Türkiye’de Kürt açılımı süreci uzun süredir siyasal gündemin merkezinde. Son haftalarda ise kamusal alanı neredeyse bütünüyle içine çekti. Her gün yeni bir açıklama, ihtimal, aktör veya senaryo konuşuluyor. Buna kısa süre önce başlayan, entelektüellerin süreç hakkında neden yeterince konuşmadığı tartışması da eklendi. Kürt meselesinin silahlı boyutunun sona erme ihtimalinin böylesine yoğun tartışılması elbette anlaşılır. Fakat bu yoğunluk başka bir soruyu zorunlu kılıyor. Süreci bu kadar yoğun konuşurken Türkiye’deki başka hangi büyük dönüşümler gözümüzün önünde arka plan bilgisine dönüşüyor?
Ekrem İmamoğlu hapiste. Muhalif belediye başkanları hapiste. Yargı siyasal rekabetin kimler arasında ve hangi koşullarda yürütülebileceğine doğrudan müdahale ediyor. Muhalefetin seçim kazanarak iktidarı değiştirebilme ihtimali ağır darbeler aldı. Bunların hiçbiri saklı değil. Kamusal tartışmayı takip eden hemen herkes ne yaşandığının farkında. Zira bir gerçeğin unutulmasıyla arka plan bilgisine dönüşmesi aynı şey değil. Unutulan bilgi kaybolur. Arka plana yerleşen bilgi ise kalır, fakat artık siyasal düşüncenin merkezini belirlemez. Bir süre önce olağanüstü sayılan bir durum, zamanla bütün hesapların içine katılan sıradan bir koşula dönüşür. Ana sorun, süreç tartışmasının bütün kamusal dikkati emdikçe paralel yaşanan demokratik tasfiyenin giderek herkesin bildiği ama tartışmanın yönünü artık belirlemeyen bir verili gerçeğe dönüşmesi.
Normalleşen Tasfiye
Son dönemdeki tartışmalarda bu tavır giderek daha görünür hale geliyor. Elbette demokratik tasfiyeyle sürecin ayrı düşünülemeyeceğini savunanlar var. Fakat tasfiyenin ağırlığı kabul edilip hızla verili bir koşula çevrilebiliyor. Sürecin bir “demokrasi projesiyle” doğrudan ilişkisi olmadığı, “demokrasi olmadan barış” itirazının fazla “zorlama” olduğu veya silah bırakmanın başlı başına bir “demokrasi meselesi” olmadığı söyleniyor. Silivri’deki haksızlıklara değinilip asıl “düğüm” ya da demokrasinin güzergahı İmralı’da aranıyor. Yargının siyasal araçsallaşmasının normalleştiği kaydedilirken dikkat Öcalan’ın rolüne, çıkarılacak yasaya, Suriye’ye, açılabilecek imkanlara veya silah bırakma sonrasındaki zemine kayıyor.
Sürece sert biçimde karşı çıkan, sınıfsal gerekçelerle eleştiren veya haksızlıkları hatırlatan yorumlar da sonra aynı aktörler, yasalar ve senaryolar etrafında dönüyor. Demokratik eksikler teslim edilip sürecin kurumsal mimarisi inceleniyor, otoriter saldırılardan barışın siyasetine, tutuklanma ve kayyımdan “sürece dönelim” denilerek yeniden sürecin kendisine geçiliyor. Devlet baskısı hatırlatılıyor, demokratik eksikler tespit ediliyor, sonra yine süreç konuşuluyor. Sorun bunların konuşulması bile değil. Demokratik tasfiyenin bilindiği halde tartışmayı kuran merkez olmaktan çıkması. Ki örnekler bunlarla sınırlı değil. Benzer bir kanıksama kamusal tartışmanın çok daha geniş bir alanına yayılmış durumda.
Bunların hepsi gerçek ve önemli sorular. Ama ülkenin mevcut halinin kabulü bir noktadan sonra o hali kenara itmenin mazeretine dönüşebiliyor. İktidarın yarattığı siyasal koşullar tartışmanın konusu olmaktan çıkıp diğer bütün tartışmaların zemini haline geliyor. Yargının siyaseti bu ölçüde belirlemesi, üzerinde ısrar edilecek bir sorun yerine muhalefetin strateji geliştirirken hesaba katması gereken bir Türkiye gerçeği muamelesi görüyor. Kriz açıkça kabul ediliyor ve bu, tuhaf biçimde, onun normalleşmesini kolaylaştırıyor.
Bunu gündemin doğal değişimiyle açıklamak fazla kolay olur. Kamusal gündem kendi kendine oluşmuyor. Gazeteler, televizyonlar, internet yayınları, akademisyenler, yorumcular ve kanaat önderleri her gün neyin üzerinde durmaya değer olduğuna dair seçimler yapıyor. Bu seçimlerin arkasında tek bir motivasyon yok. Bazıları sürekli aynı ağır gerçekle yüzleşmekten kaçıyor olabilir. Bazıları açısından süreç hala anlatılabilecek ve takip edilebilecek bir hikaye sunuyor. Halk TV, Medyascope ve başka iktidara mesafeli mecralardaki tartışmalar da tasfiyeyi giderek verili bir zemin haline getirirken, sürekli yeni gelişme, kulis, senaryo üreten süreç bu kamusal ritmin devamı için özellikle elverişli bir alan açıyor. Demokratik tasfiye ise dönüp dolaşıp bizi aynı duvara getiriyor. Erdoğan’ın seçimdeki asli rakibi hapiste. Yargı üzerindeki siyasal kontrol yerinde. Seçim rekabetinin zemini bile var mı belli değil. Yenilik üretiyor gibi gözüken hikayenin, süreklilik gösteren ağır gerçekten daha çok yer kaplaması bugünün medya düzeni açısından şaşırtıcı sayılmaz.
Siyasal alan daraldıkça o alanın içinde işlevsel kalma ihtiyacı da büyüyor. Süreç de iyice daralan bir konuşma alanında yeni bir imkan sunuyor. Söylenecek söz, yapılacak analiz, yayınlanacak program var. Kamusal roller az da olsa devam edebiliyor. Demokratik tasfiyenin kendisine yüklenmek aynı rahatlığı sunmuyor. Konuşmanın sınırları daha sert, sonuç alma ihtimali daha düşük, güçsüzlük hissi daha çıplak. Buna gazetecilik, akademi ve yorumculuk alanında iktidarın devlet, güvenlik ve siyasal öncelikleriyle giderek daha uyumlu bir çizgiye gelen isimler de ekleniyor. Motivasyonlar farklı olsa da ortaya çıkan kamusal sonuç benzer. Süreç her gün yeniden merkeze taşınırken tasfiye bilinenler hanesine yazılıp geride kalıyor.
Bunun insani bir tarafı da var. Sürekli değiştiremediğiniz bir şeye bakmak kolay değil. İmamoğlu’nun hapiste olduğunu bir daha söyledikten sonra ne olacak? Yargının siyaseti tasfiye ettiğini yeniden teşhis ettikten sonra ne yapılacak? Bu sorulara verilen cevaplar zayıfladıkça, hala yeni bir hamle, pazarlık veya ihtimal üreten süreç daha çekici hale geliyor. Demokratik tasfiye ise insanı çok daha çıplak biçimde kendi güçsüzlüğüyle karşı karşıya bırakıyor. Burada bir gündem kaymasından öte, daha derinde siyasal bir çaresizliği katlanılır hale getiren bir rasyonalizasyon da var. Sürecin önemi ve gelişmelerin hızı gerçek, ama doğru bir gerekçe aynı zamanda bir kaçışın da gerekçesi olabilir. Çünkü bir şeyi değiştiremeyeceğine inanmakla onu hayatın doğal koşullarından biri saymak arasında sanıldığı kadar büyük bir mesafe yok.
Bir rejimin kalıcılaşması açısından bu önemli. İktidarın herkesi kendi tarafına çekmesi gerekmiyor. Muhalifler iktidardan nefret etmeye, gazeteciler olanları anlatmaya, akademisyenler analizlerine devam edebilir. Asıl kırılma siyasal hesaplar bu düzenin uzun süre değişmeyeceği varsayımıyla yapılmaya başladığında yaşanır. Hangi talebin gerçekçi olduğu, hangi stratejinin işe yarayabileceği, hangi kaybın artık geri döndürülemeyeceği mevcut sınırlar içinde hesaplanır. Teslimiyet her zaman açık bir kabul biçiminde yaşanmaz. Bazen değiştiremeyeceğine inandığın koşullarla yaşamayı öğrenmek yeterlidir.
Süreç bu sebeplerden dolayı kamusal dikkatin bütün ışığını üzerine çekme riski taşıyor. Işığın düştüğü yer gerçek ve önemli. Sorun projektörün tek bir noktaya sabitlendiğinde sahnenin geri kalanının giderek karanlıkta kalması. Bütün kamusal dikkat sürece yöneldiğinde Türkiye’nin geri kalanında çok daha kalıcı bir düzen yerleşebilir. Bunun için baştan tasarlanmış kusursuz bir dikkat dağıtma operasyonuna ihtiyaç da yok. İktidarın çıkarı, medyanın hikâye ihtiyacı, kamusal figürlerin işlevsel kalma arzusu ve insanların çaresizlikten kaçma eğilimi aynı yerde buluştuğunda ortaya zaten güçlü bir sonuç çıkar.
İktidar Talebiyle Konuşan Entelektüeller
Son haftalarda entelektüellerin veya akademinin süreç hakkında yeterince konuşup konuşmadığının ayrıca tartışmaya açılması bu nedenle ilginç. Kamusal alana, bir anlamda, daha fazla konuşma çağrısı yapıldı. Ardından YÖK de üniversitelerden “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda araştırmalar, paneller ve konferanslar düzenlemelerini, bilimsel üretimleriyle sürece katkı sunmalarını istedi. İktidarın süreç hakkında her türlü sözü duymak istediği sonucu buradan çıkmaz elbette. Tam aksine, çağrının dili bile sınırı gösteriyor. Akademiden önceden tanımlanmış bir hedefe katkı bekleniyor. İktidar kendi çerçevesini zorlayan eleştiriler, sürecin demokratik tasfiyeyle ilişkisini merkeze alan sorular veya kurduğu siyasal düzeni hedef alan tartışmalar karşısında aynı konuşma iştahını göstermiyor. Bir tarafta konuşma çağrısı var, diğer tarafta makbul konuşmanın sınırları.
Yine de ortaya çıkan tablo garip. Türkiye’de siyasal iktidar üniversitelere, akademisyenlere ve kamusal alana bu konu hakkında daha fazla konuşun diye sesleniyor. Kısa süre önce kamusal tartışmanın kendisi de entelektüellerin neden yeterince konuşmadığı sorusuna takılmış durumdaydı. Böyle bir anda yalnızca nasıl konuşulmasının istendiğini sorgulamak yetmez. Neden herkesin bu kadar yoğun biçimde aynı tartışmaya davet edildiğini de sormak gerekir. Ve daha önemlisi, neyin aynı yoğunlukta konuşulmasının istenmediğini.
Türkiye’de Kürt sorununu, PKK’yı veya müzakereyi açık biçimde konuşmanın uzun yıllardır gerçek bir bedeli var. Yarın yine olabilir, ama olmamasını dilerim. Bu tarihsel hafıza hala güçlü. Bu nedenle bugün aynı başlıklarda konuşmak kolaylıkla cesur, tabu yıkan ve alışılmış sınırların dışına çıkan bir kamusal faaliyet gibi algılanabiliyor. Fakat siyasal bağlam değişti. Devletin kendisi mevcut konjonktürde süreci gündemin merkezinde tutuyor ve genelde kendi çizdiği sınırlar içinde olsa da daha fazla konuşulmasını talep ediyor.
O halde biraz rahatsız edici bir soru sormak gerekiyor. Türkiye’de bugün gerçekten konuşulması en zor konular hala Kürt sorunu, PKK ve süreç mi?
Geçmişin cesaret ölçülerini bugüne aynen taşımak yanıltıcı olabilir. İktidarın da konuşulmasını istediği bir başlıkta konuşmak tek başına cesur bir kamusal müdahale sayılmaz. Hatta bazı durumlarda bir cesaret performansına dönüşebilir. Platformlar, yorumcular veya akademisyenler ülkenin en zor sorununa dokunduklarını, tabuları kırdıklarını ve hakiki siyasal sorunlarla uğraştıklarını düşünebilirler. Devlet de aynı anda toplumun dikkatini aynı başlığa yöneltiyorsa o eski muhalif jestin bugünkü anlamını yeniden düşünmek gerekir.
Daha zor olan soru, iktidarın neyin konuşulmasını istemediği. Sürecin günlerce tartışılmasından pek de rahatsız olmayan bir iktidar, muhalefetin seçim kazanma kapasitesinin nasıl tasfiye edildiğinin sürekli gündemde tutulmasını ister mi? Yargının artık yalnızca bireyleri cezalandırmadığının, doğrudan ülkenin siyasal geleceğini şekillendirdiğinin üzerinde Adalet Bakanı Gürlek’in ismi de verilerek ısrar edilmesini ister mi? Yeni anayasanın içeriği konuşulurken demokratik rekabetin mevcut koşullarında böyle bir kurucu sürecin meşruiyetinin sorgulanmasını aynı ölçüde teşvik eder mi? Demirtaş’ın süreç içinde serbest kalıp kalmayacağı tartışılırken, yıllardır süren bir hak ihlalinin neden iktidarın vereceği siyasi bir ödül gibi ele alındığının daha da üzerine gidilmesini ister mi?
Kamusal cesaret bugün biraz da burada aranmalı. İktidarın konuşmaya davet ettiği alanda en radikal sözü söylemek yetmeyebilir. Daha zor olan, davet edilmeyen konuşmanın üzerinde ısrar etmek. Herkesin bildiği için birkaç cümleyle geçmeye başladığı gerçeğe geri dönmek ve onun sıradan bir arka plan koşuluna dönüşmesine izin vermemek. Ülkede siyasal rekabetin zemini tasfiye edilirken bütün diğer siyasal tartışmaların hangi zeminde yürüdüğünü sormaya devam etmek.
Kamusal alanda sürekli konuşanların da kendi rollerine biraz dışarıdan bakması gerekiyor. Gazeteciler, akademisyenler, yorumcular, siyasetçiler ve yayıncılar her yeni gelişmede aynı rollere dönüp bir analiz, tartışma veya senaryo üretirken neyin değişmesi bekleniyor? Ülkenin siyasal zemini ağır biçimde değiştiği halde kamusal hayat ritmini bozmamakta neredeyse ısrar ediyor. Programlar sürüyor, değerlendirmeler yazılıyor, yarın ne olacağı konuşuluyor ve ardından bir sonraki gündeme geçiliyor. Bu süreklilik bir noktadan sonra nevrotik ve grotesk bir hal alıyor. Artık biraz rolden çıkmanın zamanı gelmedi mi?
Bunun büyük kahramanlıklarla ilgisi yok. Daha basit ve muhtemelen daha zor bir şey gerekiyor. Durumun ağırlığına uygun davranmak. Her gelişmeyi yeni bir tartışmaya çevirmemek. Ne yapılacağı bilinmiyorsa bunu söylemek. Sürekli konuşmamak. Çünkü konuşmak her zaman yüzleşmek anlamına gelmez. İnsan bazen tam da konuşarak, yeni analizler ve ihtimaller üreterek asıl söyleyemediği şeyin etrafında dolaşır. Bazı anlarda en hakiki yer, sözün çoğaldığı değil durduğu yerdir. Konuşma kesildiğinde, susulduğunda, geriye ne kaldığına, hangi korkunun, çaresizliğin veya kabul edilemeyen gerçeğin orada durduğuna bakmak gerekir. Asıl gerçek oradadır.
Belki kamusal hayatın biraz da böyle bir insani ana ihtiyacı var. Roller bir anlığına bozulsun. Kimse her şeyi biliyor, her gelişmeyi yorumluyor ve bir sonraki hamleyi hesaplıyormuş gibi davranmasın. İnsanlar bir süre gazeteci, uzman, siyasetçi, akademisyen veya kanaat önderi rollerinin arkasından değil, gerçekten gördükleri ve hissettikleri yerden konuşsunlar. Bir çıkış görülmüyorsa bunu söylemek, korku varsa onu saklamamak, ne yapılacağı bilinmiyorsa bunu kabul etmek siyasal hayatı fakirleştirmez. Tam tersine, onu biraz daha gerçek hale getirir.
Ne yapılacağını bilmemenin de bir haysiyeti var. Gerçeği değiştirecek gücü bulamamak, onun ağırlığını azaltmayı gerektirmiyor. Asıl sorun ortada bir çıkış yolu görülmediği halde kamusal rolü sürdürmek uğruna sürekli yeni ihtimaller üretmekte başlıyor. Biraz daha az performans, biraz daha fazla hakikat kötü olmazdı. Çünkü bitmek bilmeyen analizler çaresizliği gidermekten çok, hala kontrol sahibi olunduğu hissini yaşatabiliyor. Aktörlerin hesapları çözülebilir, yarın için senaryolar kurulabilir ve siyaset hala yönetilebilir bir şeymiş gibi görünebilir. Siyasal özgürlükleri elinden alınan ve iktidarı değiştirme kapasitesi yok edilen bir toplum açısından bu ısrar bir noktadan sonra bir tür inkâr çırpınışına dönüşüyor. Durumun ağırlığına göre davranılmadıkça da o ağırlığın değişmesi için fazla bir neden yok.
En büyük tehlike gerçeklerin unutulması değil. Bir gerçek bilindiği halde artık siyasal düşüncenin merkezini belirlemiyorsa bilgi kalmış, karşılaşma kaybolmuştur. Süreç konuşulsun. Kürt meselesi tartışılsın. Barışın imkanları üzerine düşünülsün. Fakat kamusal alanın cesaretini, iktidarın da konuşulmasını istediği bir başlığı ne kadar incelikli tartışabildiği üzerinden ölçmek artık pek anlamlı değil. Daha ciddi ölçü, konuşulması istenmeyen şeyin üzerinde ne kadar ısrar edilebildiği.
Ve bütün bu tartışmanın sonunda kamusal alanda sürekli söz üreten herkesin kendisine mümkün olduğunca açık bir soru sorması gerekiyor. Neleri konuşamadığınız için süreci konuşuyorsunuz? Bunun cevabını dürüstçe verebiliyor musunuz?
Belki de gerçekten zor olan, kimsenin ne yapacağını bilmediği için gözünü üzerinden kaçırmaya başladığı şeye bakmaya devam etmektir. O gerçekle açıkça yüzleşmenin, onu hafifletmeden söylemenin ve ne yapılacağı henüz bilinmese bile orada kalmanın kendi başına bir haysiyeti vardır.



