Written by 9:06 am Editör, Editöryel, Gündem

Yasa ile “Yasa” Arasındaki Fark – Kemal Büyükyüksel

Çerçeve yasa tartışmasında önce iki şeyi birbirinden ayırmak gerek. Önümüzde küçük harfle somut bir yasa var; bir de etrafında yaratılan, tırnak içinde büyük harfle ayırarak konuşmamız gereken bir “Yasa” var. 

Bugünkü kavganın önemli kısmı aslında ikincisi hakkında yürüyor.

Ama önce küçük harfle yazdığımız kağıttaki yasaya bakalım. Bu metin, PKK’nın silahlı ve örgütsel varlığının sona ermesi halinde ortaya çıkacak hukuki sorunları yönetmeye çalışan, kapsamı gayet sınırlı ve eksik bir kısmi DDR (Disarmament, demobilisation and reintegration) geçiş yasası. İnsanların hakkındaki soruşturmalar ne olacak, devam eden davalar ne olacak, kesinleşmiş cezalar nasıl ele alınacak, silahsızlanmanın gerçekleştiğine kim karar verecek, bu geçiş hangi kurumlar tarafından yönetilecek gibi sorulara cevap vermeye çalışıyor. Kırk yılı aşan bir silahlı çatışmanın hukuki mirası, örgüt “dağıldım” dediği anda ortadan kaybolmuyor.

Devletler bu tür çatışma çözümü süreçlerinde benzer hukuki çıkış mekanizmaları kurmak zorunda kalırlar. İnsanların tek tek pişmanlık beyanı vermesine veya örgüt hakkında bilgi sağlamasına dayanan bir sistem yerine, kolektif tasfiyeden sonra bireysel hukuki normalleşmeye imkan tanınması kendi başına yanlış bir tercih değil. Böyle bir sürecin gizli pazarlıklara, savcıların keyfine veya idari doğaçlamalara bırakılmasındansa kanunla düzenlenmesi de daha sağlıklı.

Ama bu tam anlamıyla bir silahsızlanma, örgütsel çözülme ve yeniden topluma katılım yasası değil. Literatürde DDR (Disarmament, demobilisation and reintegration) diye bilinen silahsızlanma, örgütsel çözülme ve yeniden topluma katılım mekanizmasının özellikle son ayağı bu yasa içerisinde oldukça zayıf. İnsanlar yirmi yıl dağda yaşadıktan sonra nasıl bir hayata dönecek, nasıl geçinecek, nerede yaşayacak, mesleki ve sosyal hayata nasıl girecek, aile ilişkileri ve yerel topluluklarla bağları nasıl yeniden kurulacak gibi soruların ciddi bir cevabı yok. Yasa esas olarak ceza hukuku statüsünü çözüyor. Toplumsal hayatı yeniden kurmuyor. Bu nedenle elimizde bütünlüklü bir barış veya yeniden bütünleşme mimarisinden çok, onun sınırlı bir hukuki parçası var.

Daha önemlisi, yasanın siyasal mantığında ciddi bir asimetri bulunuyor. Silahsızlanma somut, ölçülebilir ve bağlayıcı bir ön koşul. Örgüt kendisini fiilen sona erdirecek, silahlarını teslim edecek, devlet bunu teyit edecek ve ondan sonra mekanizma işlemeye başlayacak. Devletin demokratikleşme yükümlülükleri ise aynı hukuki kesinlikle tanımlanmıyor. Yargının normalleşmesi, terör mevzuatının daraltılması, ifade alanının genişletilmesi veya başka siyasal reformlar bu yasa içinde karşılıklı bir takvime ve bağlayıcı yükümlülüğe dönüşmüyor.

Basitçe söylersek devlet diyor ki, önce sen geri dönüşü çok zor bir adım atıp tamamen silahsızlan, sonra devletin demokratikleşip demokratikleşmeyeceğini göreceğiz.

Barış süreçlerinde bunun yarattığı şeye inandırıcı taahhüt (credible commitment) sorunu denebilir. Bir taraf elindeki en büyük pazarlık aracını başlangıçta geri dönüşsüz biçimde bırakırken öbür tarafın yapacakları gelecekteki siyasi iradeye bağlı kalıyorsa, verilen sözlerin neden tutulacağı sorusu ortaya çıkar. Bu tespiti yaparken devletin mutlaka sözünden döneceğini iddia etmeye gerek yok. Sorun, kurulan sistemin sözden dönmeye veya reformları sonsuza kadar ertelemeye kurumsal olarak imkan vermesi.

Üstelik geçişin yönetimi de bu kaygıyı azaltacak biçimde tasarlanmamış. Sürecin merkezinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakanlıklar, MİT ve MGK ağırlıklı bir kurul var. Bazı hukuki mekanizmaların harekete geçmesinde bu kurul belirleyici. Meclis ise yasayı çıkardıktan sonra büyük ölçüde izleyen ve tavsiyede bulunan konuma çekiliyor. Parlamenter meşruiyet başlangıçta güçlü, parlamenter denetim uygulamada zayıf. Türkiye’nin zaten aşırı merkezileşmiş yürütme yapısını düşündüğümüzde bunu nötr, teknik bir tercih gibi görmek zor.

Bütün bunlar küçük harfle yazdığımız somut yasanın ciddi tartışma başlıkları. Meclis’in zayıflığı, yürütmenin ağırlığı, demokratikleşme ile silahsızlanma arasındaki asimetri, gerçek bir toplumsal bütünleşme ayağının yokluğu, bazı hükümlerin anayasal niteliğindeki belirsizlik, uzun süreli koşulluluk rejiminin nasıl işleyeceği. Bunların hepsi konuşulmaya değer.

Ama burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Esas sorun bu yasanın dar olması bile değil. Her yasa her şeyi çözmek zorunda değil. On iki maddelik bir geçiş düzenlemesinin yargı bağımsızlığından yerel yönetime kadar Türkiye’nin bütün demokratikleşme sorunlarını çözmesini beklemek anlamsız olur. Sorun, dar olan bu yasanın çok daha geniş bir demokratik dönüşümün kanıtı olarak pazarlanması ve geri dönüşsüz biçimde alınan silahsızlanma sonucuna karşı, devletin daha geniş siyasal yükümlülüklerinin bağlayıcı bir güvenceye kavuşmaması.

Hatta tartışma yalnızca küçük yasada kalsaydı muhtemelen bugünkü kadar büyük bir kavga da çıkmazdı. Yasayı açıp okurduk. Şu maddesi gerekli derdik, şu maddede yürütmeye fazla yetki verilmiş derdik, burada anayasal bir sorun çıkabilir derdik, toplumsal bütünleşme ayağı eksik derdik, yasa şu açılardan toplumun vicdanını yeterince gözetmiyor derdik. Sonra biri evet oyu verilmesini savunurdu, bir başkası mevcut haliyle hayır denmesi gerektiğini söylerdi. Önemli bir tartışma olurdu ama sonuçta başka türlü bir hukuk ve siyaset tartışmasının parçası olurdu.

Benim açımdan da küçük harfle tanımladığım somut yasa konusunda durum bu kadar dramatik değil. Metinde çok fazla kusur ve eksiklik var, bu sorunların hiçbiri önemsiz değil. Fakat bunların yasayı kategorik olarak reddetmeyi zorunlu kıldığını da düşünmüyorum. Silahlı bir örgütün tasfiyesi sonrasında ortaya çıkan hukuki düğümlerin çözülmesi gerekiyor ve bu yasa eksik de olsa bunun araçlarından biri. Mesele gerçekten sadece bu metinden ibaret olsaydı, yasaya evet denmesinde kendi başına büyük bir problem görmezdim.

Ama kamusal tartışmanın asıl ağırlığı burada değil. Çünkü küçük harfle yazdığımız somut yasanın üzerine başka bir şey inşa edildi. Ben bunu somut yasadan ayırarak büyük harfle “Yasa” diye adlandırıyorum.

Bu ikinci “Yasa” on iki maddelik bir kanun teklifi değil. “Tarihsel kırılma”, “yeni dönem”, “büyük uzlaşma”, “demokratikleşme”, “Türkiye’nin yüz yıllık meselesini çözme”, hatta zaman zaman neredeyse yeni bir ülkenin kurucu anı gibi konuşulan romantik bir nesne. Bence tartışmanın cılkının çıktığı ve ciddiyetsizleştiği yer de burası.

Ortada ciddi bir anlam enflasyonu var. Bundan kastettiğim şey basit. Bir olayın taşıdığı gerçek siyasal anlamın üzerine sürekli yeni ve daha büyük anlamlar ekleniyor. Bir noktadan sonra tartışılan şey ile o şeyin gerçekte tekabül ettiği şey arasındaki mesafe açılıyor. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesinin taşıdığı tarihsel ağırlık alınıp doğrudan bu sınırlı kanuna aktarılıyor. Oysa bunlar aynı şey değil. Kırk yılı aşkın bir silahlı çatışmanın sona ermesi elbette tarihsel önemde olabilir. Ama bu on iki maddelik bir geçiş düzenlemesini otomatik olarak tarihsel bir demokratik dönüşüm haline getirmez.

Sorunlu gördüğüm kamusal tartışmalarda silahların susmasının önemi sınırlı bir yasaya transfer ediliyor. Sonra da yasa hakkında kuşku duyanlardan onun üzerine kurulmuş bütün büyük hikayeyi kabul etmeleri bekleniyor. Burada ciddi bir çerçeve şişirmesi var. Yasanın ne yaptığı anlatılmakla yetinilmiyor. Üzerine taşıyamayacağı kadar büyük anlamlar yükleniyor. Ortaya çıkan şey de tam iktidarın işine yarayan bir köşeye sıkıştırma düzeni. Çünkü insanlardan yasa hakkında tutum almalarından öte, o yasanın üzerine kurulmuş tarih anlatısı karşısında da saf belirlemeleri isteniyor.

İktidarın bunu yapmasında şaşırtıcı bir şey yok. Her iktidar kendi yaptığı işi olduğundan büyük göstermeye çalışır. Türkiye’deki türden bir iktidar bunu daha da abartılı biçimde yapmaya zaten meyilli. “Terörsüz Türkiye”, “tarihi mutabakat”, “yeni dönem” gibi ifadeler iktidarın siyasal meşruiyet üretme dilinin doğal parçası.

Dahası bu dil geçmişteki bir sorunun çözümü olarak sunulmaktan ziyade gelecekte kurulmak istenen düzen hakkında da maksimalist bir hikaye anlatıyor. “Eski Türkiye bitti, yeni dönem başladı” denildiği anda artık yalnızca PKK’nın silah bırakması konuşulmuyor. Kimin bu yeni dönemin parçası olduğu, kimin dışarıda kaldığı, hangi itirazların geçmişin yükü veya yeni düzenin önündeki engel sayılacağı da tarif edilmeye başlanıyor.

Büyük “Yasa” anlatısının rejim tasarımı bakımından tehlikesi burada. Bugün “barış için tarihsel uzlaşma” diye kurulan çerçeve yarın “yeni Türkiye’nin gereği” diye başka kurumsal ve siyasal dönüşümlerin önüne konabilir. Bir süre sonra kendinizi on iki maddelik bir geçiş yasası yerine çok daha geniş bir rejim paketini onaylamış gibi anlatılan bir hikayenin içinde bulabilirsiniz. Bu ihtimali hatırlatmak paranoyadan ziyade Türkiye’de iktidarın nasıl siyaset yaptığını ciddiye almakla alakalı.

Bence daha ilginç ve daha problemli olan ise bu anlatının iktidarın doğrudan çevresi dışında yeniden üretilme biçimi. Kendisini hükümet propagandasından ayrı gören, liberal, merkezde, demokrat, uzlaştırıcı veya bağımsız bir yerde konumlandıran bazı medya çevreleri ve kanaat önderleri iktidarın cümlelerini aynen tekrar etmeseler de çok daha etkili bir işlev görebiliyorlar. Çünkü aynı büyük hikayeyi başka bir sözlüğe tercüme ediyorlar.

İktidar “tarihi devlet başarısı” diyor, başka bir yerde “tarihi demokratik dönüşüm” oluyor. İktidar “milli birlik” diyor, başka bir yerde “büyük demokratik uzlaşma” oluyor. İktidar “Terörsüz Türkiye” diyor, başka bir yerde “barışın yeni dönemi” oluyor. Elbette bunların hepsi aynı şeyi söylemiyor. Devletçi bir milli birlik anlatısı ile demokratikleşme veya barış dili arasında gerçek farklar var. Bunları özdeş ilan etmek gerekmez. Sorun bu farklı sözlüklerin aynı çerçeve şişirmesine katkıda bulunabilmesi. Kelimeler ve siyasal niyetler farklılaşırken yasanın gerçek boyutundan çok daha büyük bir tarihsel kırılma olarak sunulması ortaklaşabiliyor.

Bu ara figürlerin yaptığı şeye söylemsel aracılık denebilir. İktidarın ürettiği bir anlamı, iktidarın kendi diline mesafeli insanların kabul edebileceği başka bir dile çevirmek. Devletçi bir anlatının liberal-demokratik tercümesini yapmak. Burada kimsenin zihnini okumaya gerek yok. Bunu yapan herkesin bilinçli bir iktidar hesabı taşıdığını söylemek de gerekmez. Bazıları gerçekten çatışmanın bitmesi ihtimalinden heyecan duyuyor, bazıları tarihsel bir fırsat gördüğüne samimiyetle inanıyor olabilir. Ama siyasal işlev niyetten bağımsızdır.

Otoriter bir iktidarın meşruiyet üretmesi için herkesin iktidar yandaşı olması gerekmez. Hatta bazen tam tersine, iktidar yandaşı görünmeyen aktörlerin onun kurduğu büyük hikayeyi başka dillere tercüme etmesi daha değerlidir. İktidarın kendi sözcüsünün “tarih yazıyoruz” demesi muhalif bir insan için sınırlı bir ikna gücüne sahiptir. Çünkü kimin konuştuğunu bilir. Aynı hikaye, iktidarın dışında görülen ve kendisini demokratik muhalefete daha yakın konumlandıran bir gazeteci, akademisyen veya kanaat önderi tarafından “Türkiye gerçekten yeni bir döneme giriyor” şeklinde anlatıldığında çok daha güçlü bir meşrulaştırma etkisi yaratabilir.

İktidardan görece bağımsız görünmek engel olmanın aksine, söylenen söze iktidarın kendi sahip olmadığı bir güvenilirlik kazandırabilir. Bu nedenle doğrudan propaganda ile liberal-demokratik meşrulaştırma aynı şey değiller. İkincisi iktidarın kendi başına ulaşamadığı bir alana ulaşır. İktidar anlatısını iktidar dışındaki kamusal alanın içine taşır ve orada daha kabul edilebilir bir biçime sokar.

Bu yüzden de saflığa yatıp “ben yalnızca barışı savunuyorum” demek her zaman yeterli bir cevap değil. Barışı savunurken hangi siyasal hikayenin dolaşımına katkıda bulunduğunuzu da düşünmeniz gerekir. Bugün küçük bir hukuki düzenlemeyi demokratik bir yeniden kuruluşun kanıtı olarak romantize ederek kurulan anlatı, yarın hangi siyasal hamlelerin meşruiyet zemini haline gelecek? Bu sorunun cevabını bilmiyor olabiliriz. Ama bu ihtimali hiç düşünmeden büyük hikayeye omuz vermenin masum bir kamusal faaliyet olduğunu da varsayamayız.

Burada 2010’u hatırlayanların sezgisinde de, iki dönem birbirinin aynısı olmasa bile, anlaşılması gereken bir şey var. 2010’daki anayasal düzenleme bugünkü yasadan bambaşka bir kurumsal ağırlığa sahipti. Dolayısıyla iki olayı aynılaştırmak yanlış olur. Ama kamusal meşrulaştırma tekniğinde tanıdık bir taraf var. İktidarın elindeki sınırlı veya tartışmalı bir düzenlemenin, iktidarın organik çevresinin dışında bulunan aktörler tarafından çok daha büyük bir demokratik dönüşüm hikayesinin parçası olarak tercüme edilmesi. Ve bu büyük hikayeye kuşkuyla yaklaşanların ilerlemeyi anlamayan, korkularına teslim olmuş veya demokratik fırsatı göremeyen insanlar gibi sunulması.

Bence 2010’dan alınacak ders sadece basitçe otoriter bir iktidarın getirdiği herhangi bir düzenlemeye karşı olunması gerektiği değil. Çok daha basit bir ders var. Bir düzenlemeyi kendi somut içeriğiyle değerlendir ve ona taşıyamayacağı tarihsel-demokratik anlamlar yükleme. İktidarın kurduğu oyunun bir parçası olma ve rejimi dönüştürmek için kurgulamak istediği büyük anlatılara şüpheyle yaklaş. İktidarın yönelimine ilişkin meşru kuşkuları da ahlaki üstünlük gösterisiyle susturmaya çalışma.

Bugün bu sınırın yine bulanıklaştığını görüyoruz. İyimser yorum ile gerçekte olmayan bir demokratik dönüşümün hikayesini satmak arasındaki mesafe kapanıyor. Bu noktadan sonra da mesele basit bir yanlış analiz olmaktan çıkıyor. Tartışmayı gereksiz yere toksikleştiren bir çanak tutma biçimine dönüşüyor. Kimsenin hayal satılmaya tahammülü yok. Hele kendi yaşadığı siyasal gerçeklikle kendisine anlatılan hikaye arasında bu kadar büyük bir mesafe varken.

Romantizasyonun bir noktadan sonra ahlaki baskıya dönüşmesi de buradan geliyor. Yasaya kuşkuyla bakıyorsanız “barışa mı karşısınız?” deniyor. “Örgüt silah bırakıyor, buna da mı itiraz ediyorsunuz?” deniyor. “Tarihi bir fırsat var, hala eski ezberlerden çıkamıyor musunuz?” deniyor.

Tüm bu tür sözlerle klasik bir sahte ikilik kuruluyor. Sanki iki seçenek varmış gibi. Bir tarafta barışı isteyen, cesur, tarihsel fırsatı gören, geçmişin yüklerinden kurtulabilen insanlar. Diğer tarafta statükocular, milliyetçiler, korkularına teslim olanlar, barışı istemeyenler.

Oysa gerçek siyaset böyle çalışmıyor. İnsan PKK’nın silah bırakmasını sonuna kadar destekleyip bu yasanın içeriğine itiraz edebilir. Silahlı çatışmanın sona ermesini tarihsel bir kazanım olarak görüp yürütmeye verilen yetkileri yanlış bulabilir. Böyle bir kanunun gerekli olduğunu düşünüp bu spesifik metne hayır diyebilir. Devletin verdiği demokratik sözlere güvenmeyebilir. Daha güçlü parlamenter ve hukuki güvenceler isteyebilir. Bunların hiçbirinde otomatik olarak barış karşıtlığı yok.

Ama sahte ikilik bir kez kurulduğunda tartışma yasanın doğru olup olmadığı sorusundan çıkıp “iyi ve demokrat insan hangi tarafta durur?” sorusuna dönüşüyor. Kanun tartışması ahlak sınavına çevriliyor. Ardından eleştirinin gayrimeşrulaştırılması geliyor. İnsanların argümanı yanlış bulunmakla da kalmayıp o argümanı dile getirmelerinin kendisi şüpheli hale getiriliyor. “Neden karşı çıkıyorsunuz?” yerine “buna nasıl karşı çıkabilirsiniz ki?” deniyor. İkisi arasındaki fark küçük değil. İlki karşındaki insanın bir gerekçesi olabileceğini kabul ediyor. İkincisi daha konuşma başlamadan o gerekçeyi ahlaken sakat ilan ediyor.

Buradaki temel sorumsuzluklardan biri barışı savunmak ile bu özel kanun teklifini ve onun etrafında yaratılan bütün siyasal anlatıyı savunmayı birbirine yapıştırmak. Barış bu yasadan çok daha büyük bir şey. Aynı zamanda bu yasa da barışın bütün anlamını taşıyabilecek kadar büyük bir metin değil. İkisini birbirine eşitlemek hem yasayı gereksiz yere kutsallaştırıyor hem de barış fikrini tek bir hükümet politikasına ve tek bir kanun teklifine mahkum ediyor.

Türkiye’nin bugünkü şartlarında bütün bunlar ayrıca problemli. Çünkü bu tartışma bir vakumda yapılmıyor. Muhalif insanlar seçilmiş siyasetçilerin tutuklandığını, parti örgütlerine ve belediyelere yönelik müdahaleleri, yıllardır süren siyasi davaları ve yargının siyasal alandaki rolünü gördükleri bir ortamda yaşıyorlar. Bu insanların hayatında otoriterleşme soyut bir akademik kavram değil. Sonra aynı insanlara birden “yeni demokratik dönem başladı, tarihsel fırsatı görün” deniyor.

Böyle bir durumda ortaya çıkan yabancılaşmaya şaşırmamak lazım. İnsan kendi gözleriyle gördüğü siyasal gerçeklikle kendisine anlatılan büyük hikaye arasında bir uçurum görüyor. Bir taraftan baskı devam ediyor, diğer taraftan kendisinden demokratik normalleşmenin başladığına inanması bekleniyor. Bu çelişkiye işaret ettiğinde de “eski ezber”, “barış korkusu”, “milliyetçilik”, “tarihsel fırsatı anlayamamak” gibi cevaplarla karşılaşabiliyor.

Bu basit bir fikir ayrılığı olmaktan çıkıp insanın gerçeklik duygusuna baskı yapan bir dile dönüşebilir. İnsanların bunu bir tür psikolojik manipülasyon gibi hissetmesine şaşırmamak gerekir. Kendilerinden yalnızca belirli bir hukuki düzenlemeyi değerlendirmeleri istenmiyor gibi hissediyorlar. Aynı zamanda iktidar tarafından küratörlüğü yapılmış çok daha büyük bir tarih hikayesine katılmaları bekleniyor.

“Devlet değişiyor.”

“Türkiye değişiyor.”

“Yeni dönem başladı.”

“Tarihsel demokratik dönüşümün içindeyiz.”

İyi de insanlar dönüp ülkenin geri kalanına baktıklarında bunun işaretlerini göremiyorlarsa ne olacak? Böyle bir durumda “hayır” duygusunun güçlenmesi irrasyonel değil. Aksine bu psikolojik ve siyasal sıkıştırmanın anlaşılır bir sonucu.

Sonra aynı muhaliflere neden bu tartışmayı koca bir rejim tartışmasına çevirdiklerinin sorulması ayrıca tuhaf. Çünkü bunu rejim meselesine çeviren yalnızca onlar değil. Yasanın etrafında kurulan büyük anlatı onları zaten o alana itiyor. Siz on iki maddelik, silahsızlanma sonrasının bazı hukuki sorunlarını düzenleyen ve bütünlüklü yeniden topluma katılım mekanizmalarını bile içermeyen bir geçiş yasasını “yeni Türkiye’nin tarihsel eşiği” diye anlatırsanız insanlar da doğal olarak verecekleri oyu bu büyük hikayeye onay veya itiraz olarak görmeye başlar. Yasanın üzerine rejimsel anlamı siz bindirip sonra muhaliflere “neden bunu rejime güvenoyuna çevirdiniz?” diyemezsiniz.

Bu nedenle hayır diyen veya hayır demeye meyleden muhalifleri yalnızca irrasyonel öfke, milliyetçilik veya geçmiş travmalarıyla açıklamak hem haksız hem de siyaseten tembelce. Üstelik hayır diyen herkesin küçük harfle yazdığımız somut yasaya içerik bakımından bütünüyle karşı olduğunu da varsaymamak gerekir. İnsanların bir kısmının reddettiği şey aslında büyük harfle yazılan “Yasa”. Yani kendilerine yasa ile beraber satılan tarihsel ve rejimsel paket.

Bu aşırı romantizasyon çatışmasızlığın kendisine de zarar veriyor nitekim. İnsanları sürece yaklaştırmak amacıyla sürekli umut, tarih, kardeşlik, yeni dönem, kurucu an gibi büyük kelimelere başvurulduğunda bunun ikna edici olacağı varsayılıyor. Bazen tam tersi olur. İnsan yaşadığı baskının inkar edildiğini hissettiğinde artık yasanın maddelerine tepki vermemeye başlar. Kendisine anlatılan hikayeye tepki verir. “Madem bana bunun demokratikleşme olduğunu söylüyorsunuz, ben de hayır, bu demokratikleşme değil diyeceğim” noktasına gelir. Sonra da toplumun çok geniş bir bölümünün üzerinde anlaşabileceği bir şey, silahlı çatışmanın sona ermesi ve bunun hukuki sonuçlarının yönetilmesi, gereksiz yere bir rejim referandumuna çevrilir. Romantizasyon barışın toplumsal koalisyonunu genişletmek yerine daraltabilir.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda daha genel bir soruyu sormak da tamamen meşru. Sürecin tasarımı, yasa yapma biçimi, kararların hangi kurumlarda toplandığı ve parlamentonun nerede konumlandırıldığı Türkiye’nin mevcut otoriterleşme çizgisini kırıyor mu, yoksa ona uyarlanmış yeni bir alan mı yaratıyor?

Bu soruyu sormanın kendisinin barış karşıtlığı gibi sunulması özellikle sorunlu. Çünkü bir silahlı çatışma otoriter bir rejim altında sona erebilir. Dahası, çatışmayı sona erdirme biçimi otoriterleşmeyle sadece yan yana bulunmakla kalmayabilir, onu güçlendirebilir de. Devlet şiddet sorununu çözerken siyasal kararları daha fazla yürütmede toplayabilir, muhalefet alanlarını birbirinden ayırabilir, bazı aktörleri kontrollü biçimde sisteme dahil ederken diğerlerini baskı altında tutabilir ve bütün bunlardan yeni bir yönetme kapasitesi ile meşruiyet üretebilir. Tüm bunları yaparken de “barış” söylemini gerçeği örtbas etmek için suistimal edebilir.

Bu nedenle yalnızca “demokrasi gelmeden barış olabilir” demek bile yetmez Türkiye bağlamında. Daha rahatsız edici ihtimal, çatışmasızlığın kurulma biçiminin de otoriter olması.

Türkiye’deki bu süreçten de bu koşullarda ortaya bir tür otoriter barış çıkması hiç zayıf bir ihtimal değil. Silahlı çatışma gerçekten biter. İnsanlar ölmez. Örgüt tasfiye olur. Bunların hepsi gerçek ve değerli kazanımlar. Ama aynı anda siyasal rejim demokratikleşmek yerine kendisini yeni koşullara uyarlar. Hatta “kırk yıllık sorunu biz çözdük” diyerek buradan yeni bir meşruiyet üretir, kurulan düzene itirazı da “barış karşıtlığı” diye etiketleyerek çelişkili bir biçimde muhalif yaşamı yok edecek bir zemin kurabilir. Çatışmanın sona ermesi de siyasal sistemin geri kalanındaki baskının üzerini örten bir başarı hikayesine dönüşebilir.

Risk yalnızca mevcut otoriter düzenin çatışmasızlıkla yan yana yaşamaya devam etmesi de değil yani. Sürecin kendisi daha derin bir rejim tasarımının parçasına çevrilebilir. Yeni dönemin ne olduğu, kimlerin meşru siyaset alanında bulunduğu, hangi muhalefetin kabul edilebilir, hangisinin kriminalize edilebilir olduğu giderek yürütmenin belirlediği bir düzene dönüşebilir. İktidar bir taraftan Kürt meselesinin silahlı boyutunu yönetilebilir bir hukuki alana çekerken, diğer taraftan bunu “Türkiye’nin yeniden kuruluşu” gibi çok daha büyük bir hikayenin malzemesi haline getirebilir. Böyle bir hikaye yeni ittifakları, yeni dışlamaları, yeni meşruiyet sınırlarını ve muhalefetin hareket alanını da yeniden tanımlayabilir.

Türkiye bağlamında bunun olası biçiminin bir seçici normalleşme süreci şeklinde seyretmesi şaşırtıcı olmaz. Kürt meselesinin silahlı boyutunda normalleşme yaşanırken seçimsel muhalefet üzerindeki baskı devam eder. Devlet bir muhalefet biçimini kontrollü olarak siyasete çekerken başka bir muhalefet biçimini kriminalize etmeyi sürdürür. Bir aktörle müzakere ederken diğerini yargısal ve idari araçlarla daraltır. Hatta farklı siyasal toplulukların kendi içlerinde iktidarın istemediği aktörler yine yargı aracılığıyla tasfiye eder. İstediklerini hapiste tutar. Kurgulanan “kapsayıcılık”, yukarıdan düzenlenmiş ve sınırları iktidar tarafından çizilmiş bir çoğulculuğa dönüşür.

Bunu söylemek için gizli bir komplo teorisine ihtiyaç yok. İktidar bütün süreci şu kişiyi kandırmak veya bu partiyi bölmek için tasarladı diye niyet okumak da gerekmiyor. Burada üç ayrı nokta var birbiriyle karıştırılmadan ifade edilebilecek. Birincisi, sürecin kurumsal mimarisi mevcut otoriter devlet yapısıyla oldukça uyumlu. İkincisi, bu mimari aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak otoriter sonuçlar üretmeye açık. Üçüncüsü, iktidarın ortaya çıkan siyasi imkanları kendi rejim stratejisi için kullanması da kuvvetle muhtemel. Üçüncüsü ilk ikisinin mantıksal sonucu değil, ayrıca yapılması gereken siyasi bir değerlendirme. Ama Türkiye’de iktidarın siyasal krizleri, güvenlik meselelerini ve yeni ittifak imkanlarını kendi iktidar mimarisini yeniden kurmak için nasıl kullandığını düşündüğümüzde bunu hiç hesaba katmadan konuşmak için de bir sebep yok.

Bunun muhalefet açısından yarattığı çifte açmaz ortada. Bir tarafta böylesine ağır baskı uygulanırken bu sürece nasıl onay verilebileceğini sorgulayan insanlar var. Diğer tarafta kırk yıllık silahlı çatışmanın bitmesini neden başka siyasi hesaplaşmalarımıza rehin edelim diyenler var. İki duygunun da gerçek bir zemini bulunuyor. Muhalefet bundan dolayı hangi yöne gitse zor bir pozisyona sıkıştırılıyor. Evet derse kendisini yok eden iktidarın büyük normalleşme anlatısına eklemlendiği söylenebilir. Hayır derse barışa karşı çıkmakla suçlanabilir ve kendini yalnızlaştırabilir. Her iki durumda da muhalefet koalisyonunun farklı parçaları birbirine karşı kışkırtılabilir. Kürt seçmene “sizin meseleniz çözülürken bunlar karşı çıkıyor” denebilir. Başka muhalif seçmenlere “size baskı yapılırken başkalarına hukuk dağıtılıyor” duygusu taşınabilir. Barış girişimi paradoksal biçimde muhalefetin iç bağlarını gevşeten bir araca dönüşebilir.

Bu noktaya nasıl geldik diye sorarsak sorumluluğu tek bir yerde aramak da doğru olmaz. Birinci halka, tabii ki iktidar. Kendi yaptığı işi en büyük tarihsel hikayeye dönüştürmek ve bu süreci kendi lehine göre tasarlamak bu iktidarın doğal siyasi refleksi.

İkinci halka Kürt siyasal hareketinin süreçteki aktörleri. Silahlı dönemin kapanmasına tarihsel anlam yüklemeleri kendi siyasi tarihleri açısından gayet anlaşılır. Fakat silahlı dönemin kapanmasının tarihsel önemiyle bu spesifik kanunun tarihsel önemini yine de birbirine karıştırmamak gerekir.

Üçüncü ve bence kamusal tartışma bakımından en ilginç halka, iktidarla doğrudan özdeşleşmeyen liberal, merkez ve uzlaştırıcı aracı çevreler. Çünkü iktidarın devletçi hikayesini daha demokratik ve kabul edilebilir bir dile tercüme ederek onun etki alanını genişletiyorlar. Bunu kimileri büyük bir iyi niyetle yapıyor olabilir. Ama iyi niyet siyasal sonucu ortadan kaldırmaz. Aşırı romantizasyon iktidarın ihtiyaç duyduğu meşruiyet atmosferine çanak tutabilir, muhaliflerin meşru kuşkularını anlamsızlaştırabilir ve daha büyük rejim hikayesinin dolaşımını kolaylaştırabilir.

Dördüncü halka ise ters yöndeki muhalif maksimalistler. Onlar da çoğu zaman büyük harfle “Yasa” fikrini reddetmek yerine onu kabul edip işaretini tersine çeviriyorlar. Bir taraf “Yeni Türkiye’nin tarihsel kuruluşu” diyorsa öbür taraf “Türkiye’nin tarihsel ihaneti” diyor. Bir taraf “büyük uzlaşma” diyorsa öbür taraf “büyük teslimiyet” diyor. Birbirine düşman iki taraf, ortadaki metnin olağanüstü tarihsel büyüklüğü konusunda aslında anlaşmış oluyor.

Özellikle aşırı milliyetçi itirazların bir bölümünde bunun performatif bir biçimini görüyoruz. Her konuyu ihanet ve teslimiyet gibi en yüksek perdeden çerçevelemek güçlü bir muhalefet siyaseti gibi görünse de işlevsel olarak iktidarın ihtiyaç duyduğu sahte ikiliği besleyebiliyor. İktidar için bundan daha kullanışlı karşıt az bulunur. Bir tarafta “tarihi barış”, diğer tarafta “hain çözüm”. Böylece ikisinin arasında kalan ve kanunun gerçekten ne yaptığına bakmaya çalışan alan tamamen eziliyor.

Bu tahlili yapabilmek için aktörlerin niyetini okumaya gerek yok. Gerçekten muhalefet yapmak istiyor olabilirler. Ama siyasal olarak neye hizmet ettiklerine bakmak ayrı bir mesele. Sürecin karşısına en kaba milliyetçi tepkiyi yerleştirmek, iktidarın kendi pozisyonunu makul, merkezi ve tarihsel gösterme işini kolaylaştırabilir.

Bu yüzden bütün bu gürültünün ortasında yapılabilecek en radikal şey belki de son derece sıradan bir şey söylemek. Yasayı küçültmek gerekiyor. Küçümsemek değil, gerçek boyutuna geri getirmek.

PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi büyük bir olay. Silahların susması önemli. On yıllardır süren bir çatışmanın kapanması tarihsel olabilir. Kimsenin bunu küçümsemesi gerekmiyor. Ama bu yasa o büyük olayın sınırlı, eksikleri ve ciddi riskleri olan hukuki araçlarından biri. Hepsi bu.

Belki bugün ihtiyaç duyduğumuz şey barışın romantizasyonundan çok barışın sıradanlaştırılması. Sıradanlaştırmak burada önemsizleştirmek anlamına gelmiyor. Tam tersine barışı büyük sözlerden çıkarıp kurumlara, maddelere, güvencelere, haklara ve somut sonuçlara indirmek demek. Gerçek bir barış zaten yeterince değerli. Onu daha değerli göstermek için “yeni dönem”, “tarihsel kurucu an”, “demokratik devrim” gibi süslemelere ve iktidarın rejim dönüşümü hayallerine çanak tutmaya ihtiyacımız yok.

Bunu kabul ettiğimiz anda tartışma yeniden aklı başında bir yere dönebilir. Normalde şu maddesi iyi, şu maddesi kötü, şu güvence eksik diye konuşabileceğimiz bir metin bu. Kurul neden bu kadar güçlü? Meclis neden bu kadar zayıf? Toplumsal bütünleşme nerede? Demokratikleşme neden bağlayıcı değil? Devletin taahhütlerini güvence altına alacak mekanizmalar neden yok? Beş ve on yıllık koşulluluk nasıl işleyecek? Af tartışması ne olacak? Bu süreç siyasal çoğulculuğu genişletecek mi, yoksa yürütmenin yönetme kapasitesini mi artıracak?

Okur burada haklı olarak bütün bunlardan sonra yasaya evet mi hayır mı diyorsun diye sorabilir. Benim cevabım çok karmaşık değil.

Küçük harfle yasaya, bütün eksiklerine rağmen, evet demekte bir beis görmüyorum. Muhalefetin Meclis’te bu metnin geçmesine destek vermesi de benim açımdan başlı başına bir sorun teşkil etmiyor. Çünkü bütün tartışmanın üzerine bindirilen tarihsel ağırlığın aksine, elimizde sonuçta silahsızlanmanın ardından ortaya çıkacak bazı hukuki sorunları düzenleyen on iki maddelik sınırlı bir geçiş yasası var. Türkiye’nin rejiminin nereye gideceğini kendi başına belirleyecek bir metin değil bu. Bu anlamda küçük harfle yasayı siyasal sonuçları bakımından oldukça sınırlı görüyorum. Hatta dürüst olmak gerekirse, daha geniş bir açıdan bakıldığında önemli bile görmüyorum. Oy elbette önemsiz değil ama ona yüklenen rejimsel ve tarihsel anlam kadar büyük de değil.

Büyük harfle “Yasa”ya ise hayır demek gerekiyor.

Yani bu on iki maddeyi alıp Türkiye’nin demokratikleştiğinin kanıtı haline getiren hikayeye, yeni rejimin kurucu anı masalına, iktidarın kendi otoriter düzenini barış ve normalleşme anlatısıyla yeniden paketlemesine hayır. Özellikle de bu hikayenin iktidarın doğrudan sözcüsü olmayan insanlar aracılığıyla daha inandırıcı bir demokrasi masalına çevrilmesine hayır.

Küçük yasaya evet demek büyük “Yasa”yı kabul etmeyi gerektirmiyor. Tam tersine ikisini ayırmak gerekiyor. Fakat bu ayrım ortadan kaldırılır ve önümüzdeki şey gerçekten bir kanun teklifinin ötesinde yeni Türkiye’ye, rejime, demokratikleşmeye veya tarihsel bir kurucu ana ilişkin fiili bir referanduma çevrilirse, o zaman insanların hayır demesinde de tuhaf bir taraf görmüyorum. Kendim de bu oyunu oynatmak isteyenlere karşı buna hayır demekte bir beis görmem öyle bir durumda. Çünkü artık oylanan şey yalnızca on iki madde olmaktan çıkmış olur. İnsanlardan kendilerine sunulan büyük siyasal hikayeye de onay vermeleri istenir.

Dolayısıyla benim için evet veya hayırın anlamı bağlamdan bağımsız değil. Küçük harfle yasa olarak soruyorsanız evet denebilir ve muhalefetin buna destek vermesi sorun değildir. Büyük harfle “Yasa” olarak, yani bütün bu rejimsel ve tarihsel anlamlarla beraber soruyorsanız hayır demek de son derece anlaşılırdır. Birçok insanın küçük yasaya bile hayır deme ihtiyacı hissetmesinin bir nedeni zaten bu iki şeyin sürekli birbirine yapıştırılması. Kendilerine hukuki bir düzenleme ile birlikte koca bir rejim hikayesi satıldığını düşünüyorlar. İnsanlar da enayi değil.

Bu da başka türlü bir “yetmez ama evet” mi diyenler olabilir. Bu sorudan kaçmaya da gerek yok. Hayır değil. “Yetmez ama evet” denilen şey, şerhler düşülerek isteksizce destekleme kılıfına sokulmuş ama aslında çok kontrolsüzce ve sorumsuzca yürütülen, siyasal çatışmaları iktidarın istediği ikiliklere iyice hapseden bayağı açık bir “evet” kampanyasıydı. Bugün ihtiyacımız olanın bu ikilikleri olabildiğince bulandırmak ve yine benzer anlatıları besleyen iktidar ve potansiyel çanakçılarının tartışmayı siyah-beyaz bir ahlakileştirmeye sıkıştırmasını engellemek olduğunu düşünüyorum. Ondan dolayı da, bu haliyle yasalaşmasında bir beis görmesem de bunu büyük bir referanduma çevirme çabasına karşı “yeter ama hayır” konumunda durmayı, keskin ikilikleri kasti biçimde bulanıklaştıran bir “evet ama hayır, hem evet hem hayır” söylemini korumayı gerekli buluyorum.

Bunları tartışmak barış karşıtlığı değildir. Tam tersine gerçek bir barışın neye ihtiyaç duyduğunu tartışmaktır. Bir insan bütün bunların sonunda evet diyebilir. Bir başkası hayır diyebilir. Bir üçüncüsü değişiklik yapılmadan destek vermeyeceğini söyleyebilir. Kimse bununla barışın ahlaki sınavından geçmiyor.

Özellikle şu eşitliği reddetmek gerekiyor. Silahsızlanma demokratikleşme demek değildir. Hatta daha ileri gidelim. Silahlı çatışmanın sona ermesi demokratikleşmeden bağımsız gerçekleşebileceği gibi, kötü tasarlanmış ve iyi araçsallaştırılmış bir süreç otoriter düzeni yeni koşullara uyarlayabilir, meşruiyetini artırabilir, muhalefet alanlarını yeniden bölebilir ve rejimi eskisinden daha dayanıklı hale bile getirebilir.

Türkiye’nin önündeki risk bu yüzden yalnızca sürecin başarısız olması değil. Çok daha paradoksal bir ihtimal var. Süreç dar anlamdaki hedefinde başarılı olabilir ve ülke daha demokratik hale gelmeyebilir. Hatta bu başarı daha derin bir otoriter rejim inşasının siyasal sermayesine dönüşebilir. Bunu söylemek barışa karşı olmak değildir. Barışı, iktidarın kendisi hakkında anlattığı hikayeden ayırmaktır.

Muhalif insanlardan kendi yaşadıkları baskıyı unutmalarını, gördükleri rejimi bir anlığına görmezden gelmelerini ve önlerine konan, iktidar tarafından küratörlüğü yapılmış büyük tarihsel hikayeye katılmalarını beklemek barış siyaseti değildir. Tam tersine, barışın toplumsal zeminini daraltmanın yollarından biridir.

Barışa güven yaratmak istiyorsanız insanlardan gerçeklik duygularından vazgeçmelerini istemezsiniz. Onlara gördüklerinin yanlış olduğunu, kaygılarının anlamsız olduğunu söylemezsiniz. Çok daha sahici bir yerden başlanabilir. Evet, gördüğünüz otoriterlik gerçek. Evet, bu yasa demokratikleşmenin kanıtı değil. Evet, metnin kendisinde ciddi sorunlar var. Evet, bu sürecin otoriter düzeni yeniden üretme ve hatta derinleştirme ihtimalini tartışmak tamamen meşru. Ve bütün bunlara rağmen silahlı çatışmanın sona ermesi kendi başına değerli bir şey.

İnsanlara “gördüğünüz şeyi görmeyin” diyerek barışa güven yaratamazsınız. Belki bütün tartışmanın eksik kalan cümlesi de budur. Küçük yasaya evet denebilir. Büyük “Yasa”ya hayır.

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin