Ankara’daki NATO zirvesi nedeniyle Türk Hava Kuvvetlerinin aldığı, alacağı ve yapacağı uçaklar bir kez daha gündemde. İktidar KAAN motoru, F-35’e dönüş ihtimali ve Eurofighter teslimatlarını savunma sanayiinin peş peşe gelen başarıları olarak sunuyor. Kamuoyu bu günlük siyasetin heyecanına kapılmışken biraz da bu noktaya nasıl gelindiğine ve Hava Kuvvetlerini nasıl bir geleceğin beklediğine bakmak gerekiyor. Zira iktidar almayı başarabildiği motor ve uçaklarla yeni bir zafer anlatısı kurarken, konunun teknik kısmına eğilmek tam da hikâyenin o kadar da toz pembe olmadığını fark ettiriyor. Çünkü bütün projeler eksiksiz gerçekleşse bile ortaya çıkacak tablo aslında uzun vadeli bir başarı hikâyesi değil. Tam tersine, yaklaşık yirmi yıllık plansızlığın ve dış politikadaki savrulmaların Türk Hava Kuvvetlerini mecbur bıraktığı son derece pahalı ve verimsiz bir kuvvet yapısı.
Dünya bir gaz ve toz bulutuyduya kadar geri gitmeye gerek yok ama hikayeye başlamadan önce Türkiye’nin F-35 programındaki rolünü ve Hava Kuvvetlerinin 2000’lerde kendine nasıl bir gelecek planladığını kısaca konuşmalıyız. Türkiye F-35 programına 2002’de katıldı, 2007’de üretim ortaklığını imzaladı ve 100 uçak alacağını ilan etti1. Bu sayı aslında bize planlanan kuvveti de açıkça söylüyordu. O dönemde kuvvetin bel kemiğini 240 kadar F-16 ile 90’ların sonunda İsrail eliyle modernize edilmiş, emeklilikleri yavaştan görünen 50’ye yakın F-4 oluşturuyordu.2 F-35’ler geldikçe en yaşlı uçaklar emekli edilecek, 2005 yılında ABD ile imzalanan anlaşmaya göreyse 165 F-16 modernizasyonlarla ayakta tutulacaktı. Böylece 2040’ların Türk Hava Kuvvetleri, daha kabiliyetli 5. nesil F-35 ile işletimi daha ucuz 4. nesil uçakların harmanlandığı bir güç olacaktı. Nitekim bu, Polonya’dan Danimarka’ya birçok NATO ülkesinin uyguladığı formüldü. Mantıklıydı. Fakat olmadı.
İlk olarak Mavi Marmara sonrası İsrail’le savunma işbirliği bitti; F-16’lara keşif sistemleri sağlayacak sözleşmeler gibi irili ufaklı projeler 2011’de İsrail’in ihracat izinlerini iptal etmesiyle rafa kalktı. O dönemden hatırlayanlar olacaktır uçakların kaynak kodlarının Türkiye ile paylaşılmaması da ABD ile bir gerilim noktası haline geldi. Böylece Türkiye 2012 yılında yerli F-16 modernizasyon projesi olan ÖZGÜR’e başladı. Bunu yerli imkanlarla yapmak daha uzun sürecekse de zaten F-35 alacak olan kuvvetin yeterli vakti vardı. Fakat hepimizin bildiği gibi Türkiye F-35 programından 2019 senesinde atıldı. Bu konunun detayına artık girmeye gerek yok, fakat sonuç olarak 2020’ye gelindiğinde Hava Kuvvetleri envanterinde 1980’lerde üretilmiş 40 F-16 Blok 30, 90’larda üretilmiş 170 Blok 40/50, 2012’de teslim alınmış 30 Blok 50+ ve 70’lerden beri uçan 50 emektar F-4 kalmıştı. En önemlisi, bunların yerine gelecek yirmi yılda ne konacağına dair artık bir plan yoktu.
NATO standardı, üye ülkelerin ana muharebe jeti pilotlarının yılda en az 180 saat uçmasını öngörür. Bu iyi bir savaş pilotu için ideal bulunmuş sayıdır yani. Türkiye zaten terörle mücadele ve Ege’deki kıta sahanlığı sorunu nedeniyle üye ülkeler arasında bu uçuş saatini en rahat karşılayan ve hatta zaman zaman geçen ülkelerden birisidir. Bir F-16’nın öngörülen total ömrü ise 8000 saattir. Bu sınıra yaklaştıkça uçağın bakımda geçirdiği süre ve bakım maliyetleri artar, filoların harbe hazırlık oranları düşer. Sınırı geçtikten sonra ise o uçağı uçurmak gittikçe tehlikeli bir hale gelir, kaza kırım oranları artar. Fakat kapsamlı modernizasyonlarla bu ömür 12000 saate kadar uzatılabilir. NATO’nun öngördüğü uçuş saatlerini, F-16’ların gövde ömrünü ve Türkiye’nin filolarının yaşını kabaca bir tabloya yan yana koyduğunuzda, 2020’lerden itibaren envanterdeki uçakların ya emekli edilmesi ya da ciddi modernizasyon geçirmesi gerektiğini görürsünüz.
İşte Türkiye F-35 projesinden atılıp eldeki F-16’ların modernizasyonu da uzayınca Hava Kuvvetleri 2030’larda belki de son 50 senesinin en zayıf halinde olacağı gerçeğiyle yüzleşti. Barış zamanı deneyimli bir NATO ordusunun ana muharebe jeti filoları için yüzde 70 seviyelerinde harbe hazırlık oranı olması büyük başarıdır. Bu demektir ki eldeki her 10 uçaktan 7’si görev yapabilir halde, geri kalanı ise bakımda, yedek parça bekliyor ya da modernize ediliyor. Türk Hava Kuvvetleri normal şartlarda NATO içerisinde yüksek harbe hazırlık oranlarıyla övünüyor olsa da yukarıda bahsettiğimiz gibi uçaklar yaşlandıkça bakımda geçirdikleri süre de artar. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak harbe hazırlık oranları düşecek, kuvvet zayıflayacaktı. On uçaktan sadece dördünün uçabilir hale geldiği, o kadar da uzak olmayan senaryolarda ise Türk Hava Kuvvetleri bölgedeki tüm hatırı sayılır aktörler karşısında zayıf konumda kalıyor olacaktı.
İlk çare olarak iktidar 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası NATO’ya girmek isteyen Finlandiya ve İsveç’in üyeliğini engelleyerek ABD’ye şantaj yapmayı denedi. Bu yöntemle ABD’nin 40 yeni F-16 satışı ve 79 uçağın modernizasyonunu onaylamasını sağladı da. Onayı alınca Türkiye 1.4 milyar dolar kadar, tabiri caizse bir kapora da yatırdı. Sonra ne oldu dersiniz? Türkiye bu uçak ve modernizasyon kitlerini almadı. Nedenini hala tam olarak bilmiyoruz fakat arada sırada sızan haberlerden anladığımız kadarıyla taraflar fiyat konusunda anlaşamıyor. Yani Türkiye, müttefiklerinin gözünde güvenilmez partner konumuna düşmek ve gelecekteki Avrupa savunma işbirliklerinde rol alma ihtimalini azaltmak pahasına; PKK’yı, Yunanistan’la kıta sahanlığını, Kıbrıs’ı, göçmenleri ve daha pek çok sorununu ikinci plana iterek F-16 alımını İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği için ana gündem haline getirdi, sonrasında bu alımı yapmadı, bir de üstüne para ödedi. Buradaki fırsat maliyetini hesaplamak mümkün değil, fakat ne kadar büyük olduğunu hayal etmek mümkün.
Sonra ne oldu peki? Sene 2025’e geldiğinde Hava Kuvvetleri için alarm çanları artık son ses çalıyordu. Bu arada Milli Muharip Uçak da 2010’da tasarlanan uçak olmaktan çıkmıştı. F-35’in bıraktığı boşluğu kapatması beklendiği için planlanandan çok daha büyük ve iddialı bir uçağa dönüştü. Türkiye’nin F-35 projesindeki üretici rolünden kazanacağı tecrübelerden yoksun kaldı. 2010’lu yıllardaki yalnızlaşma nedeniyle tüm uluslararası işbirliği fırsatlarını da kaçırdı. Bu koşullar altında, aslında uçması planlanmayan ilk prototipi 2024 seçimleri öncesi apar topar uçuruldu fakat resmi takvim halen ilk uçağın hava kuvvetlerine 2029 sonrasında teslim edilmesini öngörüyor. Hatırı sayılır miktarlarda uçak üretilip arzu edilen kabiliyetlerde kullanılabilmesi ise proje hiç aksamaz, Türkiye ekonomisi ayakta kalır ve gereken devasa paralar bulunursa ancak 2040 ve sonrası için öngörülebilecek bir durum. ÖZGÜR modernizasyonu devam ediyor olsa da kısmen alt parçalardaki dışa bağımlılık nedeniyle ambargolardan etkilenmesi, kısmen de Türkiye’nin AESA radar gibi teknolojilerde henüz yeterli üretim kapasitesine ulaşamaması nedeniyle Hava Kuvvetlerinin hızla artan uçak ihtiyacını karşılayamıyor. İşte bu durumda iktidar çareyi Eurofighter almakta buldu.
2025 yılının sonlarında imzalanan anlaşmaya göre İngiltere Türkiye için 20 uçak üreterek 2030-2032 arasında teslim edecek, bir o kadar uçak da Katar ve Umman’dan alınacaktı. İmzalanan anlaşma da sadece İngiltere’den alınacak 20 uçak için 8 milyar sterlin gibi son derece yüksek bir meblağ öngörüyordu.3 Ne kadar yedek parça ve mühimmat alınacak, Türkiye hangi yerli sistemlerini entegre etmek için lisans ücreti ödeyecek gibi konuları bilmeden bu meblağa fazla demek doğru olmasa da en azından dünya standartlarında hiç de az bir miktar olmadığını söyleyebiliriz. Fakat Katar ve Umman’dan alınacak uçaklar sayesinde Türk Hava Kuvvetleri hemen pilot eğitimlerine başlayabilecek, bu acil uçak ihtiyacını kısmen çözmüş olacaktı. Derken ilk uçakların Türkiye’ye teslim edilmesi beklenen şubat ayında ABD-İran savaşı patlak verdi. Yüzlerce füze ve dronun havalarda uçuştuğu bir ortamda bu iki ülke ellerindeki en modern uçakları Türkiye’ye bu kadar çabuk transfer edebilecekler mi şüpheye düştü. Hava Kuvvetleri Komutanı takvimde bir sarkma olmayacağını söylüyor fakat ilk plandan hiçbir şaşma olmayacağına inanmak da çok mümkün değil.
Gelelim günümüze. Daha önce Hakan Fidan’ın sözleriyle gündeme gelen KAAN motoru meselesi, Trump’ın Erdoğan’a bir sürpriz yapacağını söylemesi ve ardından yönetimin 80 adet F110 motorunun satışını Kongre’ye resmen bildirmesiyle çözülmüş gibi algılandı. Bu motorlar alınabilirse Türkiye ilk 40 KAAN’ı F-16’da da kullanılan bu motorlarla üretip kuvvete teslim edecek; hem acil ihtiyaç karşılanacak hem de edinilen tecrübeyle yerli motorlu yeni seri KAAN’lar daha kolay entegre edilecek. Yerli motorun ise, yine işler yolunda giderse, 2030’ların ortasında hazır olması bekleniyor. Fidan’ın 2 Temmuz’da CNN Türk’te söylediklerine bakılırsa F-35 konusu da neredeyse çözülmüş de, iktidar artık sadece satın alım değil projedeki üretici rolüne dönmek üzerine bir pazarlık yürütüyormuş.4 Keza JD Vance’ın Beyaz Saray’daki sorulara cevabından anladığımız kadarıyla da S-400’lerle ilgili Türkiye bir adım atmış. F-35’lerin Türkiye’ye satılabilmesinin yasal şartı S-400’lerin Türkiye’nin sahipliğinde ve toprağında olmaması. ABD Savunma Bakanlığı bu koşulun sağlandığını onayladığında Kongre yaptırımları kaldırabilir. Vance’ın şu anda bu doğrulamanın yapıldığı yönündeki ifadelerine bakılırsa, Türkiye bu koşulu sağlamış olabilir.
Türkiye jet motoru üretecek teknoloji ve sanayiye sahip mi, F-35 üreticiliğine dönmek gerçekçi bir hayal mi, ana muharebe jeti gibi belki de silah sanayinin üstlenebileceği en zor ve en maliyetli, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin tek başlarına girmeye cesaret edemedikleri bir işin altından bu ekonomik kırılganlıktaki bir ülke kalkabilir mi gibi sorular son derece geçerli olmakla birlikte bu yazının kapsamı dışında. Biz şimdilik konuştuğumuz tüm proje ve hayallerin başarıya ulaştığı senaryoyu değerlendirip neden onun dahi iktidarın 20 senelik başarısızlığının kötürüm bir sonucu olduğunu tartışacağız.
Hadi en ideal senaryoda meydana gelecek 2040 yılı Türk Hava Kuvvetleri neye benziyor bir bakalım. Tüm projeler sonucuna bağlanır, istenen tüm ekipmanlar istenen tarihlerde satın alınır, küsler barışır, Sagopa ve Ceza tekrar birlikte şarkı yapar, Nuri Bilge Ceylan ile Zeki Demirkubuz kucaklaşırsa 2040 senesinin Hava Kuvvetleri 40 Eurofighter, 120+ F-16, 40 ABD motorlu KAAN, en az bir o kadar yerli motorlu KAAN, en az 20 belki 40 F-35A uçuruyor olacak. Yani, 2040 senesi Türk Hava Kuvvetleri envanterinde 3 farklı kaynaktan 4.5 farklı model ana muharebe jeti olacak. KAAN’ın farklı motorlu iki versiyonu arasında daha pek çok başka parçanın da kayda değer ölçüde değişmesi gerekeceğinden bu iki uçağı 1.5 model saymak mantıklı. Bunlara ek olarak, Deniz Kuvvetleri uçak gemisinde kullanmak üzere Hürjet’in silahlı bir modelini yapacak, belki de projeden atılmadan önce planlandığı üzere bir filo da F-35B almak isteyecek, etti mi bize 1.5 model daha. Üstüne Baykar’ın üreteceği insansız ana muharebe jeti Kızılelma da AESA radarlı, F-16’ya yakın boy ve kabiliyetlerde, belki bir o kadar pahalı envanterdeki bir diğer hava aracı olacak.
Ne güzel Hava Kuvvetlerimiz çeşit çeşit uçak uçuracak değil mi? Değil. Dünyada TSK benzeri bütçelerle 4 farklı ana muharebe jetini envanterde tutmayı planlayan başka tek bir ordu yok. Çünkü envanterdeki her jet tipi için ayrı pilot eğitim programları, yedek parçalar, üs altyapıları, mühimmatlar, eğitimli teknik personel ve bakım/onarım altyapıları, yerli üretilen parçalar içinse ayrıca üretim bantları gerekiyor. Tüm bunlar inanılmaz maliyetli yatırımlar. NATO verilerine göre Türkiye’nin 2025 savunma harcaması 32,6 milyar dolar, ki bu son iki yılda dolar bazında ikiye katlanmış bir bütçe.5 Ondan önceki on yıl boyunca harcamalar 13 milyar dolar civarında seyretmiş.

Peki NATO ordularına baktığınızda Türkiye’ye yakın ya da daha yüksek bütçeli ülkeler 2040’a geldiğinde kaç farklı ana muharebe jeti uçuruyor olacak? Hollanda 28 milyar dolar bütçesiyle 1, İspanya 36 milyar dolarla 1, Kanada 44 milyar dolarla 1, Polonya 44 milyar dolarla 2, İtalya 49 milyar dolarla 2, Fransa 67 milyar dolarla 1. Üçüncü bir tipi hayal edebilen tek Avrupa ülkesi İngiltere; onun da bütçesi 90 milyar dolar ve üçüncü tip dediğimiz Tempest hâlâ kağıt üstünde.5 Türkiye’nin mecbur kaldığı çeşitliliğe gerçekten gücü yeten tek NATO ülkesi ise ABD ve bütçesi Türkiye’nin 30 katı. Peki NATO dışında bunun bir benzeri var mı? 90 milyar dolar bütçesine rağmen harbe hazırlık oranları içler acısı durumdaki Hindistan dışında yok. Türkiye’ye en yakın örnek sayılabilecek Güney Kore dahi 3 tip hedefliyor ve bunu Türkiye’nin bir buçuk katı bütçeyle, neredeyse tamamı kendi sanayisine ve tek bir müttefike dayanan derli toplu bir tedarik ekosistemiyle yapıyor.

Bitti mi? Bitmedi. Burada bahsi geçen ABD hariç ülkelerin hiçbiri Türkiye gibi savunma bütçesinin üçte birini terörle mücadeleye ayırmıyor; hiçbiri sınırları dışında Türkiye kadar üs ve asker beslemiyor. Üstelik bu bütçe aynı anda Altay’dan Milli Uçak Gemisi’ne, Siper’den TF2000’e onlarca projenin araştırma, seri üretim ve satın alım yükünü de taşıyor. Türkiye’nin bu son derece kırılgan ekonomisi ve iki yıldır sonuna kadar sıkılmış kemeriyle var olan bütçenin öyle dramatik seviyelerde artması da çok mümkün görünmüyor. O zaman ne olacak bu hava kuvvetlerine?
Şöyle olacak. Uzun dönem plansızlık ve siyasi iktidarın oradan oraya savruluşunun getirdiği anlık acil durum müdahaleleriyle ortaya harcanan paraya kıyasla çok daha az kabiliyetli, kaynaklarını son derece verimsiz kullanan, Türkiye tarihinde pek çok defa yaşandığı üzere personelin özveri ve fedakarlığıyla işler halde tutulmaya çalışılan fakat yine de onlarca yıl sürecek kronik bir yüksek işletim maliyeti/düşük harbe hazırlık oranı sorunuyla sakatlanmış bir kuvvet çıkacak. Bu da gelecekte yeni satın alımlara harcanan bütçeden yiyecek, ondan yemese semtimize yapılacak okulun bütçesini yiyecek. Biz de herhalde ekmek bulamıyorsak uçak yiyeceğiz. Bunlar yaşanmasın diye F-16 ya da Eurofighter’lar erken emekli edilse onca kaynak boşa harcanmış olacak. F-35 alınmasa kabiliyetleri komşularından eksik bir kuvvet olacak. KAAN yapılmasa dışa bağımlılık devam edecek. Buradan nasıl çıkılır? Bu sorunun cevabı bende yok. Fakat girilen bu çıkmaz sokağın sorumlularının kim olduğunu görebiliyorum.
O nedenle tam da iktidar yeni “başarılarını” parlatma çabasına girerken ortada bir başarı olmadığını, aksine onlarca yıllık plansızlığın TSK’yı nasıl zor durumda bıraktığını konuşmalıyız. Tartışılması gereken soru Türkiye’nin kaç yeni uçak aldığı değil, neden aynı hava gücüne ulaşabilmek için benzer ülkelerden çok daha fazla para ve çok daha karmaşık bir kuvvet yapısına mahkûm kaldığıdır. Eğer Türkiye işleyen bir demokrasi olsaydı bunun hesabını sorması gereken kurum Meclis olurdu fakat içinde bulunduğumuz ahval ve şerait dahilinde bir kez daha bu sorumluluk bizim omuzlarımızda.
Kaynaklar
1. Hürriyet, “Türkiye resmen F-35 savaş uçağının üretim ortağı”, 26 Ocak 2007.
3. DefenceTurk, “Türkiye’nin Eurofighter uçakları için yeni anlaşma”.
4. Habertürk, “Bakan Fidan: CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde irade var”, 2 Temmuz 2026.
5. NATO, “Defence Expenditure of NATO Countries (2014–2025)”, Ağustos 2025.



