Written by 10:32 am Editör, Editöryel, Gündem

Değerlerin Taşıyamadığı Yük: Güven Denetimin Yerini Nasıl Aldı?- Metin Koca

Haluk Levent ve Ahbap hakkındaki iddiaların doğruluğu bu yazının konusu değil. Bence daha temelde odaklanılması gereken, meselenin açığa çıkardığı toplumsal mekanizma. Devlet, ortak zemin olma iddiasını bir ideal olarak dahi taşımayıp iktidar koalisyonunu tahkim eden bir aygıta dönüştükçe, muhalif kesimler de güveni kurumlara değil, kendi değerlerini temsil ettiğine inandıkları kişilere yatırıyor. Depremin aciliyeti içinde Ahbap, kimi için “bizden”, kimi içinse en azından “oradan olmayan” bir adres haline gelmişti. İktidarın kendi çevresini muaf tutarken denetim yetkisini muhalif alanlara karşı bir silaha çevirmesi, denetim ihtiyacını siyasi saldırıya karşı mevzi alma zorunluluğunun gerisine itti. Peki bu döngü nasıl kırılabilir?

Ahbap’ın yükselişi yalnızca başarılı bir yardım örgütlenmesinin hikayesi değildi. Özellikle depremden sonra bu dernek, devletin yardım kuruluşlarına güvenmeyen muhalif kesimler için alternatif bir kamu temsiline, hatta devlet kapasitesinin dışında, belki de devleti tekrar pozisyon almaya zorlayacak bir dayanışma sembolüne dönüştü. Haluk Levent’in görünürlüğü de sıradan bir sanatçı sempatisinin ötesine geçti: merhametli, samimi, geçmiş hatalarıyla yüzleşmiş, açık bir muhalif olmasa da devletin hantallığından uzak ve tek taraflı kadrolaşmayla özdeşleşmeyen bir figür. Ahbap’ın muhalefette karşılık bulmasını sağlayan şey çoğu zaman pozitif temsil değil, ama belirgin bir negatif eşikti: desteklenecek yapının ne olmaması gerektiği daha netti ve Ahbap, reddedilen iktidar düzeniyle özdeşleşmeden geniş kitleye ulaşabilmişti. Tam da bu nedenle, ait olmadığı yerden gelecek saldırılara karşı korunması gerekiyordu.

Hangi mevzinin tutulacağı netleşince ilgi, denetim gibi prosedürel konulardan önce iktidarın saldırıları karşısında Ahbap’ın itibarının (ve kasasının) nasıl korunacağına yöneldi. Bu sırada düşünce o ya, içeriden kuşku belirtmek karşı tarafa malzeme vermek sayılır. Ne de olsa iktidar da kendi kadrolarını benzer durumlarda muhalefete yem etmemekte mahir.

Değerlerin Ürettiği Güven

Türkiye’deki bölünmenin zemini değer ayrılıklarının ötesine uzanıyor, fakat bölünme kendisini büyük ölçüde değerler diliyle anlatıyor. Taraflar, kendi çelişkilerini dokunulmaz ilan ettikleri değerler etrafında sadeleştirerek görünür hale geliyor. Değer beyanları dostu tanımayı, düşmanı işaretlemeyi ve ortak amacı görünür kılmayı sağlıyor. Ben buna daha önceki çalışmamda “değer göstericiliği” demiştim, çünkü varlığımızı değerlere atıfla doğruluyoruz, yükümlülüklerimiz üzerinden değil.

Değerler yalnızca temsil edilebilir değil, kolaylıkla taklit de edilebilir. Üstelik şu an deneyimlediğimiz gibi açıkça bölünmüş bir toplumda bu taklidin maliyeti düşük, getirisi yüksek. Doğru kelimeleri kullanmak ve doğru hassasiyetleri sergilemek kişiye davranışları henüz sınanmadan kredi kazandırıyor. Dolayısıyla söylem benzerliği, davranış hakkında verilmiş bir referans mektubu gibi çalışıyor.

Oysa değer beyanı ile davranış arasında zorunlu bir bağ yoktur. Mesele bu noktada yalnızca taklit ve sahtecilik olmaktan da çıkıyor. Kişi seslendirdiği değerleri bütünüyle samimi biçimde benimseyebilir ve yine de kendisine emanet edilen bir vazifeyi kötüye kullanabilir. Çünkü değerler davranışı ancak belirli bağlamlarda, başka dürtüler, çıkarlar, alışkanlıklar, bağımlılıklar ve yaptırımlarla etkileşerek yönlendirir. Cumhuriyet tarihi ve öncesinden incelediğim çok sayıda örnek, aynı değer ifadelerinin bir durumda davranışı kesin bir yola sürüklerken başka bir durumda nasıl esneyebildiğini veya eylemden bütünüyle kopabildiğini gösteriyor.

Buradan hareketle iyimser bir tespit yapıyorum: çatışan değerlerin ısrarla ifade edilmesi, toplum davranışının değişmediği anlamına gelmez, çünkü değer ile eylem arasındaki bağlar bağlama göre gevşeyebilir veya yeniden kurulabilir. Kötümser olduğum taraf ise bu esnekliğin kendi başına iyiye doğru bir değişim üretmemesi. Değer ile eylem arasındaki mesafe, hakların ve görevlerin değerlerden bağımsızlaşması gibi olumlu sonuçlara da, değerlerin her türlü davranışa bahane olması gibi yıkıcı sonuçlara da fırsat veriyor.

Burada amaç Türkiye’nin bölünmüşlüğünü yapay bir uzlaşmayla örtmek değil. Tam tersine, kavganın konusunu değiştirmek. Bugüne kadarki kavga büyük ölçüde kimin daha temiz, daha ahlaklı veya daha yerli olduğu etrafında döndü. Böyle bir kavga ahlaki muhakemeyle sonuçlanmaz, çünkü taraflar kendi değerlerini ölçü, kendi insanlarını da o ölçünün doğal taşıyıcısı sayar. Fakat bunun siyasi bir galibi pekala çıkabilir. Taraflardan biri devlet gücünü, hukuku ve kamu kaynaklarını ele geçirerek diğerinin hareket alanını daraltabilir, sesini bastırabilir ve kendi değer dünyasını resmi gerçeklik haline getirebilir. Bu, kavganın çözülmesi değil, bir tarafın ötekini konuşamaz hale getirmesidir. Türkiye’de olan da bu.

Ne var ki bir tarafın kamusal alanı ele geçirmesi, kendi değer sistemi üzerindeki kontrolünü bile mutlak hale getirmeyecek. Erdoğan’ın kurumsal yetkiyi merkezileştirirken sorumluluğu bürokratlara, yerel yönetimlere, piyasalara, dış güçlere ve ara kadrolara dağıtabilmesi, uzun vadede iktidarını korumasını sağladı. Fakat değerlere sadakat ile kariyer yatırımını birbirinden ayırmayı da güçleştirdi. Lidere yönelik sembolik bağlılık sürerken lider çevresindeki “evet efendimci” kadrolara dair sessiz farkındalık toplumda dolaşıyor, ve tabanın bu kadroları savunma ve onların ekonomik ya da siyasi maliyetlerini üstlenme iradesi aşınıyor. Böylece değer siyaseti iktidarı toplumun bütününe hesap vermekten korurken iktidar bloğunun içeride kime güvenebileceğini belirsizleştiriyor.

Yükümlülüklerin Kurması Gereken Zemin

Buradaki siyasi imkan, iktidar bloğundaki güven aşınmasının kendiliğinden muhalefete kazanç yazılacağı hayalinde değil, aidiyet veya karşı-aidiyetten doğan krediyi zayıflatmasında yatıyor. Aynı sloganları tekrarlamak, üstlenilen görevin yerine getirildiğini kanıtlamaya yetmediğinde, davranışı sınayacak ortak ölçütler için alan açılacak. Çıkış yolu bu nedenle hiçbir taraf için daha üstün bir değer gösterisi değil, farklı değerlerden hareket edenleri aynı yükümlülükler bakımından sınayabilmektir. Deprem yardımları tam da bu gerilimi görünür kılan bir konu.

Burada yükümlülük iki karşılıklı ve gözlenebilir beklentiye indirgenebilir: (1) yardım kuruluşlarının bağış, tedarik, stok ve sevkiyat kayıtlarını düzenli ve doğrulanabilir biçimde sunması, (2) kamu makamlarının da denetimi önceden ilan edilmiş ölçütlerle, benzer kuruluşlara aynı biçimde ve gecikmeden uygulaması. Ahbap’a 2023’te bir operasyon başlatılsaydı, bunun “deprem bağışlarına el koyma girişimi” sayılması son derece muhtemeldi. Bu ihtimal, denetim bulgularının içeriğinden önce işlemin siyasi bağlamının okunacağını gösteriyor. Kayıtların uzun süre bekletildikten sonra seçici biçimde dolaşıma sokulması da yine bulguların niteliğinden bağımsız olarak, denetimin ortak bilgi üretme kapasitesini zayıflatıyor, çünkü taraflar açıklanan veriyi yeni bir kanıt olarak değerlendirmekten çok mevcut kanaatlerinin teyidi olarak anlatıyor. Akın Gürlek’in Kızılay paylaşımı böyle bir zamanlama ve mesaj örüntüsüne işaret ediyor, dolayısıyla da mevcut denetim biçimi toplumda koordinasyonu artırmak yerine karşılıklı kuşkuyu yeniden üretmiş oluyor.

Bundan sonrası

Bir sonraki büyük deprem ya da başka bir büyük afet, ülkenin altyapısı kadar koordinasyonunun da sınavı olacak. Türkiye’nin sorunu dayanışma yokluğu değil, dayanışmanın birbirine bağlanmayan güven adacıklarında birikmesi. Bunları idari ya da halihazırda yapıldığı gibi baskıyla tek bir resmi kanala yöneltmek onları birbirine bağlamaz, yardımın hacmini azaltabilir, daha kapalı ağlara kaymasına yol açabilir veya kamu kurumlarıyla sivil kapasite arasındaki mesafeyi büyütebilir. Sivil toplum dahil devlet dışındaki örgütlenme ihtimallerinin topluca itibarsızlaşması ise kamu denetimini güçlendirmekten çok denetim yetkisini elinde tutan iktidarın alanını genişletir. Artık mesele ne dayanışmayı tek elde toplamak ne de denetleyecek araçtan mahrum olduğumuz yapılara bel bağlamak. Birbirinden kopuk kapasiteleri, değer birliği aramadan, açık ve gözlenebilir yükümlülüklerle ilişkilendirmek gerekecek.

Yükümlülükler bizi değerlerimizden vazgeçmeye değil, onları koruyarak bu temasın sınırlarını ve koşullarını düzenleyen ikinci bir katman kurmaya zorluyor. Bu zor bir adım, çünkü varlığını değer beyanları üzerinden tanımlayan kesimlere kendi zeminlerini terk etmek ve ahlaki üstünlük mevziini kaybetmek gibi görünüyor. Muhalif çevrelerde, akademi ve epistemik topluluklar dahil, mevziyi koruma çabası kapalı grup hizipleşmesi, içerideki sorunları dışarıya koz vermemek adına örten itaat ilişkileri ve dedikodu biçimini alıyor. Haluk Levent tartışması bu kapalılığı özcü bir yorumla daha da pekiştirebilir: gerçekten bizim çevreden değildi. Kendisini iş işten geçtikten sonra karşı saflara itme yarışında da bu dürtü var muhtemelen. Esas mesele bir sonraki sınavda yükümlülükleri nasıl gözleyebileceğimiz.

İktidar cephesinde ise değer siyaseti artık sabit bir mevziye yaslanmaya bile ihtiyaç duymuyor. Yıllar boyunca birbiriyle yer değiştiren terörist ve vatansever portreleri, siyasetin yönünü ilkelerden çok Erdoğan’ın değişen koşulları ve güç dengelerini okuma biçimine bağladı. Bu nedenle, değer beyanlarının güvence üretmeye yetmediğini içeriden gösterebilecek son fren, ilkesel itirazdan çok çıkar hesabı olabilir: Denetim ve yetki sınırlarını kaldırarak kurdukları düzen, bugünün iktidar ortaklarının yarın tasfiye edilmesine de hazır bir araç sunuyor.

Not: Bu yazıda dile getirilen görüşler yalnızca yazarına aittir ve Progresif’in editoryal duruşunu yansıtmaz.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin