğini söylüyorlar.
Böyle bir tavrın ve bu tavrın ürettiği sözün siyasal başarısını da yalnızca “İnsanlar buna inandı mı?” sorusuyla ölçemeyiz. Bir siyasetçi söylediği şeyin doğruluğunu önemsemiyor, bunu gizlemiyor ve buna rağmen sözünü siyasal bir amaç için kullanabiliyorsa, o sözün işlevi ikna etmekten çok daha geniş olabilir. Jaster ve Lanius da apaçık bullshit’in popülist ve otoriter siyasette beş farklı işleve hizmet edebileceğini savunuyor: sorgulamaktan kaçmak, dikkati kontrol etmek, güç göstermek ve sadakat talep etmek, bilgi ortamını felç etmek ve son olarak kamusal konuşmayı mümkün kılan doğruluk normlarını aşındırmak.
Bu ayrım, muhalefetin neden sürekli cevap verdiği hâlde çoğu zaman sonuç alamadığını anlamamızı sağlayabilir. Çünkü muhalefet, iktidarın ortaya attığı her iddiayı doğrulanması veya yanlışlanması gereken bir önerme olarak ele aldığında, o sözün asıl işlevinin gerçekten doğru kabul edilmek olduğunu varsayıyor. Oysa apaçık bullshit’in mantığında sözün yanlış olduğunun gösterilmesi, onu etkisiz hâle getirmiyor. Sözün amacı zaten karşı tarafı cevap vermeye zorlamak, dikkati kendi üzerine çekmek veya tartışmanın hangi konu etrafında döneceğini belirlemek.
Bu nedenle de apaçık bullshit’in birincil başarısı, doğru kabul edilmekten çok, neyin konuşulacağını belirlemek. Jaster ve Lanius’un dikkat çektiği iki işlev olan kaçınma ve dikkat kontrolü, bu başarının sağlanması için birlikte çalışıyor. Bir siyasetçi, kendisi açısından zor veya hesap vermesini gerektiren bir meseleyle karşılaştığında, tartışmayı başka bir iddiaya taşıyabilir. Ortaya attığı yeni iddianın iyi temellendirilmiş olması bile gerekmez. Yeterince çarpıcı, öfkelendirici veya tartışmalı olması, gazetecilerin ve muhalefetin günlerce onun doğruluğunu tartışmasına yetebilir. Bu da cevap verilmesi gereken ilk soruyu geri plana düşürür, siyasal gündem bullshitter’ın seçtiği yeni sözün etrafında kurulmaya başlar. Jaster ve Lanius, özellikle absürt veya açıkça temelsiz ifadelerin bundan dolayı çok dikkat çekebileceğini vurguluyorlar.
Burada bir paradoks var aslında. Muhalefetin bir iddiayı başarıyla çürütmesi bile, o iddiayı ortaya atan açısından siyasal bir başarısızlık anlamına gelmeyebilir. Çünkü herkes gün boyunca o iddianın neden yanlış olduğunu konuşuyorsa, gündemi yine o iddianın sahibi belirlemiş olur. Muhalefet doğruyu söylemiş, hatta tartışmayı olgusal olarak kazanmış olabilir. Ama yine de hangi sorunun tartışılacağını başkası seçmiştir. Yani apaçık bullshit’e verilen her doğru cevap, otomatik olarak etkili bir siyasi cevap değil.
Üstelik sorun gündemin ele geçirilmesiyle sınırlı değil. Jaster ve Lanius’un daha temeldeki argümanı, sürekli bullshit üretiminin bilgi ortamının kendisini felç edebileceği. Gazeteciler, muhalefet ve kamuoyu her yeni iddiayı kontrol etmek, düzeltmek ve yeniden açıklamak zorunda kaldıkça sınırlı dikkat ve zamanlarını bullshitter’ın belirlediği alana harcarlar. Amaç herkesi tek bir yalana inandırmak değil, bilgi alanını o kadar çok iddia, tartışma ve gürültüyle doldurmaktır ki hangi bilginin önemli, hangisinin güvenilir ve hangisinin gerçekten cevap vermeye değer olduğunu ayırmak giderek zorlaşsın. Bunun siyasal iletişimdeki en açık ifadelerinden birini Trump’ın eski danışmanlarından ve küresel radikal sağın ideologlarından Steve Bannon yıllar önce kullanmıştı. Bannon, medya ve siyasi rakiplerle mücadele etmenin yolunu “flood the zone with shit”, yani kabaca “alanı bokla doldurmak” olarak tarif ediyordu. Dolayısıyla burada yalnızca Türkiye’ye özgü bir şeyden söz etmiyoruz. Benzer yöntemleri başka ülkelerde de görmek mümkün. Jaster ve Lanius da apaçık bullshit’in bilgi ortamını nasıl felç edebildiğini tartışırken doğrudan Bannon’ın bu ifadesine değiniyorlar.
Makalenin benim açımdan en önemli noktası ise bundan da ileride. Apaçık bullshit sürekli tekrarlandığında yanlış bilgi üretmekle kalmıyor. Siyasal konuşmadan ne beklediğimizi de değiştirebiliyor. Bir siyasetçinin söylediği şeylerin kanıta dayanması, çelişkiye düştüğünde bunun bir maliyeti olması veya açıkça yanlışlandığında geri adım atması gerektiğine ilişkin beklenti, yalnızca bu normların ihlal edilmesinin bir bedeli olduğu sürece ayakta kalabilir. İhlaller tekrarlandıkça ve yaptırımsız kaldıkça insanlar beklentilerini değiştirmeye başlar. Yazarların “norm erozyonu” dediği süreç bu. Doğruyu söyleme normu bir anda ortadan kalkmıyor, ama giderek daha az kişinin uymasının beklendiği bir norma dönüşüyor.
Yazının başlangıcındaki dediklerime geri dönmek gerekirse, muhalefetin görevi elbette yanlış bilgileri düzeltmemek olamaz. Bir siyasal aktör yanlış bir şey söylediğinde doğrusunu göstermek hâlâ demokratik siyasetin temel görevlerinden biri. Ama sorun, bunun tek başına yeterli bir siyasal strateji olduğunun düşünülmesi. Eğer karşınızdaki aktörün amacı sizi yanlış bir önermeye inandırmaktan ibaret değilse; aynı zamanda gündemi belirlemek, sizi sürekli savunmaya geçirmek, dikkatinizi tüketmek ve sonunda doğru ile yanlış arasındaki ayrımın siyasal konuşmadaki ağırlığını azaltmaksa, yalnızca “hayır, gerçek öyle değil” demek oyunun tamamına cevap vermiyor.
Calum Lister Matheson’ın “sincerity trap”, yani “samimiyet tuzağı” adını verdiği açmaz da buna benziyor. Matheson bunu özellikle Bannon tarzı iletişim stratejilerinin yarattığı bir ikilem olarak ele alıyor. Tuzak şu: Karşınızdaki kişinin söylediği şeyi gerçekten ne kadar ciddi biçimde kastettiğine karar vermek zorunda kalıyorsunuz. Özellikle trolling veya bullshitting mantığıyla işleyen siyasal iletişimde hedef, provokasyona ciddi biçimde cevap vermek ile onu küçümseyip geçmek arasında sıkışabiliyor. Üstelik iki seçeneğin de provokatör açısından bir getirisi var. Cevap verdiğinizde onun kurduğu tartışmanın içine giriyorsunuz; cevap vermediğinizde ise sözün dolaşımına müdahale etmemiş oluyorsunuz. Bu yüzden mesele yalnızca neyin doğru olduğunu göstermek değil, hangi sözün gerçekten cevaplanmaya değer olduğuna karar vermek haline geliyor.
Muhalefetin de kendisine daha sık sorması gereken soru “Bu doğru mu?” sorusundan hemen sonra gelen başka bir soru: “Bu söze neden cevap veriyorum?” Bu söz gerçekten insanların bilmesi gereken yanlış bir bilgiyi mi yayıyor? Yoksa beni, yine başkasının seçtiği gündemin içinde, günlerce onun iddiasını tartışmaya mı zorluyor? Her bullshit cevapsız bırakılmamalı ama her bullshit de cevap verilmesi gereken ciddi bir hakikat iddiası muamelesi görmemeli.
Frankfurt bullshit’i yalandan daha tehlikeli buluyor, çünkü yalancı hâlâ hakikatin otoritesini kabul ederken bullshitter onu önemsemiyor diyor. Jaster ve Lanius ise daha ürkütücü bir ihtimale işaret ediyor. Bullshit yeterince uzun süre ve yeterince açık biçimde yapıldığında, yalnızca bullshitter hakikatin otoritesini umursamamaya başlamıyor. Toplum da siyasetçilerden bu otoriteye uymalarını beklemeyi bırakabiliyor. O noktada da asıl kavga artık tek tek yalanları çürütmekten ziyade, siyasal konuşmada hakikatin hâlâ bir kural olup olmadığını korumak haline geliyor.
Kemal Büyükyüksel de “Türkiye’nin Bullshit Çağı” yazısında bu meseleye odaklanıyordu ve ne yapılması gerektiği konusunda, cevap yetiştirmeden ama yokmuş gibi de yapmadan “Bullshit’e bullshit demek. Saçmalığa saçmalık demek. Operasyona operasyon demek. İşbirlikçiliğe işbirlikçilik demek. Gaslight’a gaslight demek” gerektiğini söylüyordu. Kemal’in önerisinin temel yönüne katılıyorum. İktidarın ürettiği bullshit’e ayrıntılı karşı-argümanlar hazırlamak yerine, bazen yapılması gereken ilk şey onun ne olduğunu işaret etmek ve kurduğu tartışma gündemini kabul etmemek. Yoksa muhalefet, “montaj falan ben bilmem” diyerek Karayılan’ın muhalefetin kampanya filmine yapıştırılmasına, İmamoğlu protestoları diye Gürcistan’dan görüntü gösterilmesine, Özgür Özel’in yaptığı konuşmanın kırpılıp “polisle çatışalım” çağrısına çevrilmesine, kasalardan balya balya dolar çıktı diye başka bir operasyondan stok görüntü kullanılmasına tek tek cevap yetiştirmeye çalışırken bulur kendisini. Son on yıla baktığımızda bu örnekleri çoğaltmak çok kolay olacaktır.
Bu, yanlış bilgileri hiçbir zaman düzeltmemek anlamına gelmiyor. Ama her bullshit’i cevap verilmesi gereken ciddi bir hakikat iddiası olarak kabul etmemek gerekiyor. Zamanımızı başkalarının ürettiği bullshit’i çürütmek yerine, hakikatin ve hakikati söyleme yükümlülüğünün hâlâ hem siyasal hem de toplumsal alanın bir normu olduğunu göstermeye harcamalıyız.
Referanslar:
- Frankfurt, H. G. (2005). On bullshit. Princeton University Press. https://doi.org/10.2307/j.ctt7t4wr
- Jaster, R., & Lanius, D. (2026). Deeper into populist and authoritarian bald-faced bullshit. Topoi. https://doi.org/10.1007/s11245-025-10362-6
- Matheson, C. L. (2026). The sincerity trap as rhetorical strategy: Feeding the trolligarchy. Rhetoric Society Quarterly, 56(4), 311-327. https://doi.org/10.1080/02773945.2026.2657811
[1] Frankfurt’un On Bullshit kitabı Türkçede 645 Yayınları tarafından Boktanlık Üzerine adıyla yayımlandı. “Bullshit” için Türkçede “zırva”, “palavra”, eski kullanımda “yâve” veya “herze” gibi yakın karşılıklar bulmak mümkün. Ancak bunların hiçbiri Frankfurt’un kavramını tam olarak karşılamıyor. Çünkü Frankfurt’un “bullshit” dediği şey mutlaka yanlış, anlamsız veya saçma bir söz değildir. Belirleyici olan, konuşanın söylediğinin doğru mu yanlış mı olduğuna kayıtsız olmasıdır. Bu nedenle yazı boyunca kavramı İngilizce haliyle kullanıyorum.
Diğer Yazılar:
KAAN Motoru, F-35, ve Hava Kuvvetlerinin Ahval ve Şeraiti – Ahmet Serdar Ünal
Değerlerin Taşıyamadığı Yük: Güven Denetimin Yerini Nasıl Aldı?- Metin Koca
İktidarın Konuşulmasını İstediği Konuda Cesur Olmanın Çelişkisi – Kemal Büyükyüksel
Güvercinle Satranç Oynamaya Çalışan Muhalefet – Kemal Büyükyüksel