Written by • 11:51 am• Editör, Editöryel, Gündem

Lenin’in Umutsuzluğu – Kemal Büyükyüksel

Son zamanlarda sosyal medyada tekrar tekrar aynı türden Lenin resimleri karşıma çıktı. Bazen eski bir tablo, bazen bir çizim. Lenin yalnız. Bir yerde suyun kıyısında durmuş düşünüyor, başka bir yerde masaya çökmüş. Bildiğimiz Lenin imgesinden biraz farklı yani. Kürsüde değil, kalabalıklara seslenmiyor, kolunu ileri uzatıp tarihin gideceği yönü göstermiyor. Dertli görünüyor.

Alıntılarda veya yorumlarda da genellikle sürgün yıllarından küçük hikâyeler var. Uykusuzluk, tükenmişlik, bozulan sinirler, bazen çalışamayacak hale gelmesi. Birkaçını okuyunca merak edip Lenin’in yaşamına yeniden bakma ihtiyacı hissettim. Krupskaya’nın anılarında ve Lenin’in mektuplarında karşımıza çıkan bu resimlerdeki adam, sonradan yapılmış heykellerden epey farklı. Yoruluyor, hastalanıyor, insanlardan sıkılıyor, zaman zaman hiçbir şey yapmak istemiyor. Bazı dönemlerde iş yapacak gücü bile kalmıyor.

Bu aralar insanların da umutsuzluğa yakın hissettiği bu dönemde arka arkaya aynı resimler üzerine bu kadar paylaşım görmek ilginç geldi. Çünkü Lenin hakkında sonradan kurulan hikâyeyi biliyoruz. Yıllarca mücadele etti, yenildi, sürgüne gitti, çalışmaya devam etti, geri döndü ve sonunda devrim oldu. Böyle anlatınca hayatının içinden dümdüz bir çizgi geçiyor. Sarsılmaz bir irade ve ileride gerçekleşecek olan şeye doğru yürüyen bir adam.

Ama hayatını yaşarken o çizgiyi Lenin görmüyordu. Bunu görememenin doğal olarak çağırdığı bir soru var. İnsan gelecek önünde kapandığında, artık pek umut duymadığı bir dünyada nasıl yaşamaya devam eder?

Bu soru bugünkü duygularımıza hiç yabancı değil. Son yıllarda Türkiye’de ve başka birçok yerde gelecek, önümüzde açılan geniş bir alandan çok daralan bir koridor gibi hissettirir hale geldi. Aynı krizler başka biçimlerde geri geliyor. Siyasal baskı durmadan derinleşiyor. Büyük bir değişim ihtimali insanın hayatındaki ağırlığını kaybedebiliyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, haftalar geçiyor. Zaman ilerliyor ama bir yere gittiği hissi gelmiyor.

1908’in Ocak ayında Lenin ile Krupskaya yeniden Cenevre’ye vardıklarında buna benzer bir yerdeydiler. 1905 Devrimi yenilmişti. Çarlık rejimi ağır bir baskıyla geri dönmüş, devrimci hareket parçalanmıştı. İnsanlar hapse giriyor, idam ediliyor ya da yeniden Avrupa’ya kaçıyordu. Lenin Finlandiya’dan ayrılırken kırılan buzların üzerinde az kalsın suya düşüp ölüyordu. Cenevre’ye ikisi de hasta halde geldiler.

Krupskaya o günleri anlatırken şehrin ölü gibi göründüğünü yazıyor. Keskin bir rüzgâr, boş sokaklar. Ziyaret ettikleri eski yoldaşlardan biri yataktan güçlükle kalkıyor. Bir başkasının başı o kadar ağrıyor ki ışığa dayanamadığı için panjurlarını kapalı tutuyor. Dönüş yolunda Lenin kendisini Cenevre’ye gömülmeye gelmiş gibi hissettiğini söylüyor. Krupskaya da ikinci sürgün dönemlerinin ilkinden çok daha ağır başladığını anlatıyor.

Sonraki günlerde de hayat büyük bir siyasal dram gibi akmıyor tabii. Lenin gündüzleri kütüphaneye gidiyor. Akşam olduğunda ikisi kiraladıkları soğuk ve sevimsiz odaya dönmek bile istemiyorlar, biraz insanların arasında bulunmak için tiyatroya ya da sinemaya gidiyorlar. Bazen gösterinin sonunu beklemeden çıkıp Cenevre Gölü kıyısında dolaşıyorlar. Aynı sırada Lenin Proletary gazetesini yeniden çıkarmaya çalışıyor. Matbaa, para, yazılar, dağıtım ve Rusya’yla bağlantılarla uğraşıyor. Kendini bu şehre gömülmeye gelmiş gibi hisseden adam, ertesi sabah illegal bir gazetenin nasıl işleyeceğini hesaplıyor.

Şimdi 1917’yi bir dakika unutalım. Lenin otuz yedi yaşında. İlk devrim yenilmiş. Rusya uzakta. Arkadaşlarının bir kısmı hapiste, bir kısmı kaçmış, geri kalanlar birbirleriyle kavga ediyor. Dokuz yıl sonra Petrograd’a döneceğine ilişkin elinde hiçbir bilgi yok. Biz hikâyenin sonunu biliyoruz. O bilmiyor.

Kierkegaard’ın çok bilinen bir sözü vardır. Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır. Çok tekrarlandığı için biraz kartpostal sözüne dönüştü ama söylediği şey aslında oldukça sert. İnsan kendi hayatını sonunu bildiği bir roman gibi yaşamaz. Bir yenilginin geçici bir dönem mi yoksa gerçekten son mu olduğunu o sırada bilemez. Bugün çektiği acının beş yıl sonra başka bir anlam kazanıp kazanmayacağını da bilemez. Bir insanla tanıştığında onun hayatında ne kadar kalacağını, bir işe başladığında nereye varacağını, bugün önemli görünen bir şeyin yarın hâlâ önemli olup olmayacağını da bilemez.

Bu bilgisizlik tek başına umutsuzluk demek değil elbette. Ama Kierkegaard’ın umutsuzluk üzerine daha sonra yazdıkları, geleceğin kapanmasının neden bu kadar ağır hissedilebildiğini anlamaya da yardımcı olabilir. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk’ta Kierkegaard insanı imkân ile zorunluluk arasındaki gerilim içinde tasvir ediyor. Yalnızca zorunluluklarımız tarafından belirlenen bir yaşama mahkum olduğumuzda başka türlü olabilecek hiçbir şey görememeye başlarız. Kierkegaard’ın derdi siyasal yenilgiyi açıklamak değil ve düşüncesinin vardığı yer dinsel. Yine de sezgi tanıdık. Uzun süren siyasal umutsuzluk da insanın bir şeye etki edebileceğini ve başka bir geleceğin mümkün olabileceğini hissedebilme yeteneğini aşındırıyor. Her şey olduğu gibi devam edecekmiş gibi geliyor. Gelecek var, ama açılmıyor.

Tarihsel anlatılar ise yaşam hakkındaki bu gerçeği kolayca unutturabiliyor. Sonradan önemli olduğu anlaşılan günleri seçip, diğer yüzlerce günü silebiliyorlar. Başarısızlıklar hazırlık dönemine, tesadüfler dönüm noktasına, yıllarca süren çıkmazlar büyük sonucun zorunlu basamaklarına dönüşüyor. Biyografi bittiğinde insanın hayatı sanki başından beri bir yere doğru gidiyormuş gibi görünüyor.

Ama hayat böyle yaşanan bir şey değil.

1903’te Lenin, İkinci Parti Kongresi sonrasında Martov’la koparken birkaç yıl sonra ne olacağını bilmiyordu. Krupskaya, onun bir süre gerçekten uzlaşmanın yolunu aradığını, eski dostluğun bitmesini kabullenmekte zorlandığını, hatta Martov’la ilişkilerinin sona erdiğini anlatmaya başladığı bir mektubu tamamlayamadığını yazıyor. Aynı dönemde bütün bu kavgaların yarattığı kasveti dağıtmak için küçük buluşmalar yapıyorlar, şarkılar söylüyorlar, gülüyorlardı. Lenin de biraz toparlanıyordu.

1904 yazında ise Krupskaya’yla beraber işi iyice bırakıp İsviçre dağlarına gidiyorlar. Günde on saat uyuyorlar, yüzüyorlar, yürüyorlar. Lenin gazeteleri doğru düzgün okumayı bile bırakıyor. Yanlarında götürdükleri kitapları açmadan geri gönderiyorlar. Aralarında iş konuşmamaya karar veriyorlar. Krupskaya bir süre sonra çalışmadığı için suçluluk hissetmeye başlayınca Lenin ona işin ayı olmadığını, ormana kaçıp gitmeyeceğini söylüyor. Sonra sırt çantalarını alıp iki haftalık bir yürüyüşe çıkıyorlar.

Bu ayrıntıların anlattığı bir başka önemli gerçek de var. Yenilgi yalnızca insanın zihninde yaşanmıyor. Uzun süren gerginlik, kavga ve tükenme bir noktadan sonra uykuya, dikkate, bedene, insanların birbirlerine tahammül etme kapasitesine kadar giriyor. Krupskaya’nın anlattığı Lenin bazen politik olarak ne düşündüğünden önce fiziksel olarak tükenmiş bir insan olarak var. Tarih insanın sinir sistemine yüklenebiliyor bu biçimde.

Bundan bir dayanıklılık reçetesi çıkarmak komik olur. On saat uyuyun, dağa çıkın, çelik iradenizi pekiştirin, sonra devrim yapın. Nitekim Lenin’in sonraki hayatı da bunu pek kanıtlar nitelikte değil. Toparlanıyor, yeniden çalışıyor ve bir süre sonra yeniden kendisini tüketiyor.

Ama bu hikâyelerde önemli olan başka bir şey var. Sonuç bilindiği için bazen Lenin’in hayatındaki her şeyi devrime göre sıralama eğilimine girilebiliyor. Gazete çıkarmak önemli, dağda yürümek aradaki mola. Örgüt kurmak gerçek hayat, yüzmek dinlenme. Siyaset asıl şey, geri kalanı ona dayanabilmek için gerekenler. Halbuki hayat yaşanırken böyle bölümlere ayrılmıyor.

1916 yazında Lenin ile Krupskaya yine İsviçre dağlarına gidiyorlar. Ucuz bir yerde kalıyorlar, odalarını kendileri temizliyorlar. Lenin sabahları ikisinin botlarını parlatıyor. Sütlü yemeklerden bıkınca ahududu ve yaban mersini toplamaya başlıyorlar. Bir gün Lenin bira şişeleriyle dolu bir sepeti deviriyor, etraftakiler ona gülüyor. Dönüş günü yağmur altında mantar toplamaya o kadar dalıyorlar ki treni kaçırıyorlar. Krupskaya o dönemde Lenin’in neredeyse hiç çalışmadığını anlatıyor. Mantar toplamanın devrim açısından ne işe yaradığını sormak anlamsız. Neden yarasın?

Bu ayrıntıların değerli olmalarının nedeni biraz da hiçbir büyük ders vermemeleri. Ki asıl ders de orada. Lenin’i sürekli gelecekteki Lenin’e, yaptığı her şeyi ileride olacakların hazırlığına çevirmeyi bıraktığımızda karşımıza yaşamakta olan bir insan çıkıyor. Yağmur altında mantar toplayan adam ile birkaç ay sonra masasında siyasal bir metin yazan adam aynı hayatı yaşıyordu. Biri hayatın kendisi, öteki ona verilmiş bir ara değildi. İnsan zaten böyle yaşıyor. Bazen çalışıyor, bazen çalışamıyor, bazen sevdiği bir insanla oturuyor, bazen bir şeye takılıp kalıyor, bazen hiçbir şey yapmak istemiyor. Sonradan hayatımıza bir hikâye kurarken bunların bir kısmını esas, bir kısmını tali ilan ediyoruz. Yaşarken o ayrım bu kadar temiz değil.

Sanırım ilk sorunun içinden ikinci soruyu da böylece çıkarabiliriz. Bir şeyi neden yaparız?

En kolay cevap belli. Bir sonuca ulaşmak için. Çalışırız, para kazanırız. Eğitim görürüz, bir meslek ediniriz. Mücadele ederiz, bir şey değişsin isteriz. Bir kitap okuruz, bir şey öğreniriz. Hayatın büyük bir kısmı gerçekten amaçlarla ilgili. Ama hepsi mi?

Piyasa mantığının hükmettiği bu dünya bizi neredeyse her şeye bu gözle bakmaya alıştırdı. Her şey başka bir şeyin aracı. Marx’ın kapitalist dolaşımı anlatırken yaptığı ayrım gibi. Basit meta dolaşımında bir şeyi satar, parayla ihtiyacın olan başka bir şeyi alırsın, meta-para-meta. Para araçtır. Sermayenin hareketinde ise bu ilişki tersine döner, para-meta-daha fazla para. Aradaki şeyler, başlangıçtaki değeri büyütmenin araçlarına dönüşür. 

Piyasa zihniyeti hayatın geri kalanına yayıldığında da benzer bir tersyüz oluşuyor. Şeyler değerlerini başka elde edilebilen bir şey üzerinden alıyorlar. Zaman yatırım yapılacak bir kaynak, eğitim insan sermayesi, ilişkiler network, dinlenme yarın daha verimli çalışabilmenin yolu oluyor. İnsan bir süre sonra kendisine bile yönetilecek bir portföy gibi davranmaya başlıyor. Bu iş bana ne kazandıracak? CV’ye ne ekleyecek? Kaç kişiye ulaşacak? Hangi kapıyı açacak?

Bir şeyi sürekli bize ne sağlayacağı üzerinden düşündüğümüzde, o şeyin kendi içindeki değeri kolayca gözden kayboluyor. Yaşadığımız hayat, gelecekte elde edeceğimiz bir başka şeyin aracına dönüşüyor. Yabancılaşmanın bir biçimi bu da. İnsan kendi hayatının içinde bulunmak yerine, ona dışarıdan bakıp sürekli getirisini hesaplıyor. Bir etkinliğin kendi başına taşıdığı değer de giderek anlaşılması güç bir fikre dönüşüyor. Bu, yaşamla kurduğumuz ilişkiyle paralel olarak siyasetle kurduğumuz ilişkide de yaşanıyor. Bir mücadeleyi yalnızca kazanacağı gün üzerinden değerlendirdiğimizde, siyasal eylemin kendisi gelecekteki bir zaferin aracına dönüşüyor. Sonuç gelmediğinde da yapılan şeyin değeri kolayca gözden düşüyor. Hatta finansallaşmanın iyice derinleştiği bu devirde, yaşam beklentilerimiz iyice kısa vadeli borsa yatırım getirileri gibi kurgulanmaya başlayabiliyor. Sabırsızlık ve hızlı sonuç talebi.

Halbuki bir kitabı her zaman sonunda daha bilgili olmak için okumayız. Bazen merak ederiz. Bazen çok güzel gelir. Bir cümle seni rahat bırakmaz. Bunun sonucunda bilgilenirsin. Bir insanın yanında yalnızca ilişkinin sürmesini garanti gördüğün için durmazsın. Ama durdukça ilişkin derinleşir. Bir fikir üzerinde çalışırken neye dönüşeceğini bilmezsin. Ama çalıştıkça bir şeye dönüşür. Bir şey yazarsın ve kaç kişinin okuyacağı hakkında fikrin yoktur. Ama yazarsın ve birileri bazen okur. Bir mücadeleyi de kazanacağından emin olmadan verirsin çünkü olan bitene kayıtsız kalamazsın. Yine de yaparsın.

Bunun tersini düşündüğümüzde tuhaf sonuçlara varıyoruz zaten. Bir ilişki sona erdiğinde birlikte geçirilen yıllar değersiz mi oluyor? Bir kitap hiçbir zaman yayımlanmazsa onu yazarken geçen zaman çöpe mi gidiyor? Bir insan uğruna mücadele ettiği değişimi kendi ömründe göremezse bütün o yıllar başarısız bir yatırım mı sayılıyor? Hayatın değerini tamamen sonucuna bağladığımızda, yaşarken henüz sahip olmadığımız bir bilgiyi bugünün yargıcı haline getiriyoruz.

İngilizcede bunu anlatan çok sıradan bir ifade var: for its own sake. Türkçede aynı rahatlıkla söylemek zor ama bir şeyi başka bir şeye ulaştırdığı için değil, o şeyi kendisi uğruna yapmak gibi düşünebiliriz. Ben bunu hayatla biraz pazarlıksız bir ilişki kurmak gibi düşünüyorum. Araçsal olmayan bir hayat.

Bu pazarlıksızlık, sonuçları umursamamak anlamına gelmiyor. Lenin devrim istiyordu. Bir yazar okunmak ister. Sevdiğin insanın kalmasını istersin. Bir öğretmen öğrencisinin öğrenmesini ister. Bunların hepsi gayet gerçek. Ama insan bazen hayatla gizli bir sözleşme imzalamış gibi yaşamaya da başlayabilir. Ben bunu yapıyorum, karşılığında bana şu verilecek. Bu kadar emek harcadım, sonuç gelmeli. Bu ilişkiye yıllarımı verdim, sürmeli. Bunca şeye katlandım, sonunda hepsinin bir anlamı çıkmalı. Hayat böyle bir sözleşmeye sahip değil. Ki bu yaklaşım tüm bunları ilk başta neden yapmaya başladığını da unutturabilir.

Üstüne üstlük, her yaptığının karşılığını sürekli kontrol ettiğinde, yaptığın şeyin içinde bütünüyle bulunmak zorlaşıyor. Bir tarafın hep dışarıda, muhasebe masasında kalıyor. Kitabı okurken ne işe yarayacağına, insanı severken ilişkinin nereye gideceğine, yazarken kaç kişinin okuyacağına, mücadele ederken kazanma ihtimaline bakıyorsun. Elbette bunları düşünürüz. Ama bütün dikkatimizi sonuçlara verdiğimizde, yaşadığımız şeyin bir kısmı daha yaşanırken elimizden kaçıyor.

Bir kitabın içine gerçekten girmek, bir insana gerçekten bağlanmak, bir fikrin peşine gerçekten düşmek bazen karşılığını bir süre unutmayı gerektiriyor. O şeyi kendi ağırlığıyla yaşamak. Sonunda ödüllendirileceğin için değil. Zaten ona çekildiğin için.

Bunu sadece rızaya dayalı bir seçim üzerinden düşünmek de eksik kalır. İnsan her sabah boş bir levha olarak uyanıp bugün nasıl biri olacağına karar vermiyor. Bir mizacımız, geçmişimiz, zevklerimiz, korkularımız, hassasiyetlerimiz var. Bazı şeyler bizi çekiyor. Bazı şeylere kayıtsız kalamıyoruz. Nedenini bir yere kadar açıklayabiliyoruz, sonra açıklama tükeniyor.

Bir kitabı neden okuyorsun? Merak ettiğin için.

Neden merak ediyorsun? Bir noktadan sonra cevap sensin.

Kierkegaard’ın insanı bitmiş bir varlık olarak düşünmemesi de bu yüzden anlamlı. Kendimizi sıfırdan icat etmiyoruz. Bedenimiz, geçmişimiz, içine doğduğumuz dünya ve bir sürü sınır bize verilmiş durumda. Ama bunların içinde farklı hayatlar da mümkün. Seçiyoruz, vazgeçiyoruz, dönüyoruz, tekrar ediyoruz. İnsan her şey olamaz. Yine de hayatı baştan sona tek bir çizgiye mahkûm değil. Bazı şeyleri zaten öyle biri olduğumuz için yapıyoruz. Sonra onlara tekrar tekrar döndükçe biraz daha o kişi oluyoruz.

Lenin’in çalışma biçimine de böyle bakabiliriz. Okumak, yazmak, tartışmak, örgütlemek, insanlarla bağlantı kurmak, olup bitene müdahale etmeye çalışmak onun için yalnızca ileride gerçekleşecek devrimin teknik araçları değildi. Hayatı zaten büyük ölçüde bunlardan oluşuyordu. Umutsuzluk geldiğinde bu hayat bir anda ortadan kalkmadı. Bazen çalışamadı, bazen kaçtı, bazen dinlendi. Sonra yine döndü.

Bu noktayı romantikleştirmemek de lazım. İnsan bazen kendisini dünyaya bağlayan şey yüzünden yorulur, hatta yaralanır. Lenin’in çalışması onu taşıdığı kadar sinirlerini de bozuyordu. Tartışmak düşünmesinin ve siyaset yapmasının yollarından biriydi ama aynı tartışmaların içinde kendisini ve çevresindekileri tüketebiliyordu. İnsanın sürekli döndüğü şey her zaman ona iyi gelmez. Yine de o şey bazen hayatının bir parçasıdır. Hatta o geri döndüğü şey aslında kaçamadığı benliğidir. Dünyada olmayı bildiği şeydir.

Ocak 1917’de Lenin Zürih’te genç sosyalistlere 1905 Devrimi üzerine konuşurken yaklaşmakta olduğunu umduğu yeni mücadelelerden söz etti. Ama kendi kuşağının bunların belirleyici aşamalarını göremeyebileceğini söyledi. Gençlerin göreceğini ve kazanacağını umuyordu. Bunu bugün okumak tuhaf. Çünkü biz birkaç hafta sonra ne olacağını biliyoruz. O bilmiyor.

İstersek bundan güzel bir fedakârlık hikâyesi çıkarabiliriz. Kendisi göremese bile gelecek kuşakların kazanacağına inandığı için çalışmaya devam etti gibisinden. Bunun doğru bir tarafı var. Ama o zaman yaptığı şeylerin anlamını yine gelecekteki sonuca bağlıyoruz. Ödülü yalnızca biraz daha uzağa koymuş oluyoruz.

15 Şubat’ta da kız kardeşi Maria’ya bir mektup yazıyor. Bankadan 808 frank gelmiş ve paranın nereden geldiğini anlayamıyor. Hangi yayıncıdan geldiğini öğrenmek istiyor, hesabını tutması gerekiyor. Krupskaya onunla, herhalde seni emekli ettiler diye dalga geçiyor. Lenin hayat pahalılığını düşününce bunun neşeli bir şaka olduğunu yazıyor. Ardından çalışma kapasitesinin parçalanmış sinirleri yüzünden çok düşük olduğunu söylüyor. Evde sessiz yaşadıklarını, Krupskaya’nın sık sık kendisini kötü hissettiğini, Rusya’dan az haber aldıklarını ekliyor.

Takvimi burada durduralım. Çünkü biz bir sonraki sayfayı biliyoruz. Birkaç hafta sonra Şubat Devrimi. Sonra Rusya’ya dönüş. Nisan. Yaz. Sonbahar. Ekim.

Biz biliyoruz. O bilmiyor.

Lenin’in hayatını bozmanın en kolay yolu da bu geriye dönük okumayı o ana dayatmak olabilir. Bugünden geriye bakıp dayanmış ve sonunda olmuş diyebiliriz. Güzel bir umut hikâyesi çıkar. Birkaç hafta daha sabret, kapı açılacak. Bunda teselli edici bir şey var. Biraz sahtekârlık da. Biraz şiddet de. Çünkü Lenin’in sahip olmadığı bilgiyi alıp onun o günkü hayatına geri taşıyoruz. “Biraz daha dayan, birkaç hafta sonra devrim olacak” diyebiliyoruz, çünkü bir sonraki sayfayı gördük. Lenin görmedi. Biz onun hayatını geriye doğru anlayabiliyoruz. O ise ileriye doğru yaşamak zorundaydı.

15 Şubat’ta Lenin’in elinde Ekim Devrimi yoktu. 16 Şubat sabahı da devrim gerçekleşmemişti. Elinde yine kendi hayatı vardı. Mektuplar, kitaplar, para hesabı, bozulan sinirler, hasta bir eş, yapılacak işler. Hâlâ yalnızca bir gün daha.

1917 hiç gelmeseydi 1908 yine yaşanmış olacaktı. Cenevre Gölü kıyısında yürüdüğü akşamlar silinmeyecekti. Yazdığı metinler, kurduğu ilişkiler, dağlarda geçirdiği zaman, topladığı mantarlar yok olmayacaktı. Bazı uğraşları sonuçsuz kalabilirdi. Bu onların yaşanmamış olduğu anlamına gelmeyecekti.

Bizim yaşamla kurduğumuz zamansal ilişkimizdeki ayrıcalığımız da aslında Lenin’in Şubat’ın ortasındaki halinden fazla değil. Beş yıl sonra bugünü nasıl anlatacağımızı bilmiyoruz. Şimdi kapanmış görünen bazı ihtimaller açılabilir. Büyük sandığımız şeyler küçülebilir. Önemsiz sandığımız bir şeyin hayatımızı değiştirdiğini sonradan fark edebiliriz. Bazı şeyler de gerçekten kötüye gidebilir. Hiçbir anlatıcı kulağımıza bunun hikâyenin hangi bölümü olduğunu söylemiyor.

Tarihsel anlatıların hayat hakkında bazen acımasız olmasının nedeni biraz bu. Sonucu o kadar iyi biliyoruz ki geçmişteki günleri de yalnızca o sonuca ne kadar hizmet ettikleriyle ölçmeye başlıyoruz.

Kendi hayatımıza da aynısını yapıyoruz.

Şu an ne işe yarıyor?

Beni nereye götürüyor?

Bir karşılığı olacak mı?

Ya olmazsa?

Sonra da insanın yaşamla nasıl bir ilişki kurması gerektiği hakkında yanlış bir sonuca varabiliyoruz. Hatta kendimize ve yaşamla kurduğumuz ilişkiye bir şiddet uyguluyoruz.

Başta sorduğum soruya dönersem, Lenin’in hayatında bana ilginç gelen cevap “umudunu hiç kaybetme” değil. İnsan bazen umudunu kaybeder. Bir süre hiçbir şey yapmak istemez. Durur. Başka şeylerle uğraşır. Sonra yine bir kitaba, bir insana, bir işe, bir düşünceye döner. Umutsuzluk hayatın bütün diğer bağlarını bir anda ortadan kaldırmıyor.

Kierkegaard ile Lenin’i beraber düşünmek garip gelebilir, ama bütün farklılıklarına rağmen, bugünkü hayatımıza yabancı gelecek bir ortaklıkları var. İkisinin yaşadığı dünyalar elbette piyasa ilişkilerinin dışında değildi. Ama insanın kendisini sürekli ölçülebilir getiriler üreten bir projeye çevirmesinin bugünkü kadar doğal kabul edildiği bir dünyaları da yoktu.

Kierkegaard’ın varoluşu sonuç hesaplarına indirgenemeyen bir bağlılık, seçim ve kendilik ilişkisi olarak düşünmesiyle, Lenin’in yıllar boyunca yaptığı şeyi hayatının içine yerleştirmesi farklı yerlerden aynı soruya dokunuyor. Ya yaşamanın bazı biçimlerinin değeri, bize ne kazandırdıklarından önce, o hayatta yaptıklarımızı kendi içinde değerli bulmamızdan geliyorsa?

Kierkegaard’ın kendi cevabı sonunda dinsel bir yere varıyor. Umutsuzluğun karşısına imanı koyuyor. Bununla geleceğin iyi sonuçlanacağına inanmayı kastetmiyor elbette. İnsan ona göre kendisi olmayı istemeli ama kendisini kendi hayatının mutlak efendisi gibi de görmemeli. Kendisine verilmiş bir bedenin, geçmişin, koşulların ve sınırların içinde yaşıyor, ama bunların hiçbiri henüz mümkün olan her şeyi tüketmiyor. Kendisi olmak, bu zorunluluklardan kaçmadan ve onlara bütünüyle teslim olmadan, imkânla ilişkiyi koruyabilmek demek. Kierkegaard için bunun nihai zemini Tanrı. Ancak seküler bir okumada bile geriye bence oldukça güçlü bir fikir kalıyor. Zaten bundan dolayı Kierkegaard varoluşçuluğun temel düşünürlerinden biri. Hayatın nasıl sonuçlanacağını bilmemek veya her şeyin kontrolüne sahip olmamak, ortadan kaldırmamız gereken geçici bir eksiklik değil. Zaten yaşamanın koşulu bu.

Burada Marx üzerinden daha önce sözünü ettiğim yaşamla ilişkinin tersyüz oluşuyla da ilginç bir kesişme var. Marx, piyasa mantığının nüfuz ettiği bir yaşamın giderek başka sonuçların araçlarına dönüşmesinde bir yabancılaşma görüyordu. Kierkegaard ise insanın kendi varoluşunu yaşanmadan anlaşılabilecek bir proje gibi kurmaya çalışmasında başka türden bir kopuş görüyor. Farklı dillerle, insanın kendi hayatıyla ilişkisinin nasıl bozulabildiğine dokunuyorlar. Bu bozulan ilişkiyi tamir etmek istiyorsak, geleceğin bize istediğimiz sonucu vereceğine dair güvenceyi bugünkü hayatın ön şartı haline getiremeyiz. Kendimize verilmiş hayatı üstlenip, onun içinde hâlâ mümkün olana açık kalarak ve sonucunu bilmeden bir şeylere bağlanarak yaşamak zorundayız.

Hayatla pazarlıksız bir ilişki kurmak bana biraz bu gibi geliyor. Geleceği önemsememek ya da sonuç istememek değil. Hayatın bütün değerini sonuç gününe bırakmamak. Yaşanılan yaşamı ve içindeki eylemleri kendi içinde değerli görmek. Neleri böyle görebildiğimizi anlamak, anladıkça kendimizi bulmak ve onların peşinden gitmek.

İnsan bazen onu ileriye taşıyan büyük bir umut bulamasa da, bağlandığı şeylerin içinde yaşamaya değer bir hayat bulduğu için devam eder. Bu bir teselli bile değil. Umutlu olduğumuzda da umutsuz olduğumuzda da dünyayla kendi meraklarımız, bağlılıklarımız, hassasiyetlerimiz ve kayıtsız kalamadığımız şeyler üzerinden ilişki kuruyoruz. Okumak, yazmak, birini sevmek, bir meseleyle uğraşmak, bir şeye itiraz etmek gelecekte ulaşılacak bir hedefin araçlarından çok, kim olduğumuzun gündelik biçimleri. Bunları biraz zaten öyle insanlar olduğumuz için yapıyoruz. Tekrar tekrar yaptıkça da o kişi olmaya devam ediyoruz. 

Belki umutsuzken yaşamaya devam etmek de bundan daha gizemli değildir. İnsan, dünyada olmayı bildiği biçimde yaşamaya devam eder. Bazen büyük bir umut sayesinde değil, bağlandığı şeylerin içinde yaşamaya değer bulduğu bir hayat olduğu için devam eder. Gelecek kapandığında da elimizde hala bu kalabiliyor. Ne olacağını bilmeden, hayatın henüz yaşanmakta olan kısmıyla ilişkimizi sürdürmek. Ki biraz düşününce zaten insan fark ediyor, baştan beri elimizde zaten başka bir şey yoktu. Çünkü “hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır.”

Lenin’in umutsuzluğundan bana kalan kahramanca bir dayanıklılık hikâyesi değil. Daha sıradan ve bu yüzden bana daha gerçek gelen bir şey.

Hayat sonradan anlatıldığı gibi yaşanmıyor. Geleceği bilmeden yaşıyoruz. Ve yaptığımız her şeyi yalnızca gelecekte bize ne sağlayacağına göre ölçersek, hayatın büyük kısmını daha sonucuna varmadan kaçırmış oluruz.

 

↑
Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin