“Her çöküş beraberinde düşünsel ve ahlaki bir kargaşa getirir. En ağır felaketler karşısında umutsuzluğa kapılmayan, her küçük şeye heyecanlanmayan ayık, sabırlı insanlar yetiştirmeliyiz. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.”
— Antonio Gramsci
Türkiye’de muhalefetin ciddi bir siyasal kapasite sorunu var. Siyasi kavrayışı ve hareket kabiliyeti, karşı karşıya olduğu tarihsel mücadelenin çoğu zaman gerisinde kalıyor. İktidar siyasi rekabetin koşullarını değiştirmiş, devlet kurumlarını yeniden biçimlendirmiş, seçimle kazanılan makamların güvencesini bile tartışmalı hale getirmiş durumda. Buna karşılık milyonlarca seçmeni, geniş örgütleri, deneyimli siyasetçileri ve gayet ilgili bir kamuoyu bulunan muhalefetin bütün bu kaynaklarla ne yapabildiği ciddi bir soru işareti.
Bu yetersizlik birkaç yanlış kararla veya beceriksiz yöneticiyle açıklanamaz. Sorun daha derinde. Muhalefetin siyasal kültüründe, o kültürün yetiştirdiği siyasetçilerde, onu besleyen entelektüellerde ve yeniden üreten toplumsal kesimlerde.
Eleştirinin ağırlığı ana muhalefette olmalı. Türkiye’de muhalefet siyasetinin merkezi hala orası. Milyonlarca insanın beklentileri ve diğer partilerin hareket alanı da önemli ölçüde onun etkisinde. Oradaki yetersizlik bütün muhalefetin imkanlarını daraltıyor. Ama diğer partilerde de çok parlak bir manzara yok. Hatta çoğu ne yapıyor, açıkçası anlamak bile güç. Birkaç milletvekilinin etkili çıkışı, skandalların üzerine gitmesi veya sert açıklamalar yapması kalıcı siyasi güç oluşturmaya yetmez. Ana muhalefetin eksiklikleri karşısında kendi siyasi hatlarını kurmakta da zorlanıyorlar. Mücadele örgütlemeye çalışan sayılı odak dışında, sağda da solda da kapasite sorunu yaygın. Meclis’te o kadar milletvekili, o kadar dokunulmazlık var mesela, ama şu en sonki fon skandalında bile Ahmet Şık gibi TİP’ten isimler dışında diğer partilerden pek bir şey zorlayan yok.
Ülkenin geldiği noktada insanlar zaten öfkeli, korkmuş ve yorgun. Siyasi değişim getirmesini bekledikleri alışıldık yollara güvenleri de büyük ölçüde sarsılmış. Bir de kendilerini temsil etmesini bekledikleri kurumların yetersizliğiyle karşılaşınca çaresizlikleri büyüyor. Baskı altında artık ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Geçenlerde sevgili annemle Türkiye’nin durumunu konuşurken de mesele dönüp dolaşıp aynı soruya geldi. Peki insanlar ne yapacak? Bu yazı biraz da o sohbetten çıktı. Örgütlenmek gerektiği söyleniyor mesela. Umudu örgütlemekten, birlikte hareket etmekten, mücadeleyi büyütmekten söz ediliyor. Güzel. Peki nasıl? İnsanlar bunları nasıl yapacaklarını nereden öğrenecekler? Hele siyasi partilerin çoğu onları siyasi özne haline getirmek için yeterince çaba bile göstermezken.
Bu soruya hemen bir eylem listesiyle karşılık vermek yerine, önce bunca insan, kurum ve siyasi deneyime rağmen ne yapılabileceğini bulmakta neden zorlanıldığını tartışıp anlamamız gerektiğini düşünüyorum.
Bana kalırsa bu kapasite kıtlığının altında daha derin bir siyasal bilinç sorunu var. İnsanların siyaseti nasıl kavradıkları, dünyayla kurdukları siyasal ilişki ve kendilerini o dünyanın neresinde gördükleriyle ilgili bir sorun. Örgütsel beceriler, teknik bilgi ve deneyim önemli. Ama siyasi gerçekliği, karşındaki güçleri ve değişimin imkanlarını kavrayamıyorsan neyi nasıl değiştireceğini de doğru dürüst düşünemezsin. Siyasi akıl, stratejik düşünme ve etkili siyasi faaliyet de siyasi bilinç gerektirir. Bir siyasi kültürün insanlara aşıladığı siyasal bilinç ise ne tür siyasetçiler ve siyasi yetenekler yetiştirdiğini belirler. Bu sorun, ne yapacağını bilemeyen vatandaşlardan da çok, siyasi hayatı örgütlemesi ve yönlendirmesi beklenen profesyonel siyasetçilerin dünyasında daha ağır biçimde karşımıza çıkıyor.
Onun için eleştiriye buradan başlamak lazım.
Küçük Siyasetin Tanrıları
Bir siyasi partide yirmi yıl geçirmiş insan düşünün. Hangi milletvekilinin hangi belediye başkanıyla ilişkili olduğunu, parti içerisinde kimin kimden hoşlanmadığını, hangi hizbin ne istediğini, adaylık pazarlıklarının nasıl yürüdüğünü gayet iyi bilir. Örgüt dengelerine hakimdir, kiminle nasıl konuşacağını, hangi ilişkileri koruması gerektiğini öğrenmiştir. Bütün bunlarda başarılı da olabilir. Özellikle ana muhalefet bunlarla dolu. Eskinin CHP dünyası, yeninin YENİ Parti dünyası. Diğer muhalefet partilerinin çoğunda da birkaç tanınmış ismin kişisel faaliyetlerini bir kenara bırakırsak geriye ne kadar siyasi kapasite kalıyor, o da ayrı bir soru.
Sonra bu insanların ülkenin deneyimli siyasetçileri olduğu söylenebiliyor. Peki hangi deneyim? Bu insanların kaçı yirmi yılda kendi ülkesinin tarihini, ekonomik ilişkilerini ve toplumsal dönüşümlerini anlamaya çalışmış? İktidarın hangi güçler üzerinde yükseldiğini, hangi ilişkiler sayesinde ayakta kaldığını gerçekten merak etmiş mi? Başka ülkelerde benzer mücadelelerin nasıl yürütüldüğünü öğrenmeye ihtiyaç duymuş mu? Bunlardan da öte, böyle bir derdi var mı? Yıllarca önemli makamlarda bulunmuş insanların entelektüel vasatlığı bazen hayret verici boyutlara ulaşabiliyor. Kendi siyasi çevrelerini saatlerce anlatırken ülkelerinin geçirdiği tarihsel dönüşümü açıklamakta zorlanıyorlar. İdeolojik bir formasyonun kırıntısını bile göremiyorsun çoğunda. Daha kötüsü, öğrenmeye ihtiyaç da duymuyorlar.
Çünkü içerisinde yaşadıkları siyasi dünyanın başka başarı ölçütleri var. Bir siyasi kurum sadakati, kişisel ilişkileri, makam pazarlıklarını ve örgüt içerisindeki nüfuzu ödüllendiriyorsa, bunlarda başarılı insanlar yükselir. Kurumun tepesine de kendi dünyasında başarılı olmayı öğrenmiş insanların gelmesinde şaşılacak bir şey yok. CHP’nin tepesinde uzun yıllar farklı sağ iktidarlar altında devlet içerisinde manevralar yaparak ayakta kalmış bir bürokratın oturması bu açıdan pek şaşırtıcı değil.
Siyaset yapan herkesin büyük tarihsel amaçları olduğunu varsaymak için de bir nedenimiz yok tabii ki. Kimileri sınıf atlamak, itibar, nüfuz, makam veya ekonomik imkan elde etmek için siyasete giriyor. Belediye yönetimleri, ihaleler, parti içi ilişkiler, yerel güç ağları, adaylıklar, kişisel hesaplar… Bunların etrafında kendi başarıları, yenilgileri, kahramanları, hainleri ve büyük meseleleri olan gayet geniş bir dünya kurulabilir. Bazıları o küçük dünyanın içerisinde gayet memnundur. Hatta kendilerine o dünyanın efendileri olma imkanı tanıyan iktidar düzeninden de memnun olabilirler. İçlerinden biri çıkıp daha fazlasını istemeye, kurulu ilişkileri değiştirmeye kalkıştığında ise kendi düzenlerini tehdit altında görüp ona düşman kesilmeleri ve onu yok etmek için iktidarla işbirliği yapmaları bile mümkün.
Peki koşullar değiştiğinde ne olur?
İtalyan düşünür Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri‘nde küçük siyaset ve büyük siyaset diye adlandırdığı iki kavram arasında bir ayrım yapıyor. Olan biteni anlamak için çok güzel bir perspektif sunuyor bize bu ayrım. Gramsci küçük siyaset derken mevcut siyasi düzen içerisinde yürütülen gündelik rekabeti, parlamento faaliyetlerini, makam mücadelelerini ve siyasi sınıfın kendi arasındaki ilişkileri kastediyor. Büyük siyaset ise siyasi düzenin nasıl kurulduğu, hangi toplumsal güçler ve ilişkiler üzerinde yükseldiği, nasıl korunduğu ve değiştirilebileceğiyle ilgili. Bunlar birbirinden kopuk faaliyetler değil elbette. Gündelik siyasi mücadeleler büyük tarihsel dönüşümlerin parçası olabilir. Ama siyaseti mevcut düzen içerisindeki rekabete indirgeyen bir anlayış, o düzenin kendisini sorgulama yeteneğini kaybedebilir.
Gramsci’nin daha çarpıcı bir tespiti de var. Büyük siyaseti küçük siyasete indirgemek, bizzat büyük siyasetin bir faaliyeti olabilir. Çünkü rakiplerinin bütün enerjilerini mevcut düzenin sınırları içerisindeki çekişmelere harcamalarını sağlamak, o düzeni korumanın etkili bir yolu.
Ana muhalefetin uzun yıllar kendi iç çekişmelerine, kurultay mücadelelerine ve liderlik hesaplarına gömüldüğü dünyayı düşünün. Kurulu düzen içerisinde kendi iktidar alanını korumakla meşgul bir muhalefet, o düzeni değiştirmek için ne kadar mücadele edebilir? İktidar açısından rakibinin kendi iç kavgalarıyla meşgul olmasından daha elverişli ne olabilir? Bir yandan da bu küçük dünyanın dışına çıkmaya çalışanlar, iktidar kadar kendi partilerinde kurulu ilişkilerin devamından çıkar sağlayanları da karşılarında bulabilirler.
Türkiye’deki muhalefetin bugünkü durumuna bu ayrım üzerinden bakınca rahatsız edici bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Küçük siyasetin dünyasında yetişmiş aktörler, büyük siyasetin konusu haline gelmiş bir tarihsel mücadeleyle karşı karşıya. İktidar ise onları yeniden o küçük dünyanın kavgalarına çekmeye çalışıyor.
Mevcut kurumların içerisinde rekabet etmeyi öğrenmişler, ama karşılarındaki iktidar o kurumların işleyişini değiştirmiş. Bazen seçim kazanmayı biliyorlar, ancak seçim kazanmakla siyasi iktidarı elde etmek arasındaki ilişkinin kendisi mücadelenin konusu haline gelmiş. Oy desteğini ölçebiliyorlar, ama onu kalıcı siyasi güce dönüştürmekte aynı kapasiteye sahip değiller. Alıştıkları siyaset biçimi artık eskisi gibi işlemiyor. Aslında bildikleri faaliyetleri sürdürebilecekleri koşullar bile ortadan kalkmış.
Bu eski dünyanın sınırlarını zorlayan, başka türlü bir mücadele arayan aktörler de var tabii ki. Ama o dünyanın içerisinde yetişenler, ondan kopmaya çalışırken bile eski siyasi alışkanlıklarını beraberlerinde taşıyabiliyorlar. Bir siyasi partiden ayrılmak, o partinin siyasal kültüründen de bir anda kurtulmak anlamına gelmiyor. Yeni koşullar karşısında eski örgüt hesaplarına, iç çekişmelere ve alışılmış tepkilere dönüp durabiliyorlar. Çünkü eski düzenin sınırlarını aşmak istemekle, yeni bir siyasi gerçekliği kavrayıp ona uygun bir mücadele geliştirebilmek aynı şey değil.
Küçük siyasetin içerisinde öğrenilen beceriler kendi başlarına değersiz değiller elbette. Örgüt yönetmek, seçim kampanyası yürütmek, insanlarla ilişki kurmak, müzakere etmek, kurumsal sorumluluk üstlenmek ciddi yetenekler gerektirebilir. Ama bu yeteneklerin ne için kullanıldığını ve hangi siyasi gerçekliğin içerisinde anlam kazandığını bilmek de gerekiyor. Küçük siyasetin ustası olmak, büyük siyaseti kavrayabilmenin güvencesi değil.
Hatta bazen bir insanın küçük siyasetteki başarısı, onun daha büyük bir siyasal kavrayış geliştirmesini engelleyen nedenlerden biri haline gelebilir. Çünkü düşünsel sefaletine kör kalırken bir yandan da kendi dünyasının ölçütleriyle başarılıdır ve bütün siyasi gerçekliği o ölçütlerle değerlendirmeye alışmıştır.
Son günlerde karşılaştığımız bazı siyasi manzaralar bunun ne anlama geldiğini gayet iyi gösteriyor.
Bir Protestodan Geriye Ne Kalır?
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesinin ardından kentte protestolar düzenlendi. Bu siyasi ihanet İzmir’i düşününce ayrıca sarsıcı. Sonuçta burası, iktidarın yıllardır sembolik hasım haline getirdiği ama bir türlü ele geçiremediği bir kent. Protesto olarak YENİ Partililer belediye binasına yürüyüp siyah çelenk ve karanfiller bırakmak istediler. Polis yürüyüşü engelleyince onu da beceremediler, karanfiller Kültürpark’ın kapısına bırakıldı ve parti yöneticileri dağılma çağrısında bulundular.
Bunun üzerine protestocular arasından bir kadın öne çıkıp parti yöneticilerine siyasi kapasitelerinin olmadığını söyledi. Başka protestocuların da katıldığı tepkide kadın, insanları topladıklarını, fotoğraf çektirdiklerini, ama ortada gerçek bir siyasi faaliyet bulunmadığını anlatıyordu. O kadının ve başka vatandaşların dile getirdiği öfke daha derin bir soruna işaret ediyor. İzmir gibi bir kenti iktidar ele geçirmişken insanları bir araya getirip siyah karanfiller bıraktıktan sonra evlerine göndermek neyi değiştirecek? Halkın kendisini temsil etmesini beklediği siyasi kurumun bütün bunlardan daha fazlasını yapmaya ilişkin bir düşüncesi var mı?
Benzer bir manzarayı Halk TV’ye kayyum atanmasının ardından da gördük. Ekrem İmamoğlu’nun savunma yapacağı gün, Türkiye’nin en büyük muhalif televizyon kanallarından birinin yönetimine el konuldu ve yayını durduruldu. Aynı gün YENİ Parti milletvekilleri Meclis’in Plan ve Bütçe Komisyonu’nda gözlerini ve ağızlarını siyah bantlarla kapatarak protesto düzenlediler.
Ülkede bir televizyon kanalının yayını durdurulmuş, milletvekilleri de kendi susturulmuşluklarını göstermek için gözlerine ve ağızlarına bant yapıştırmışlar, ama tam yapışmıyor da, düşüyor falan, yeniden yapıştırıyorlar yarım yamalak. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor.
Sembolik protestoların siyasette önemli bir yeri var. Tarih boyunca etkili örneklerini de gördük. Ama bu eylemin alay konusu olması da şaşırtıcı değildi. Sormak gerekiyor. Bu protesto neyi değiştirmeyi amaçlıyordu? Hangi siyasi faaliyetin parçasıydı? Hangi toplumsal gücü harekete geçirmeyi, iktidar üzerinde nasıl bir baskı oluşturmayı hedefliyordu? Gerçi YENİ Parti’ye de haksızlık etmeyelim. Diğer muhalefet partilerinin çoğu, bu saldırı karşısında alay konusu olacak kadar bile iz bırakmadı.
YENİ Parti’nin çağrısıyla akşam Halk TV önünde de insanlar toplandı. Böyle bir dayanışmanın kendisi anlamlı olabilir. Ama insanları sürekli bir yerden başka bir yere çağırmak, arka arkaya kontrollü protestolar düzenlemek, telefonları çıkartıp Yiğidim Aslanım söyletmek ve her gelişmeye bir tepki vermek, kendiliğinden tutarlı bir siyasi mücadele oluşturmuyor. Bir protesto diğerini nasıl mümkün kılıyor? İnsanlar bu faaliyetler içerisinde ne öğreniyor, hangi ilişkileri kuruyor, hangi ortak gücü geliştiriyor? Bütün bunların bir sonraki günle, bir sonraki haftayla nasıl bir bağlantısı var?
Bunlar düşünülmediğinde siyaset, tepki gösterme performansına dönüşebiliyor. Açıklama yapılıyor, protesto düzenleniyor, fotoğraf çekiliyor. Sonra yeni bir olay yaşanıyor, aynı döngü yeniden başlıyor. Halbuki siyasi tepki göstermekle siyasi güç oluşturmak arasında ciddi bir fark var. İnsanları bir araya getirmek başlı başına bir kapasite göstergesi olabilir, ama daha önemlisi bunun hangi siyasi amaç doğrultusunda yapıldığı ve zaman içerisinde ne tür ilişkiler, yetenekler ve örgütlü güç yarattığı.
İşte burada da yeniden siyasal bilinç sorununa geliyoruz. Çünkü siyasi gerçekliği belirli bir bütünlük içerisinde kavrayamayan insanlar, yürüttükleri faaliyetleri de böyle bir bütünlük içerisinde düşünmekte zorlanırlar. Bir şeyler yaparlar, hatta çok sayıda şey denerler, ama yaptıklarının hangi siyasi probleme karşılık geldiği ve daha geniş bir mücadelenin içerisinde nasıl bir yer tuttuğu belirsiz kalır.
Tabii bazılarının istese de ne yapacağını gerçekten bilmemesi mümkün. Bazıları da belki daha ileri gitmek istemiyor. Mevcut konumunu korumayı, iktidarla ilişkisini belirli sınırlar içerisinde sürdürmeyi tercih edenler de olabilir. Korku, çıkarcılık, konformizm ve bilinçli teslimiyet siyasi hayatın gerçekleri arasında. Bütün siyasi aktörleri iyi niyetli ama bilgisiz insanlar olarak görmek saflık olur.
Hatta bazıları kendi yetersizliklerini siyasi gerçekçilik diye sunuyor olabilir. Kendi ihtiyatlarını bütün bir toplumun hareket alanına dönüştürmek, daha ileri gitmek isteyenleri sorumsuzlukla suçlamak, yapılabilecek her şeyi kendi yapmaya razı oldukları şeylerle sınırlamak çok kullanışlı bir yöntem.
Otoriter baskının yarattığı tehlikeler de gerçek. İnsanların özgürlüğü, güvenliği, geçimi söz konusu. Ama korkuyu anlayabilmekle, milyonlarca insanın geleceğini etkileyen sorumluluklar üstlenmiş kişilerin tercihlerini sorgulamaktan vazgeçmek arasında büyük bir fark var.
Sonuçta motivasyonlar farklı olabilir. Bazıları yetersiz, bazıları konformist, bazıları cesaretsiz, bazıları çıkarcı. Farklı nedenler bunlar, ama siyasal bilinç yoksunluğu hepsine elverişli bir zemin hazırlayabilir. Peki nasıl bir siyasi kültür bütün bu insanların aynı kurumlarda yükselmesini, aynı faaliyetleri sürdürmesini ve birbirlerinin sınırlarını normal kabul etmesini mümkün kılıyor?
Bu sorunun cevabını yalnızca siyasi partilerin içerisinde arayamayız. Bu siyasetçiler uzaydan gelmediler. Aynı toplumun içinden çıktılar. Onları çevreleyen entelektüellerle, gazetecilerle ve vatandaşlarla ortak bir siyasi kültürün parçasılar. O kültürün oluşmasında ve sürdürülmesinde hepsinin payı var. Dolayısıyla eleştiriyi siyasi sınıfla sınırlayamayız.
Siyasetin Düşünsel Sınırları
Önce siyasetçileri çevreleyen entelektüel dünyaya bakalım. Gramsci’nin entelektüellerin toplumsal işlevi üzerine yaptığı tartışmalar, bu dünyayı anlamamızda bize yardımcı olabilir. Gramsci entelektüel derken büyük düşünürler veya akademisyenlerle kısıtlı bir dünyayı kastetmiyor. Gazeteciler, yorumcular, yazarlar, sanatçılar ve kanaat önderleri de bu kapsamda düşünülebilir. Çünkü entelektüellerin toplumsal işlevi bilgi üretmekten ibaret değil. Toplumun düşünme biçimlerini şekillendirmekte, belirli dünya görüşlerini yaymakta ve mevcut ilişkilerin sürdürülmesinde de önemli rolleri var.
Türkiye’de muhalefetin etrafında oluşmuş bu entelektüel ve yorumculuk dünyasında da ciddi bir vasatlık var.
Her gün siyasi gelişmeleri yorumlayan, parti içi ilişkileri açıklayan, kimin hangi hamleyi yapacağını tahmin eden insanların önemli bir bölümünde siyasi gerçekliği anlamaya yönelik ilgi bayağı sınırlı. Liderlerin açıklamalarını, kişisel ilişkilerini ve gündelik hesaplarını saatlerce konuşabiliyorlar. Ama ülkenin geçirdiği toplumsal dönüşümleri, siyasi gücün nasıl oluştuğunu veya iktidarın hangi tarihsel ilişkiler üzerinde yükseldiğini tartışmaya aynı ilgiyi göstermiyorlar. Küçük siyasetin guruları.
Televizyon ve internet programları, siyasi kulisler, haber kaynakları, kişisel ilişkiler, tanınırlık… Bu dünyanın da kendi başarı ölçütleri var. Bir insan bütün kariyerini bu ilişkiler içerisinde kurup önemli bir gazeteci veya kanaat önderi olarak tanınabilir. Ama siyasi gerçekliğe ilişkin kavrayışı yine de fazlasıyla yoksul kalabilir.
Siyaseti magazinleştirip tüketilebilir bir eğlenceye dönüştüren yorumculuk endüstrisi de bunun üstüne biniyor. En ciddi siyasi meseleler bile izlenme ve tanınırlık malzemesi haline gelirken, siyasi içerik üretmek de zamanla konforlu bir kariyere ve ilişkiler dünyasına dönüşebiliyor.
Bunun bir de daha çirkin tarafı var tabii. Rejimin çizdiği sınırlar içerisinde yaşamaya alışmış, onları aşmamayı mesleki varlığının koşulu olarak kabul etmiş insanlar da var. Bazıları baskı altında, bazıları geçimini korumaya çalışıyor. Ama mevcut ilişkilerden yararlanan, konumunu korumayı tercih eden, hatta bu düzenden gayet memnun olanlar da bulunuyor. Sonra kendi tercihlerini makul siyasetin sınırları olarak sunuyorlar. Bu sayede de bilerek veya bilmeyerek iktidarın muhalefeti küçük siyasete hapsetme çabasına hizmet edebiliyorlar.
Üniversitelerde, sanat ve edebiyat çevrelerinde de vaziyet pek iyi sayılmaz. Siyasetle doğrudan ilgili alanlarda çalışan akademisyenlerin bir kısmı bile ülkenin geçirdiği tarihsel dönüşüme hayret verici ölçüde ilgisiz. Bazılarıysa sessizliği tercih ediyor. Baskılara rağmen mücadele eden, bedel ödeyen ve ciddi düşünsel emek harcayan akademisyenler, gazeteciler ve sanatçılar da var. Hakkını yememeli bu insanların. Ama bu, geniş bir entelektüel çevredeki ataleti ortadan kaldırmıyor. Ki, susmanın da siyasi sonuçları var. Tartışılması gereken meseleler konuşulmadığında, toplumun siyasi ufkunun daralmasına sessiz kalarak da katkıda bulunulabiliyor.
Gramsci’nin sözünü ettiği entelektüel işlevin önemi de bu. Bu çevreler, söyledikleriyle ve söylemedikleriyle, toplumun hangi meseleleri önemli bulduğunu, hangi soruları sorduğunu ve siyasi gerçekliği hangi kavramlarla düşündüğünü etkiliyor. Yani mesele, gazeteciliğin, akademinin veya yorumculuğun kalitesini aşarak bütün bu çevrelerin toplumun siyasal bilincinin oluşumunda nasıl bir rol oynadığına uzanıyor.
Siyasi hayat sürekli adaylıklar, parti içi hesaplar, liderlerin niyetleri ve gündelik polemikler üzerinden konuşulduğunda, bunlar zamanla siyasetin kendisi sanılmaya başlanıyor. Siyasetçiler bu dünyanın içerisinde faaliyet yürütüyor, entelektüeller onun düşünsel sınırlarını şekillendiriyor, vatandaşlar da aynı tartışmaların seyircisi haline geliyor.
Herkes çok meşgul. Herkes siyasi gelişmeleri takip ediyor. Ama bütün bu faaliyetlerin siyasi bilinci ne kadar geliştirdiği belirsiz. Bir toplumun ne kadar politize olduğu, onun siyasal bilinç bakımından ne kadar gelişmiş olduğunu göstermez.
Seyirci Olmayı Öğrenmek
Muhalif toplumun önemli bir bölümünde de güçlü siyasi kanaatlerle yoksul bir siyasal kavrayış yan yana bulunabiliyor. Özellikle seküler ve cumhuriyetçi kesimlerde kendisini bilinçli, eğitimli ve siyasi gerçekliğin farkında gören çok insan var. İktidarın yanlışlarını teşhis ediyor, siyasetçilerin hatalarını açıklıyor, ülkede neyin nasıl yapılması gerektiğini anlatıyorlar. Siyasete vakit ayırmadıkları da söylenemez. Saatlerce haber izliyor, sosyal medyada gündemi takip ediyorlar. Ama sorun ne kadar ilgilendiklerinden çok, neyle ilgilendikleri. Kendi hayatlarını şekillendiren toplumsal ilişkileri anlamaya aynı merakı göstermeyebiliyorlar. İktidarın açık saçmalıklarını tespit etmek zaten pek yüksek bir entelektüel eşik sayılmaz.
İnsan kendi siyasi çevresinin dışındaki insanları, onların yaşam koşullarını, hatta kendi toplumsal konumunun tarihsel olarak nasıl oluştuğunu hiç merak etmeden de güçlü siyasi kanaatlere sahip olabilir. Siyasi kimliği ona dünyanın nasıl işlediğini açıklayan hazır bir dil sunar. O da bu açıklamaları tekrar eder. Böyle bir insanın dünyası, eleştirdiği siyasetçinin dünyasından çok da geniş olmayabilir.
Bunu sadece siyasi partilerin insanları seyircileştirmesiyle açıklayamayız. İnsanların kendi siyasal varoluşlarını kavrama biçimlerinde de bir yoksulluk var. Yaşadıkları toplumsal dünyayı, kendilerinin de ilişkileriyle ve faaliyetleriyle oluşumuna katıldıkları bir gerçeklik olarak görmekte zorlanıyorlar. Tabii bunda 1980 Darbesi sonrasında örgütlü siyasi hayatın dağıtılmasının ve toplumun siyaseten daha edilgen, örgütlenmeden uzak bir yapıya doğru yeniden şekillendirilmesinin büyük payı var.
Peki insanlar kendi hayatlarını şekillendiren toplumsal düzeni nasıl olup da kendilerinden bağımsız, değiştirilemez bir gerçeklik olarak görebiliyorlar? Macar düşünür Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci adlı eserinde buna güçlü bir açıklama sunuyor. Marx’ın kapitalizmdeki meta fetişizmi analizinden hareketle şeyleşme dediği bir olguyu inceliyor. İlk bakışta biraz soyut gelebilir, ama merak etmeyin, aslında hepimizin aşina olduğu bir durumdan söz ediyor.
Mesela bir işyerini düşünün. Kimin karar verdiği, kimin ne kadar kazandığı, çalışma koşullarının nasıl belirlendiği vs. Bütün bunlar bize çoğu zaman zaten var olan, uyum sağlamak zorunda olduğumuz bir düzenin parçaları olarak görünür. Halbuki bunlar insanların tarih boyunca kurdukları, belirli güç ilişkileri içerisinde oluşmuş toplumsal düzenlemeler. Gayet gerçekler ve hayatımızı da etkiliyorlar. Ama doğa yasaları değiller. Lukács’ın anlatmaya çalıştığı şey de işte insanların kendi faaliyetleriyle ürettikleri toplumsal ilişkilerin zamanla karşılarına sanki kendilerinden bağımsız, kendi başına işleyen birer şey olarak çıkabilmesi. Bunun sonucu olarak da insanın içerisinde yaşadığı dünyanın nasıl oluştuğunu ve kendisinin o dünyanın oluşumundaki yerini kavramakta zorlanması.
İşin daha önemli tarafı, şeyleşmenin dünyayı nasıl gördüğümüz kadar, nasıl davrandığımızı da etkilemesi. Toplumsal düzeni değişmez kurallarla işleyen bir gerçeklik olarak kabul ettiğimizde, onu değiştirmeyi düşünmek de zorlaşıyor. İnsan koşullara uyum sağlamaya, mevcut düzenin içerisinde kendisine bir yer bulmaya, olup bitenleri hesaplamaya alışıyor. Kendi toplumsal gerçekliği karşısında bir tür seyirci konumuna yerleşiyor.
Lukács bu analizi kapitalist toplumsal ilişkilerin belirli bir tarihsel yapısını açıklamak için geliştiriyor. Ama siyasi hayatımızdaki bazı alışkanlıkları düşünürken de bundan yararlanabiliriz.
Siyasi partileri, seçmen kimliklerini, kurumları, toplumsal bölünmeleri ve güç ilişkilerini düşünün. Bunlar sanki kendileri dışında varlığını sürdüren ve bundan sonra da böyle kendi halinde ilerleyecek şeylermiş gibi görülebiliyor. Siyaset de bu hazır düzenin içerisinde hangi partinin ne yapacağına, kimin seçimi kazanacağına, liderlerin nasıl davranacağına ilişkin hesaplara indirgeniyor. Halbuki bu siyasi dünya da tarihsel olarak oluşmuş ve insanların faaliyetleriyle yeniden üretilen bir gerçeklik. Ama insanlar onu kendilerinin de oluşumuna katıldıkları bir toplumsal gerçeklik olarak görmek yerine, üzerinde yaşadıkları ama kuruluşuna müdahale edemedikleri dışarıdaki bir düzen olarak algılayabiliyorlar.
Bunun siyasi sonuçlarını düşünün. İnsan bütün hayatını siyasi tartışmalarla geçirebilir, ama siyasetin konusu olan toplumsal gerçekliğe çok edilgen biçimde yaklaşabilir. Gündelik hayatını şekillendiren siyasi düzen, ekonomik ilişkiler, toplumsal hiyerarşiler, kültürel alışkanlıklar, kimlikler ve kurumlar onun için dünyanın kendisinden bağımsız unsurları haline gelir. Bunun sonucu olarak da bir insan siyasi olaylarla ilgili olduğu halde kendi yaşamının siyasal niteliğine karşı neredeyse kör kalabilir. Kendi yaşamını şekillendiren toplumsal düzeni değiştirebilecek bir özne ve fail olduğunu hiç düşünmeyebilir.
İnsanların siyasete ilişkin bu kabulleri kendi başlarına geliştirdiklerini de düşünmeyelim. Neyin doğal, neyin mümkün, siyasette kendilerinden ne beklendiği konusunda çoğu şeyi yaşadıkları toplumdan öğreniyorlar. Gramsci’nin senso comune dediği kavram da tam bununla ilgili. Türkçeye sağduyu diye çevriliyor, İngilizcedeki karşılığı ise common sense. Açıkçası ben bu Türkçe çeviriyi pek sevemedim hiçbir zaman tam olarak. Sağduyu deyince insanın aklıselimle, doğru düşünmesi anlaşılıyor. Halbuki Gramsci insanların toplumsal çevrelerinden devraldıkları, yaygın kabul gören ve çoğu zaman sorgulamadıkları fikirleri, değerleri ve alışkanlıkları anlatıyor. Bunların tutarlı olması da gerekmiyor. İnsan birbirleriyle çelişen düşünceleri aynı anda benimseyebilir.
Mesela bir vatandaş demokrasinin halkın yönetimi olduğuna inanırken siyasi faaliyeti doğru liderleri seçip desteklemekten ibaret görebilir. Toplumsal değişimi savunurken mevcut ilişkilerin değişmezliğini varsayabilir. Örgütlenmenin önemini anlatırken kendi hayatında bunun ne anlama gelebileceğini hiç düşünmemiş olabilir. Çünkü benimsediği siyasi düşüncelerle siyaset yapmayı öğrendiği dünyanın alışkanlıkları birbirini tutmak zorunda değil.
Böyle bir siyasi hayatın içerisinde insan yıllarca seçimlerde oy kullanıp gelişmeleri takip ettiği halde başkalarıyla birlikte kalıcı bir siyasi faaliyet yürütme deneyiminden yoksun kalabilir. Çünkü bunu öğrenebileceği ilişkilerin ve kurumların içerisinde yaşamamıştır. Siyasi hayatı boyunca ondan esas olarak belirli görüşleri değerlendirmesi, çağrıldığında belirli faaliyetlere katılması ve seçimlerde oy vermesi beklenmiştir. Zamanla siyasette kendisine düşen rolün de bundan ibaret olduğunu kabul etmiş olabilir.
Siyasi Kültürün Kısır Döngüsü
Bütün bunlar bizi daha temel bir soruya getiriyor. İnsan kendisini yaşadığı dünyanın içerisinde nasıl bir siyasi varlık olarak görüyor? Bir partinin seçmeni, bir liderin destekçisi, siyasi gelişmelerin yorumcusu olarak mı? Yoksa kendi ilişkileri, faaliyetleri ve başkalarıyla birlikte hareket etme imkanları bulunan bir siyasal özne olarak mı?
Siyaseti esas olarak başkalarının yürüttüğü bir faaliyet olarak gören insanın, kendi siyasi kapasitesini geliştirmeye neden ihtiyaç duymadığını anlamak zor değil. İçerisinde yaşadığı siyasi dünya ona böyle bir rol öğretmiş. Belki kendisi de başka türlü düşünmeye pek ihtiyaç duymamış. Sonuçta kendisinden bekleneni yerine getirerek gayet siyasi bir hayat yaşadığına inanabilir.
İşte siyasetçilerde, onları çevreleyen gazeteci ve entelektüellerde, muhalif toplumda farklı biçimlerde karşımıza çıkan bütün bu yoksulluğun ortak bir tarafı var. İnsanların siyasal dünyayı nasıl kavradıkları ve kendilerini o dünyanın neresinde gördükleri. Yani siyasi bilinçleri. Siyasetçi kendi kurumunda yükselmeyi, yorumcu siyasi gündeme hakim olmayı, vatandaş da olup bitenleri takip edip yorumlamayı öğrenmiş. Herkes kendi rolünü oynuyor. Bir kast sistemi gibi. Ama bütün bu siyasi hayat, yaşadıkları toplumsal düzeni anlamak ve değiştirmek için ne tür kapasiteler geliştiriyor?
Bunda çok rahatsız edici bir taraf var. Bir siyasi kültür, kendi yetersizliklerini fark etmeyi bile zorlaştıracak biçimde örgütlenmiş olabilir. İnsanlar kendi dünyalarının ölçütleriyle başarılı olduklarında, o dünyanın sınırlarını sorgulamaya ihtiyaç duymayabilirler. Başarısızlıklar yaşanır, siyasi koşullar değişir, ama aynı alışkanlıklar ve düşünme biçimleri sürüp gider.
Bir yandan da bu ilişkiler birbirlerini besliyor. Siyasi kurumlar belirli yetenekleri ödüllendirip o yeteneklere sahip insanları yükseltiyor. Entelektüel çevreler bu kurumların gündemini ve düşünme alışkanlıklarını normalleştiriyor. Vatandaşlar da siyasi hayatı büyük ölçüde bunların sunduğu örneklerden öğreniyor. Sonunda herkes birbirinin sınırlarını olağan kabul etmeye alışıyor. Kimsenin tek başına yaratmadığı, ama herkesin kendi faaliyetleriyle sürdürülmesine katkıda bulunabildiği bir düzen.
Tabii bütün bu ilişkiler içerisinde herkesin sorumluluğu aynı değil. Yıllardır otoriter baskı altında yaşayan, seçimden seçime umutlanıp hayal kırıklığına uğrayan, geçimini sağlamaya ve ailesini korumaya çalışan insanlarla milyonlarca insanı temsil etmek ve siyasi hayatı örgütlemek iddiasındaki profesyonel siyasetçileri aynı kefeye koyamayız. Bir siyasi kurumun görevi, kendisini destekleyen insanlardan hazır bir siyasi kapasite beklemekten ibaret olamaz. O kapasitenin gelişebileceği faaliyetleri, ilişkileri ve kurumları yaratmak da siyasi sorumluluğunun parçası. Ama bu, toplumun siyasal bilinç sorununu ve vatandaşın dünyayla kurduğu ilişkiyi sorgulama sorumluluğunu da ortadan kaldırmıyor. Sonuçta siyasi kültür yukarıdan aşağıya üretilmiyor sadece.
Bir siyasi kültürün niteliğini anlamak istiyorsak, nasıl insanlar yetiştirdiğine ve onlara nasıl bir siyasi hayat yaşamayı öğrettiğine de bakmamız gerek. Çünkü insanların siyasi dünyayı nasıl kavradıkları, neyi önemli buldukları ve kendilerini o dünyanın içerisinde nasıl konumlandırdıkları, ne tür siyasi kapasiteler geliştirebileceklerini de belirliyor.
Şimdi yazının başındaki soruya geri dönelim. Peki insanlar ne yapacak?
İnsanların ne yapabileceklerini bilememesi, yıllardır içerisinde yaşadıkları siyasi hayatın niteliğinden bağımsız düşünülebilir mi? Yıllarca kendilerinden esas olarak belirli liderleri desteklemeleri, seçimlerde oy vermeleri, çağrıldıklarında meydanlara gelmeleri ve siyasi gelişmelere tepki göstermeleri beklenmiş insanlar, örgütlenmenin ve birlikte siyasi güç oluşturmanın ne anlama geldiğini nereden öğrenecekler? Hele siyasi hayatı örgütlemekle sorumlu insanların kendileri bile karşı karşıya oldukları tarihsel mücadeleyi kavramakta ve alıştıkları siyaset anlayışının ötesine geçmekte zorlanıyorsa?
Neden siyasi kapasitenin yetersiz kaldığını ve ne yapılması gerektiğini soracağız tabii ki. Ama hemen eylem önerileri sıralamak, ortadaki sorunun derinliğini gözden kaçırmamıza neden olabilir. İnsanlar yaşadıkları siyasi kültürden bağımsız biçimde bütün bu yeteneklerle donatılmış olarak dünyaya gelmiyorlar. Bütün bunların öğrenilmesi ve geliştirilmesi gerekiyor.
Türkiye’deki muhalefetin kapasite kıtlığını bu yüzden birkaç yanlış stratejiye, örgütsel yetersizliğe veya liderlerin kişisel özelliklerine bağlayamayız. Bunlar önemli, ama daha derinde bir siyasal bilinç sorunu var. Çünkü insanların geliştirebildikleri siyasi akıl, dünyayı nasıl kavradıklarıyla yakından ilgili. Karşısındaki güçleri, değiştirmek istediği düzeni ve kendi imkanlarını kavrayamayan bir siyasi aklın ortak bir irade, ideolojik bir yönelim ve bütünlüklü bir siyasi proje geliştirmesi de güç. Bunlar olmadan etkili stratejiler üretmek, sahip olunan kaynakları gerçek siyasi güce dönüştürmek de zor.
Gramsci’nin dediği gibi, en ağır felaketler karşısında umutsuzluğa kapılmayan, her küçük şeye heyecanlanmayan ayık, sabırlı insanlar yetiştirmek gerekiyor. Nasıl bir siyaset yapabileceğimiz, insanların nasıl bir siyasi hayatın içerisinde yetiştirildiğiyle de ilgili. Biraz da insanın kendisine öğretilenlerle yetinmemesi, kendi siyasi kavrayışını geliştirmek için de sorumluluk almasıyla.
Sonraki yazılarda da siyasal bilincin ne anlama geldiğini ve nasıl gelişebileceğini biraz daha tartışabiliriz belki. Şimdilik şu kadarını söyleyelim. İnsan bütün hayatını siyasetle geçirebilir. Ama siyasal yaşamayı hiç öğrenmemiş olabilir. Yaşadığımız dünya bizden önce kuruldu. Ama onu ayakta tutan ilişkilerin içerisinde biz de varız. Bu dünyanın bugün bize ait olduğunu, bizim de eserimiz olduğunu hatırlamadan, bu dünyayı değiştiremeyiz.
Diğer Yazılar:
KAAN Motoru, F-35, ve Hava Kuvvetlerinin Ahval ve Şeraiti – Ahmet Serdar Ünal
Değerlerin Taşıyamadığı Yük: Güven Denetimin Yerini Nasıl Aldı?- Metin Koca
İktidarın Konuşulmasını İstediği Konuda Cesur Olmanın Çelişkisi – Kemal Büyükyüksel
Güvercinle Satranç Oynamaya Çalışan Muhalefet – Kemal Büyükyüksel