Türkiye’de siyasi tartışmalar sürdükçe muhalefetin her yeni gelişme karşısında ne yapması gerektiği de tartışılıyor. Şunu yapmalı, bunu yapmamalı, daha sert davranmalı, daha dikkatli davranmalı, sokağa çıkmalı, kurumsal siyaset yürütmeli, şu söylemi kullanmalı, şu politikaları savunmalı, bundan vazgeçmeli. Herkesin bir stratejisi, bir taktiği, bir tavsiyesi var. Bütün bunların altında ise çoğu zaman aynı varsayım yatıyor. Doğru hamleler bulunursa iktidar geriletilebilir. Yeterince akıllı davranılırsa alan açılabilir. Siyaset hala doğru ve yanlış hamlelerin yarıştığı standart bir oyunmuş gibi konuşuluyor. Peki ya asıl problem strateji seçimi değilse?
İstatistik literatüründe Type III error diye anılan ilginç bir hata türü var. Terimin tek ve tartışmasız bir tanımı yok ama Allyn W. Kimball’ın 1957’de kullandığı anlam özellikle çarpıcı. Yanlış probleme doğru cevap vermek. Ian Mitroff ve Tom Featheringham 1974’te bu kavramı alıp daha da ileri taşıyor. Bir problemin çözümünü belirleyen en önemli unsurlardan birinin, o problemin daha en başta nasıl temsil edildiği ya da formüle edildiği olduğunu söylüyorlar. Yani Type III hata, bir yandan da doğru problemin çözülmesi gerekirken yanlış problemi çözmek. Hesap doğru olabilir. Yöntem doğru olabilir. Ortaya çıkan cevap, sorulan sorunun gerçekten en iyi cevabı bile olabilir. Fakat problem yanlış kurulmuşsa bütün bunların pek bir anlamı kalmaz.
Türkiye’de siyaset üzerine yürüyen tartışmaların giderek daha büyük bir kısmı tam olarak böyle görünüyor. Hangi hamlenin daha etkili olacağı konuşuluyor. Oysa önce çok daha temel bir sorunun cevaplanması gerekir. İktidar kendisini gerçekten tehdit eden siyasal aktörleri oyundan çıkarabiliyorsa, hatta bunu gazetecilere, aktivistlere, akademisyenlere, iş insanlarına ya da sıradan yurttaşlara karşı da yapabiliyorsa, doğru siyasi hamlenin ne olduğu hala asıl mesele midir?
Bunu fazla karmaşıklaştırmaya gerek yok. Satranç oynandığını düşünelim. Rakip daha iyi oynuyorsa açılışı değiştirmek, savunmayı güçlendirmek, başka bir taş dizilimi denemek, daha sabırlı oynamak anlamlıdır. Bunların hepsi gerçek strateji tartışmalarıdır. Fakat rakip sıkıştığı anda elini uzatıp veziri tahtadan dışarı fırlatabiliyorsa artık satranç stratejisi konuşmanın manası kalmaz. Bazı oyunları oynamanın manasızlığını anlatan, internette yıllardır dolaşan daha kaba bir benzetme de var. Güvercinle satranç oynarsınız, güvercin taşları devirir, tahtaya sıçar ve sonra kazanmış gibi etrafta zafer turları atar. Türkiye elbette bu karikatürden daha karmaşık. Ama soru aynı. Hala en iyi satranç hamlesi mi tartışılıyor, yoksa önce ortada hala bir satranç oyunu olup olmadığı mı konuşulmalı?
Pierre Bourdieu’nün düşüncesinde buna yakın çok kullanışlı bir kavram var. Histerezis etkisi, içinde hareket edilen alan değiştiği halde insanların o alana ilişkin yerleşmiş beklentilerinin, alışkanlıklarının ve oyun sezgisinin eski koşullara göre çalışmaya devam etmesini anlatır. Alanın kuralları değişmiştir ama aktörler bir süre daha eski oyunun sezgileriyle hareket ederler. Türkiye’de siyaset tartışmasının bir kısmında yaşanan şey de bu olabilir biraz. Belki sadece böyle bir gecikme de değildir olan biten, düpedüz inkardır bilemiyorum. Veya Stanley Cohen’in sonuçların inkarı dediği şeye, psikanalitik anlamda ise Octave Mannoni ve Alenka Zupancic gibi isimlerin tartıştığı “biliyorum ama…” türü bir yadsımaya benzeyen bir durum da söz konusu olabilir. Gerçek bütünüyle inkar dahi edilmek zorunda değil. Baskının hangi noktaya geldiği, oyunun kurallarının ne kadar değiştiği büyük ölçüde bilinebilir. Ama bu gerçeklerden çıkarılması gereken sonuçlar tam olarak kabul edilmiyor olabilir. Sürekli yeni stratejiler, taktikler ve söylemler tartışmak da belki kaygı üreten daha temel gerçekle yüzleşmemenin bir yoludur. Çünkü siyasal alan dönüşmüş durumda ama hala eski alanın kurallarına göre hangi hamlenin daha iyi olduğu tartışılabiliyor.
Asıl problem de burada. Etkili siyaset üreten bir aktörün etkili olmaya devam edeceği artık geçerli bir varsayım değil. Bir siyasi hareket büyüdüğünde, bir belediye iktidar için ciddi bir alternatif yarattığında, bir gazeteci fazla etkili olduğunda, bir yurttaş grubu gerçek bir mobilizasyon kapasitesi oluşturduğunda karşısına yalnızca daha güçlü bir siyasi rakip çıkmıyor. Devletin ceza hukuku, idari yetkileri, ekonomik araçları ve güvenlik kapasitesi çıkıyor. Böyle bir ortamda standart siyasi stratejinin temel mantığı işlemez. Normal bir siyasi rekabette başarılı bir hamlenin sonucu daha fazla güç kazanmaktır. Burada ise başarılı bir hamlenin sonucu daha ağır bir müdahale, baskı ve eziyet. Başarı güç üretirken aynı anda o gücün varlığını sürdürmesini tehlikeye sokuyor. Bundan dolayı artık Türkiye’de yalnızca hangi siyasetin başarılı olacağını sormak yetersiz. Başarılı bir siyasetin varlığını nasıl sürdürebileceğini de sormak gerekiyor.
Üstelik herkesin gerçekten tutuklanması da gerekmez. Bunun mümkün olduğunun bilinmesi yeterli. Baskının en güçlü biçimlerinden biri zaten böyle ortaya çıkar. Ceza yalnızca yapılan bir şeyin ardından gelmez. Yapılacak şey daha yapılmadan hesaba katılır. İnsanlar ne kadar ileri gidebileceklerini düşünürler. Kurumlar ne kadar görünür olabileceklerini hesaplarlar. Siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, iş insanları ve yurttaşlar kendi risk sınırlarını önceden belirlerler. İktidar yalnızca yapılan eylemleri cezalandırmaz. Hangi eylemlerin düşünülebileceğini de şekillendirir. Herkesi susturması gerekmez. Susturabileceğine yeterince insanı ikna etmesi yeter.
Bütün bu gürültüyü bir kenara bırakıp Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma doğru teşhis koymak gerek. Muhalefet şu cümleyi kursaydı daha mı iyi olurdu, bu hamleyi üç gün önce mi yapmalıydı, meydanda daha mı sert konuşmalıydı, şu kesime şöyle mi seslenmeliydi türünden tartışmalar bizi ortadaki temel problemden uzaklaştırıyor. Bunların bazıları kendi içinde doğru bile olabilir. Ama bunun önemi giderek azalıyor. Çünkü hepsi siyasal eylemin sonuç üretmesine izin verilen bir alanın hala eskisi gibi mevcut olduğunu varsayıyor. Asıl sorun tam olarak bu varsayımın kendisi.
Yani aslında Türkiye siyasetinin büyük bölümü bir Type III hatasının içinde dönüp duruyor. Yanlış probleme daha parlak cevaplar üretiliyor. Strateji konuşuluyor, taktik konuşuluyor, iletişim konuşuluyor, politika konuşuluyor, söylem konuşuluyor. Halbuki gerçek problem çok daha yalın ve çok daha ağır. Siz satranç oynadığınızı sanıyorsunuz ama karşınızda bir güvercin var. Asıl sorular başka yerde. İktidar kendisine karşı biriken siyasal kapasiteyi hukuk dışı ya da hukuk kisvesi altındaki araçlarla dağıtabiliyorsa, siyasal kapasite nasıl üretilecek? Üretilen kapasite nasıl korunacak? Bir aktörün etkili hale gelmesi aynı zamanda onu daha kırılgan hale getiriyorsa, etkili siyaset nasıl sürdürülecek? Devlet oyunun kurallarını değiştirebiliyor, oyuncuları oyundan çıkarabiliyor ve gerektiğinde tahtanın kendisine müdahale edebiliyorsa siyasi eylem ne anlama geliyor?
Bu soruların kolay cevapları yok. Önce bunu kabul etmek gerek. Kolaya kaçan basmakalıp cevaplarla aşılabilecek bir sorun da yok ortada. Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmazı bir başka iletişim stratejisiyle, daha iyi bir sloganla ya da daha yaratıcı bir siyasi hamleyle çözülebilecek bir problem gibi konuşmanın sonuna gelindi. Asıl sorun bundan daha temel. Kendisini gerçekten tehdit eden siyasal kapasiteyi istediği anda dağıtabilen bir iktidar karşısında anlamlı siyasal eylem nasıl mümkün olur?
Asıl tartışma burada başlamalı. Yanlış sorulara daha iyi cevaplar vermenin bir anlamı yok. Önce doğru soruyu sormak gerekiyor.
Bunun cevabı bulunmadan geri kalan tartışmaların büyük bölümü gürültü.



