Written by 5:07 pm Editör, Editöryel, Gündem

Post(-Post)-Kemalizm Tartışmalarının Gözden Kaçırdığı Şey – Kemal Büyükyüksel

Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm üzerine yürütülen tartışmalar bir süredir yeniden görünürlük kazandı. Ama aslında hiçbir zaman tamamen ortadan kalktıkları söylenemez. Farklı vesilelerle geri dönüyor, aynı tarihsel dönemler, isimler ve kavramlar etrafında yeni hesaplaşmalar üretiyorlar. İletişim Yayınları’ndan çıkan Kemalizmin Solu Aydınlanmanın Sağı kitabı bu tartışmayı yeniden görünür hale getiren son gelişmelerden biri oldu. Biraz tartışma da yarattı. Kitap, post-post-Kemalizmin post-Kemalizme yönelttiği eleştirileri tümden reddetmeden yine bir “eleştirinin eleştirisi” olarak tartışmaya açıyor. Veya “eleştirinin eleştirisinin eleştirisi” de denebilir. Kitabın etrafında yürüyen konuşmalar da Kemalizmin farklı biçimleri, solun Cumhuriyet’le ilişkisi, post-Kemalist literatürün sınırları ve bu literatürün AKP dönemindeki otoriterleşmeyle nasıl ilişkilendirileceği gibi tanıdık soruların güncelliğini koruduğunu gösteriyor.

Bu tartışmalara dışarıdan bakıp “bu devirde hala bunu mu konuşuyoruz?” diye soran insanları anlamak zor değil. Ülke ağır bir geçim krizinden geçiyor. Hukuk açık biçimde iktidarın aracına dönüşmüş halde. Seçilmiş siyasetçiler, gazeteciler, öğrenciler ve muhalifler ağır bir baskı altında. İnsanların geleceğe ilişkin güveni yıkılmış durumda. Böyle bir ortamda, birkaç on yıl önce oluşmuş akademik paradigmaların birbirleriyle hesaplaşmasını izlemek gerçekten de lüks bir uğraş gibi görünebilir. Bu tepkiyi küçümsemek, insanların entelektüel tartışmaların önemini kavrayamadığını düşünmek veya gündelik sıkıntıların içine fazlaca gömüldüklerini söylemek büyük bir kolaycılık olur. İnsanlar somut bir ekonomik ve siyasal basıncın altında yaşıyor. Kendi içine kapalı bir akademik dilin, onların hayatı açısından ne ifade ettiğini sormaları son derece meşru.

Hatta bu bıkkınlık tartışmanın kendisi hakkında önemli bir uyarı içeriyor. Kemalizm ve post-Kemalizm üzerine konuşanlar, yaptıkları tartışmanın bugünün hayatıyla bağını kuramıyorsa insanların bundan rahatsızlık duyması kaçınılmaz hale gelir. Konu geçmişte hangi entelektüelin ne söylediği, kimin AKP’ye ne kadar alan açtığı, hangi tarihçinin Cumhuriyet’i fazla sert eleştirdiği veya hangi post-post-Kemalistin gizli bir restorasyon arzusu taşıdığı etrafında döndükçe kendi içine kapanıyor. Bir süre sonra dışarıdan takip edilmesi zor bir akademik cemaat kavgasına benzemeye başlıyor. Kavramların bugünkü siyasal sonuçlarından çok hangi gruba, döneme ve düşünsel çevreye ait oldukları önem kazanıyor. Tartışma, ülkenin yaşadığı buhrana müdahale eden bir düşünsel faaliyet olmaktan çıkarak geçmiş pozisyonların ahlaki sicilini tutan bir iç muhasebeye dönüşüyor.

Ama buradaki sorun tartışmanın konusunun önemsizliği olmayabilir. Asıl sorun tartışmayı yapanlar tarafından bu tartışmanın gerçekte ne hakkında olduğunun giderek unutulması.

Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm sadece Türkiye tarihinin nasıl yorumlanacağına ilişkin üç yerel pozisyon değil. Modernliğin kuruluşu, modernliğe yönelen eleştiriler ve bu eleştirilerin bugün içine girdiği kriz, Türkiye’de büyük ölçüde bu üç uğrak üzerinden konuşuldu. Görünürdeki tartışma erken Cumhuriyet, tek parti dönemi, laiklik, merkez ile çevre arasındaki ilişki, Kürt sorunu veya AKP hakkında olabilir. Derinde ise daha büyük sorular var. Aydınlanmanın ve modernliğin özgürleştirici iddiasından geriye ne kaldığı, modern kurumların nasıl yeniden kurulabileceği, evrensellik ile çoğulluk arasındaki ilişkinin nasıl düşünüleceği ve toplumların ortak bir siyasal gelecek tasavvur edip edemeyeceği tartışılıyor.

Bu bağlantı unutulduğunda geriye yalnızca yerel paradigmalar, entelektüel aidiyetler ve eski suçlamalar kalıyor. Bağlantı yeniden kurulduğunda ise tartışma geçmiş hakkında yürütülen kapalı bir muhasebeden çıkarak bugünün ekonomik, demokratik ve kurumsal sorunlarına geri dönebilir. Bu nedenle bu tartışmalara daha geniş bir tarihsel çerçeveden bakma çabası, tartışmayı soyutlaştıracak bir süs veya entelektüel gösteri sayılmamalı. Tam tersine, onu yanlış bakılan yerden alıp gerçek siyasal zeminine oturtmanın yolu olabilir. Ancak tartışmayı yürütenlerin çoğunlukla bunu yapmadığını söylemek mümkün. Bu yazıda dilim döndüğü kadar, kendimce bunu yapmaya çalışacağım.

Türkiye’yi yeniden dünyadan koparmak

Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm hakkındaki tartışmalarda birbirine karşıt tarafların paylaştığı temel bir eğilim var. Türkiye’nin siyasal ve entelektüel tarihini büyük ölçüde kendi içine kapalı bir alan olarak ele alıyorlar. Türkiye’nin neden demokratikleşemediği, devletin neden bu kadar baskıcı olduğu, toplumsal kutuplaşmanın nereden kaynaklandığı veya modernleşmenin neden böylesine sancılı ilerlediği soruluyor. Cevaplar çoğunlukla Türkiye’nin içindeki düşünce gelenekleri, siyasal kadrolar ve tarihsel travmalar arasından aranıyor. Bir taraf sorunların kaynağını Kemalist devlet geleneğinde buluyor. Başka bir taraf post-Kemalist eleştirinin bu devlet geleneğini yanlış yorumladığını, İslamcı iktidarın önünü açtığını veya ülkenin demokratik güçlerini felç ettiğini savunuyor. Taraflar birbirlerine karşı çıkarken açıklamanın sınırlarını yine çoğunlukla Türkiye’nin içine çiziyor.

Bu bakış Türkiye’nin özgüllüklerine dikkat etmekle karıştırılmamalı tabii. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü, savaşlar, nüfus hareketleri, Cumhuriyet’in kuruluş koşulları, Kürt sorunu, sekülerleşme mücadeleleri, askeri darbeler ve siyasal İslamın gelişimi herhangi bir genel şemanın içine eritilemez. Türkiye’yi başka ülkelerin basit bir kopyası olarak ele almak da indirgemeci olur. Bununla birlikte, özgüllük ile biriciklik de aynı anlama gelmiyor. Her tarihsel deneyim kendine ait aktörler, güç ilişkileri ve hafızalar içinde biçimlenir. Bu onu dünya tarihindeki büyük dönüşümlerden bağımsız kılmaz.

Modern devletin yükselişi, milliyetçiliğin yayılması, kapitalizmin dönüşümü, sömürgecilik, anti-emperyalist mücadeleler, yüksek modernizmin kurumları, Soğuk Savaş, neoliberalizm, sosyalizmin gerilemesi, postmodern düşüncenin yükselişi ve liberal demokrasinin bugünkü krizi Türkiye’nin dışındaki gelişmeler değiller. Türkiye bütün bu süreçlerin içinde şekillendi. Osmanlı reformcularından Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına, sosyalistlerden İslamcılara, liberallerden milliyetçilere kadar ülkedeki siyasal aktörlerin tamamı kendi dönemlerinin uluslararası düşünsel ve maddi dünyası içinde hareket etti. Kullandıkları kavramlar, karşılaştıkları tehditler, kurmaya çalıştıkları kurumlar ve geleceğe ilişkin beklentileri bu daha geniş dünyanın parçalarıydı.

Kemalizm de post-Kemalizm de gökten Türkiye’nin üzerine düşmüş yerel icatlar değildi. Kemalizm, 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına uzanan büyük modernleşme çağının Türkiye’de aldığı tarihsel biçimlerden biriydi. Devlet kurma, ulus yaratma, toplumu eğitim ve hukuk yoluyla dönüştürme, kalkınmayı planlama, kamusal yaşamı sekülerleştirme ve geleceği siyasal iradeyle kurma inancı sadece Türkiye’ye ait değildi. Çağın geniş bir bölümünde çok farklı ideolojik rejimler bu ilerlemeci ve kurucu tahayyülün çeşitli biçimlerini paylaşıyordu. Türkiye’nin deneyimi, Batılı devletlere karşı bağımsızlık mücadelesinden çıkan ve sömürgeleşmeyi reddeden bir toplumda yaşandığı için kendine özgü gerilimler taşıyordu. Yine de modernleşmenin insanı, toplumu ve devleti dönüştürme iddiası dünya çapında çok daha geniş bir tarihsel hareketin parçasıydı.

Post-Kemalizm de sadece Türkiye’deki bazı akademisyenlerin Kemalizme karşı geliştirdiği yerel bir itiraz olarak ortaya çıkmadı. Yüksek modernliğin, merkezi devletin, ulusal homojenliğin, ilerleme fikrinin ve evrensel olduğunu ileri süren büyük anlatıların dünya çapında sorgulandığı bir dönemin içinde gelişti. Postmodernizm, post-kolonyalizm, kimlik siyaseti, hafıza çalışmaları, feminist düşünce, liberal sivil toplumculuk ve devlet merkezli siyaset eleştirisi post-Kemalist dilin geliştiği geniş düşünsel ortamın parçalarıydı. Türkiye’nin erken Cumhuriyet tarihine yöneltilen eleştiriler de bu küresel dönüşümden bağımsız değildi. Tarihin “bastırılmış öznelerine” bakmak, devletin “ilerleme” adına uyguladığı şiddeti göstermek, “resmi” anlatıların dışında kalan deneyimleri görünür kılmak ve “evrensellik” iddiasının arkasındaki kültürel hiyerarşileri sorgulamak dünya çapında güçlenen bir duyarlılığın Türkiye’deki ifadeleriydi.

Post-post-Kemalizmin bugünkü belirsizliği de yine sadece Türkiye’deki sosyal bilimlerin yeni bir paradigma üretmekte zorlanmasıyla açıklanamaz. Dünya genelinde modernliğin kurumları güven kaybederken bu kurumlara yönelmiş eleştiriler de kendi sınırlarına ulaştı. Eski düzenin hangi yönlerinin korunacağı, hangi yönlerinin dönüştürüleceği ve yerine nasıl bir siyasal yapı kurulacağı konusunda yaygın bir tıkanma yaşanıyor. Demokrasi yeniden nasıl toplumsal bir içerik kazanacak? Devletin kapasitesi otoriterleşmeden nasıl güçlendirilecek? Ekonomik güvence ile bireysel özgürlük nasıl bir arada savunulacak? Toplumlar kültürel homojenliğe başvurmadan kendilerini ortak bir siyasal bütün olarak nasıl hayal edecek? Bugün post-post-Kemalizmin karşısında duran soruların birçoğu dünyanın farklı bölgelerindeki demokratik ve ilerici güçlerin de cevap vermekte zorlandığı sorular.

Bu üç uğrağı kusursuz ve mekanik bir tarihsel sıraya yerleştirmek elbette yanıltıcı olur. Kemalizmi modernlikle, post-Kemalizmi postmodernizmle birebir özdeşleştiremeyiz. Her birinin içinde farklı, hatta birbiriyle çatışan eğilimler bulunuyor. Kemalizm tek bir kurucu doktrinden, post-Kemalizm ortak bir merkezden yönetilen yekpare bir düşünce ekolünden oluşmadı. Post-post-Kemalizm adı altında yürütülen tartışmaların da tek bir siyasal hedefe yöneldiği söylenemez. Buradaki bağlantı ile katı bir özdeşlik ilişkisi kurmuyorum. Ama bu paradigmaların hangi tarihsel iklimlerde anlam kazandığını, hangi küresel dönüşümlerin içinden konuştuğunu ve çağlarının hangi sorunlarına cevap vermeye çalıştığını hatırlamak gerekiyor.

Bu tarihsel iklimler unutulduğunda Türkiye’de gördüğümüz yansımalar sürecin kendisi sanılmaya başlanıyor. Yüzey, öz kabul edilmeye başlanıyor. Erken Cumhuriyet, laiklik, merkez ile çevre arasındaki gerilim, Kürt sorunu ve AKP elbette tali veya sahte konular değiller. Bunlar daha geniş çatışmaların Türkiye’de aldığı somut biçimler. Ama sorun bu biçimlerin kendisini onları mümkün kılan tarihsel hareketten bağımsız bir öz gibi ele alıp asıl meseleyi unutmak. Böyle yapıldığında Türkiye’nin içindeki kavramsal kavgalar, dünyanın yaşadığı daha geniş siyasal ve düşünsel dönüşümlerin yerine geçiyor. Tartışma kendisini açıklamaya çalışırken, kendi koşullarını açıklayamayan bir döngünün içine giriyor. Bugünkü manzara biraz böyle gözüküyor.

Birbirine karşı çıkarak aynı merceğe mahkum olmak

Bu içe kapanmanın ilginç bir sonucu daha var. Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm birbirleriyle mücadele ederken karşı çıktıkları yaklaşımın dünyaya bakma biçimini farklı şekillerde yeniden üretebiliyorlar. Bu nedenle aralarındaki ilişkiyi yalnızca birbirini takip eden veya birbirini reddeden üç paradigma şeklinde görmek yetersiz kalır. Ortada bir tür düşünsel bağımlılık ve karşılıklı sabitlenme de var.

Kemalizmi sahiplenmeye eğilimli olan çevrelerin onu tarihsel olarak biricikleştirmesi şaşırtıcı sayılmaz. Cumhuriyet’i büyük bir kopuş, benzersiz bir kuruluş ve tarihin yönünü değiştiren özel bir irade olarak görmek Kemalist anlatının sonraki biçimleriyle uyumlu. Türkiye’nin modernleşme tarihini büyük ölçüde Cumhuriyet’in kurucu eylemine bağlayan bu bakış, Kemalizme başka modernleşme deneyimlerinden ayrı ve daha özel bir konum verebilir. Fakat bu biricikleştirilmiş Kemalizm anlatısının bile ne kadarının doğrudan Cumhuriyet’in ilk kadrolarına, ne kadarının daha sonra oluşturulan resmi ideolojiye ait olduğu ayrıca tartışılmalı.

Cumhuriyet’in kurucu aktörlerinin kendilerini tamamen tarihten kopmuş ve dünyada benzeri bulunmayan bir hareketin mensupları olarak görüp görmedikleri o kadar açık değil. Bu aktörler Osmanlı modernleşmesinin kurumlarından, geç Osmanlı düşünce hayatından, Avrupa’daki siyasal akımlardan, dönemin milliyetçiliklerinden ve kalkınmacı devlet anlayışlarından geliyorlardı. Kendilerini hem Osmanlı’dan devralınan uzun bir dönüşümün hem de çağın uluslararası mücadelelerinin içinde görüyor olmaları mümkün. Kemalizmin bütünüyle bağımsız, kendi kendisini yaratan ve geçmişle bütün bağlarını kesen bir doktrin şeklinde sunulması sonraki dönemlerde daha da fazla güç kazandı. Atatürk’ün ölümünün ardından oluşan resmi anlatı, Soğuk Savaş’ın ideolojik ihtiyaçları ve özellikle 12 Eylül sonrasında üretilen devletçi Atatürkçülük bu biricikleştirmeyi daha da perçinledi.

Post-Kemalist eleştiri ise Kemalizmin tam da bu sonradan iyice katılaştırılmış ve Soğuk Savaş dönemi devleti tasdikli halini onun en sahici ve geçerli biçimi olarak kabul etme riskini yeterince göremedi. Eleştirdiği nesneyi, eleştiriye başlamadan önce büyük ölçüde resmi anlatının çizdiği sınırlar içinde tanımladı. Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlı’dan gelen süreklilikleri, dünya tarihindeki benzerleri ve kendi içindeki çatışmaları bir nebze geri plana düştü. Kemalizm bir kez her şeyi açıklayan kurucu öz haline getirildiğinde Türkiye’nin sonraki sorunlarını aynı merkeze bağlamak kolaylaştı.

Burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor. Eleştiri, Kemalizmi Türkiye’nin bütün siyasal patolojilerinin kaynağı haline getirdiği derecede, Kemalizmin tarihsel önemini ve merkeziliğini de sürekli yeniden üretiyor. Eleştiri sertleştikçe eleştirilen nesne ülkenin tarihini açıklayan vazgeçilmez referans noktası olmayı koruyor. Kemalizmin Atatürk sonrası dönemde resmileşen kendi iç anlatısında taşıdığı merkezilik iddiası, bu kez tersinden post-Kemalist anlatının içinde yaşamayı sürdürüyor. Kemalizm ülkeyi kuran ve dönüştüren büyük öz olarak yüceltilmek yerine, ülkenin bütün sorunlarını yaratan büyük öz olarak mahkum edilebiliyor bu sefer de. Her iki durumda da Türkiye tarihinin merkezi ve ayrıcalıklı açıklayıcısı olarak kalıyor.

Bu nedenle post-Kemalizmin Kemalizmle ilişkisi yalnızca bir eleştiri ilişkisi sayılamaz. Aynı zamanda düşünsel bir bağımlılık taşıyor. Pozitif önerileri ve kendi siyasal idealleri bulunsa da post-Kemalizmin ayırt edici ağırlığı eleştiriden geliyor. Kendisini tanımlamak, tarihsel rolünü açıklamak ve güncelliğini korumak için sürekli olarak Kemalizme ihtiyaç duyuyor. Aradığı Kemalizm eski formuyla artık orada olmasa bile. Eleştirdiği nesne tarihsel olarak daha sınırlı ve sıradan bir yere yerleştirildiğinde ise eleştirinin kendi merkezi konumu da sarsılma riskine sahip. Kemalizm bu yüzden post-Kemalist bakış içinde sürekli yeniden çağrılan, yeniden bütünleştirilen ve ülkenin karşılaştığı yeni sorunların açıklayıcısı olarak tekrar kurulan bir kavram olma potansiyelini koruyor. Küresel tartışmalar bağlamında, modernite ile post-modernite arasında da fikirsel olarak böyle bir ilişki olmadığını söylemek yanlış olur.

Post-post-Kemalizm ise bu bağımlılığı aşma iddiası taşısa da benzer bir riski kendi içinde barındırıyor. Bu kez düşünsel sabitlenmenin merkezine Kemalizm yerine post-Kemalizm konulabiliyor. Post-post-Kemalizm kendisini büyük ölçüde post-Kemalist eleştirinin yanlışlarını, aşırılıklarını ve siyasal sonuçlarını gösterme çabası üzerinden tanımladığında da, eleştirdiği yaklaşımın kurduğu tartışma alanının dışına çıkmakta zorlanma riskiyle karşı karşıya. Hangi post-Kemalist tezin yanlış olduğu, hangi tarihsel yorumun abartıldığı, hangi entelektüelin AKP döneminde nasıl bir tutum aldığı ve eleştirinin hangi noktada Cumhuriyet karşıtlığına dönüştüğü soruları merkezde kalırsa bu risk daha da artabilir.

Bundan dolayı post-post-Kemalizm de post-Kemalizmin eleştiriye takılı kalan yapısının yeni bir versiyonuna dönüşme riski taşıyor. Post-Kemalizm kendisini Kemalizm eleştirisi üzerinden var etmişti. Post-post-Kemalizm de kendisini post-Kemalizm eleştirisi üzerinden var ettiğinde aynı hareket bir üst düzeyde tekrarlanıyor. Her yeni yaklaşım bir öncekini aşmak isterken ona daha fazla bağlanıyor. Eleştiri nesnesini geride bırakmak yerine sürekli yeniden üretiyor.

Her paradigma kendisini bir öncekinin yanlışını düzeltmek üzerinden kurduğunda düşünce bugünün sorunlarından ziyade geçmişteki rakibinden hareket etmeye başlayabiliyor. Bu yüzden yeni bir siyasal yön üretmek yerine eski tartışmanın sınırlarını yeniden çiziyor biraz da. Ki bunları da Türkiye’yi biricikleştirmiş dar bir mercekten yapıyor. Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm birbirlerine karşı çıkarak birbirlerini yaşatan düşünsel yapılara dönüşme riski taşıyorlar bir noktada. Tartışmanın gerçek bir kırılma yaratabilmesi için ise merkezde tutulan soruların da değişmesi gerekir.

Kemalizmi eleştirmek, Kemalizmin kendisine verdiği tarihsel ayrıcalığı tersinden kabul etmeyi gerektirmez. Post-Kemalizmi eleştirmek de Türkiye’nin düşünsel tarihini post-Kemalistlerin hataları etrafında yeniden düzenlemeyi gerektirmez. Türkiye tarihine ilişkin her yeni yorum kendisini önceki kampın karşıtı olarak kurduğu sürece tartışma aynı mercekten bakmaya devam eder. 

Bu da günün sonunda asıl kök paradigmanın egemenliğini yeniden inşa eder. Türkiye’de Kemalizm denilebilir siyasal formuyla, dünyada ise modernite. Kaçılsa bile kader gibi sizi kovalamaya devam eder. Ki bundan kaçılabilir mi o da şüpheli. Asıl önemli olan bunun neyle ilgili bir tartışma olduğunu kabullenmektir belki de. Ve öyle bakınca da tartışmanın Türkiye ötesinde büyük bir modern insanlık hikayesine bağlandığı ve birçok benzer temel soru etrafında dönmeye devam ettiği söylenebilir.

Tartışmanın ağırlık merkezi

Küresel ve çağsal bağlamın bu literatürde hiç düşünülmediğini söylemek haksızlık olur. Hem post-Kemalist hem de post-post-Kemalist yazarların bir bölümü Kemalizme atfedilen özelliklerin ne kadarının Türkiye’ye özgü olduğunu, ne kadarının çağın genel devlet ve modernleşme anlayışından kaynaklandığını soruyor. Karşılaştırmalı çalışmaların eksikliği, Türkiye’nin bir istisna gibi ele alınması ve erken Cumhuriyet kadar Soğuk Savaş dönemine de dikkat edilmesi gerektiği daha önce dile getirildi.

Dolayısıyla kimsenin fark etmediği küresel bir bağlamı keşfettiğimizi ilan etmemek gerekir. Ama sorun bu bağlamın tartışmanın kurucu ekseni haline gelmemesi. Dünya-tarihsel koşullar çoğu zaman karşılaştırma ihtiyacını hatırlatan kısa bir düzeltme notu olarak kalıyor. Ardından konuşma yeniden Türkiye’nin iç entelektüel soy kütüğüne dönüyor. Kim post-Kemalistti, kim değildi, post-Kemalistler AKP’nin ilk döneminde hangi pozisyonu aldı, Cumhuriyet’in kuruluşu hakkındaki hangi tezler abartılıydı, post-post-Kemalizm Kemalist bir rövanşizm mi taşıyor gibi sorular yeniden merkeze yerleşiyor.

Ağırlık merkezi yanlış yerde kalmayı sürdürüyor.

Bu yanlış yerleşimin birkaç sonucu var. Öncelikle Türkiye istisnacılığı yeniden üretiliyor. Taraflar birbirlerine karşı görünseler de Türkiye’nin temel sorunlarının Türkiye’ye özgü tarihsel bir özden kaynaklandığı varsayımını paylaşabiliyorlar. Bir taraf bu özü Kemalizmde, diğeri post-Kemalizmde bulabiliyor. Böylece küresel kapitalizm, Soğuk Savaş, neoliberal dönüşüm, dinin dünya çapında siyasallaşması, demokratik kurumların aşınması ve modernliğin genel krizi arka plana düşüyor.

İkinci olarak entelektüel tarih ahlaki bir mahkemeye dönüşüyor. Kim “yetmez ama evet” dedi, kim hangi dönemde sustu, kim hangi kavramı kullandı ve kim AKP’ye ne kadar alan açtı gibi sorular önemsiz sayılmaz. İnsanların siyasal tercihlerinin ve ürettikleri fikirlerin sonuçları üzerine düşünülmesi gerekir. Ama tartışma bununla sınırlanınca düşünsel paradigmaların neden belirli dönemlerde ikna edici hale geldiği açıklanamıyor. Fikirler bir çağın toplumsal ihtiyaçlarından, iktidar ilişkilerinden, maddi temelinden ve hayal ufkundan koparılarak kişisel hataların toplamına çevriliyor.

Üçüncü olarak restorasyon ile sonsuz eleştiri arasında sahte bir tercih ortaya çıkıyor. Post-Kemalizmin yanlışlarını göstermek erken Cumhuriyet’in bütün kurum ve pratiklerine geri dönmeyi gerektirmiyor. Erken Cumhuriyet’in eksikliklerini kabul etmek de cumhuriyetçilik, ortak yurttaşlık, laiklik, kamusal kurumlar ve evrensel haklar fikrinden vazgeçmeyi gerektirmiyor. Cumhuriyet’in tarihsel eksiklerini görmek ile temeli sağlam bir cumhuriyet ihtiyacını savunmak arasında zorunlu bir çelişki yok. Modernliğin tahakküm biçimlerine karşı dikkatli kalıp, onun özgürleştirici vaatlerini kurmaya çalışmak da birbirini dışlayan tutumlar değiller.

Son olarak tartışma gündelik hayattan kopuyor. İnsanların “bunca yoksulluk ve baskı varken bunların ne önemi var?” tepkisi tam da burada haklılık kazanıyor. Akademik ekollerin ve kanaat önderlerinin birbirlerine verdikleri cevaplar düzeyinde kalan bir konuşma, toplumun ekonomik ve siyasal ihtiyaçlarıyla bağ kuramadığında ayrıcalıklı bir iç konuşmaya dönüşüyor. Bu biricikleştirme eğilimi de yöntemsel bir hata olmaktan öteye giderek tartışmanın kamusal etkisini ve siyasal meşruiyetini aşındırıyor.

Eleştirinin başka bir iktidar projesine tercümesi

Fikirler yalnızca onları ilk söyleyen insanların niyetleriyle yaşamaz. Kavramlar akademik metinlerden çıkar, gazetelere, televizyonlara, siyasi partilere ve gündelik dile karışır. Farklı aktörler tarafından seçilir, sadeleştirilir ve yeniden düzenlenir. Bazen başlangıçtaki amaçlarından çok farklı projelerin içinde işlev kazanırlar. Bir fikrin siyasal etkisini incelemek, tartışmayı onu ortaya atan insanlarla ilgili bir didişmeye sıkıştırıp bütün sonraki gelişmeleri bu odağa hapsetmek anlamına gelmemeli. Burada yapılması gereken asıl şey düşünsel malzemenin iktidar mücadeleleri içinde nasıl dolaştığına bakmak olmalı.

Post-Kemalizm ile AKP arasındaki ilişki de bu çerçevede ele alınabilir. AKP’yi post-Kemalistlerin yarattığını söylemek Türkiye’deki otoriter dönüşümün maddi ve kurumsal kaynaklarının ciddi bir kısmını ihmal eder. Siyasal İslamın örgütlenme tarihi, sermaye ilişkilerindeki değişim, Soğuk Savaş antikomünizmi, neoliberal dönüşüm, devlet içindeki koalisyonlar, seçim siyaseti ve iktidarın bilinçli tercihleri hesaba katılmadan bugünkü rejim açıklanamaz. AKP’nin yükselişi bir grup akademisyenin veya yazarın kavramlarından türemedi. On yıllara yayılan toplumsal örgütlenmeler, sınıfsal ittifaklar, uluslararası koşullar ve devlet içindeki güç mücadeleleri çok daha belirleyici oldu. Ki bu yükselişi tüm gerçekliğiyle kavramadan ve kabul etmeden, aynı ağırlığa sahip karşıt bir siyasi örgütlenme inşa edilmesi de zor.

Fikirlerin hiçbir rolü bulunmadığını düşünmek de aynı ölçüde eksik kalır. Siyaset yalnızca çıkarlarla ve kurumlarla ilerlemez. İktidarlar kendilerini haklı gösterecek bir tarih anlatısına, ahlaki dile ve insanlara kim olduklarını söyleyen kavramlara ihtiyaç duyar. Bir düşünce geleneğinin içinden çıkan unsurlar, o geleneğin savunucularının istemediği sonuçlara hizmet edebilir. Bu durum otomatik bir suç ortaklığı yaratmaz. Yine de fikirlerin siyasal hayattaki dolaşımını incelemeyi gerekli kılar.

AKP, post-Kemalist eleştirinin tamamını benimsemedi. İçinden kendi hegemonya projesine yarayan unsurları seçti, onları bağlamlarından kopardı ve farklı bir siyasal dile tercüme etti. Devlet eleştirisini mevcut devlet kurumlarının partizan biçimde ele geçirilmesine çevirdi. Vesayet eleştirisini denge ve denetleme mekanizmalarının tasfiyesine bağladı. Toplumun ve çevrenin özgürleşmesi fikrini sınırsızlaştırılmış bir çoğunluk iradesi söylemine dönüştürdü. Otantiklik ve yerellik vurgusunu muhafazakar ve milli bir kültürel merkez kurmak için kullandı. Resmi tarih eleştirisini daha çoğulcu bir tarihe ulaşmak yerine yeni bir resmi tarihin kurulmasına yöneltti. Elitizm eleştirisini liyakate, uzmanlığa, özerk kurumlara ve evrensel ölçütlere karşı popülist bir hınçla birleştirdi.

Bu ilişki yalnızca iktidarın dışarıdan gerçekleştirdiği bir araçsallaştırmadan ibaret de değildi. Post-Kemalist çevrelerin bir bölümü, özellikle AKP’nin ilk döneminde, vesayet karşıtlığı ve demokratikleşme beklentisi üzerinden bu anlatıya aktif biçimde yaklaştı. Buradan bütün bir düşünce alanını AKP’nin sonraki rejiminin tümünden sorumlu tutmak çıkmaz. Yine de eleştirinin otoriter bir çoğunlukçuluğa doğru ilerleyen dinamiği zamanında ayırt etmekte zorlandığı aşikar. Post-Kemalist dönemin bazı kabulleri AKP’nin kendisini demokratikleştirici bir güç olarak sunmasını kolaylaştırdı ve bu iddiaya uzun süre yeterince güçlü bir kurumsal itiraz geliştirilemedi.

Buradaki dert basitçe suç dağıtmak değil. Bir eleştiri dilinin, kendi normatif ve kurumsal sınırları yeterince kurulmadığında, başka bir siyasal proje tarafından nasıl dönüştürülebildiğini anlamak. Ki post-post-Kemalist paradigma içerisinden okuma yapanların post-Kemalistlerden öğrenmesi gereken en önemli şey de bu olabilir. Yoksa kendi eleştirel tezleri de sınırları iyi kurulamayan ve farklı kuvvetler tarafından suistimal edilebilen söylem öbeklerine dönüşür, post-Kemalistlerde olduğu gibi. Entelektüel sorumluluk.

Devletin baskıcı biçimlerini eleştirmek, devletin demokratik biçimde nasıl kurulacağı sorusuyla yeterince açık biçimde tamamlanmadığında ortaya çıkan boşluk farklı güçler tarafından doldurulabilir. Evrensellik iddialarının dışlamalarını göstermek, evrenselliğin neye dayanacağını açıklamadığında eşit yurttaşlık fikri savunmasız hale gelebilir. Uzmanlığın ve bürokrasinin iktidarla ilişkisini eleştirmek, kamusal bilgi ve kurumsal özerkliğin nasıl korunacağını söylemediğinde popülist kurum düşmanlığına alan açılabilir.

Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir süreç değil. Çağdaş reaksiyoner hareketler dünyanın birçok yerinde özgürleşme çağının geliştirdiği bazı kavramları tersine çevirerek kullanıyor. Seçkin karşıtlığı, otantiklik, temsil edilmeyen halk, merkez karşısında çevre, ifade özgürlüğü, kültürel farklılık ve yerleşik kurumların eleştirisi reaksiyoner popülizmin malzemesine dönüşebiliyor. Bu kavramlar başlangıçlarından itibaren reaksiyoner değildi. Sorun onları demokratik bir siyasal projeye bağlayan kurumsal ve evrenselci çerçevenin zayıflamasıyla ortaya çıktı.

Türkiye içinde kaldığımızda soru post-Kemalistlerin AKP karşısındaki kişisel veya kolektif sorumluluğuna sıkışıyor. Daha genişten baktığımızda çok daha verimli bir soru beliriyor. Modernliğe yönelen özgürleştirici eleştirilerin bazı parçaları dünyanın birçok yerinde nasıl reaksiyoner hareketlerin diline çevrilebildi? Eleştirinin kendi amacı ile siyasal dolaşımı arasındaki mesafe nasıl oluştu? Devlete, bilime, evrenselliğe, uzmanlığa ve modern kurumlara yönelen itirazlar hangi koşullarda sağ popülizmin malzemesi haline geldi?

Bu sorular Türkiye’deki tartışmayı önemsizleştirmiyor. Aksine, onu gerçek tarihsel yerine yerleştiriyor.

Yüzeyin altındaki ortak kriz

Bugün yalnızca Türkiye otoriterliğe saplanmış halde değil. Demokratik kurumların gerilemesi, kişiselleşmiş iktidarın güçlenmesi ve siyasal temsilin zayıflaması uzun süredir küresel bir eğilim. Bu tabloyu otoriter liderlerin kişilikleriyle veya seçmenlerin bir anda demokrasi karşıtı hale gelmesiyle açıklamak fazla basit kaçar. Dünya genelinde modern siyasal kurumların toplumsal meşruiyeti aşınıyor. Partiler toplumun geniş kesimlerini temsil etmekte zorlanıyor. Parlamentolar siyasal kararların gerçek merkezi olmaktan uzaklaşıyor. Hukuk kurumları hem partizan müdahalelerin hem de toplumsal güvensizliğin hedefi oluyor. Kamu yönetiminin kapasitesi zayıflarken devletin cezalandırıcı ve gözetleyici gücü genişliyor.

Son kırk yılda ekonomik eşitsizlik büyüdü. Sosyal devletin kapasitesi aşındı. Güvenceli çalışma zayıfladı. Kamu hizmetleri piyasalaştı. Sendikalar ve kolektif siyasal örgütler güç kaybetti. Demokratik siyaset, toplumun ekonomik istikametini belirleyebildiği bir alan olmaktan giderek uzaklaştı. Seçimler devam ederken insanların hayatını belirleyen önemli kararlar teknokratik kurumlara, piyasalara, şirketlere ve denetlenmesi güç uluslararası yapılara bırakıldı. İnsanlar oy kullanmaya devam etti, ama ekonomik kaderleri üzerindeki etkilerinin azaldığını hissetti. Demokrasi, siyasal eşitlik vaadini kağıt üzerinde korurken ekonomik eşitsizlik gündelik hayatı daha fazla belirlemeye başladı.

Bu süreç liberal demokrasinin toplumsal temelini zayıflattı. Özgürlük ile maddi güvence, hukuk ile toplumsal eşitlik, yurttaşlık ile kamusal katılım arasındaki bağlar inceldi. Liberalizm giderek piyasa serbestisi ve bireysel tercih üzerinden tanımlanırken demokratik içeriği seyrekleşti. Modernliğin ilerleme vaadi toplumun geniş kesimleri açısından inandırıcılığını yitirdi. Bir sonraki kuşağın daha iyi yaşayacağı, eğitimin toplumsal hareketlilik sağlayacağı ve demokratik kurumların insanların hayatını koruyacağı fikri zayıfladı.

Aynı dönemde modernliğin dışlamalarına yönelen eleştiriler de güç kazandı. Ulus-devletin homojenleştirici şiddeti, sömürgecilik, patriyarka, ırkçılık, kültürel tahakküm ve ilerleme adına uygulanan baskılar daha görünür hale geldi. Bunlar modern toplumların kendileri hakkında anlattığı fazla iyimser, mutlak ve kesin olan hikayelerin ciddi kör noktalarıydı. Modernliğin yalnızca özgürleşme, bilimsel ilerleme ve yurttaşlık üretmediği, aynı zamanda disiplin, dışlama ve tahakküm biçimleri yarattığı daha açık biçimde görüldü.

Ama eleştirinin yükselişi ortak bir siyasal dünyanın nasıl kurulacağı sorusuna kendiliğinden cevap üretmedi. Devletin tahakkümünü göstermek demokratik bir devletin nasıl işleyeceğini tümüyle açığa çıkaramadı. Ulusal kimliğin dışlayıcılığını ortaya koymak farklı toplulukları hangi siyasal bağın bir arada tutacağını çözemedi. Evrenselcilik iddialarındaki hiyerarşileri teşhir etmek, eşitlik ve insan hakları gibi evrensel ilkelerin hangi zeminde savunulacağını belirsiz bıraktı. Uzmanlık ve bilimsel otoritenin iktidarla ilişkisini eleştirmek, kamusal bilgi ile propaganda arasındaki sınırın nasıl korunacağını gösteremedi. Kültürel farklılıkların tanınması ise maddi eşitliğin, sosyal hakların ve ekonomik gücün yerine geçemedi.

İçinde bulunduğumuz dönem bu yüzden eski modern kurumların çözüldüğü bir dönemden çok daha fazlası. Bu kurumlara karşı geliştirilmiş eleştirel dillerin de sınırlarına ulaştığı bir dönem. Eleştiri geçmişin tahakkümünü seçici biçimde görünür kıldı, fakat kendi başına yeni kurumlar, ortaklıklar ve gelecek tasavvurları kuramadı. Bugünkü boşluk biraz da buradan doğuyor.

Reaksiyoner siyaset bu boşluğu doldurmaya talip oldu. Modernliğin kendi içinde ürettiği hoşnutsuzlukları ve ona yönelmiş eleştirilerin bazı kavramlarını seçici biçimde bir araya getirdi. Bunları anti-modernist bir otoriter ajandaya aktardı. Elit karşıtlığı, otantiklik, yerellik, bastırılmış halk, kültürel gurur, milli irade ve yerleşik kurumlara güvensizlik yeni sağın ortak diline dönüştü. Modernliğin evrensel kurumları baskıcı, yabancı veya halka tepeden bakan yapıların sembolleri haline getirildi. Toplumsal eşitsizliğin yarattığı öfke ekonomik gücün sahiplerine yönelmek yerine kültürel seçkinlere, azınlıklara, kadınlara ve kamusal kurumlara yöneltilebildi. Ki bu sadece Batı dışı ülkelerde yaşanmadı. Batı’da da “anti-küreselcilik” anlatısı üzerinden yerellik ve bastırılmış halk anlatılarına yaslanıldı.

Bugünkü reaksiyoner siyaset üç ayrı krizi aynı anlatıda birleştiriyor. Ekonomik güvencesizliğin yarattığı öfkeyi (kafasında kurguladığı) kültürel seçkinlere ve azınlıklara yöneltiyor. Demokratik kurumlara duyulan güvensizliği bu kurumların tasfiyesi ve kişisel liderliğin güçlendirilmesi için kullanıyor. Ortak gelecek fikrinin zayıflamasını milletin, dinin, medeniyetin veya kaybedilmiş bir geçmişin yeniden diriltilmesi vaadiyle dolduruyor. Otoriter popülizm bu nedenle modernliğe dışarıdan gelen bir saldırı sayılamaz. Modernliğin ekonomik, kurumsal ve düşünsel krizlerinin içinden doğan bir siyasal cevap.

Modernliğin eleştirisi de bundan dolayı birçok farklı yerde modernliğin demokratik ve eşitlikçi vaatlerini geliştiren bir siyasal projeye yönelmek yerine, onları tasfiye etmek isteyen güçlerin kullanımına açılabiliyor. Türkiye’de yaşananlar dünyanın geri kalanından kopuk bir fikir kazası değil. Sadece Türkiye’ye has tarihsel detaylarla ve kişisel hesaplaşmalarla alakalı değil. Modern kurumların meşruiyet kaybı, eleştirel düşüncenin kurucu bir siyasal projeye dönüşmekte zorlanması ve reaksiyoner hareketlerin ortaya çıkan boşluğu doldurması küresel bir sürecin parçaları.

Ancak pozitif bir ajanda inşa etmek isteyenler için, bugünkü küresel krizin merkezindeki soru, modernliğin neden başarısız olduğu kadar basit kurgulanamaz. Onun özgürlük, eşitlik, kamusal akıl, laiklik, yurttaşlık ve ortak ilerleme vaatlerinden geriye ne kaldığı ve bu vaatlerin geçmişteki tahakküm biçimlerine dönmeden yeniden kurulup kurulamayacağı asıl düğüm noktası. Sonuçta tartışılan şey halkların kendi ekonomik ve siyasal kaderleri üzerinde yeniden söz sahibi olup olamayacağı. Piyasa güçleri, kişiselleşmiş iktidarlar ve denetlenmeyen kurumlar karşısında demokratik toplumların kendi geleceklerini belirleme kapasitesi kalacak mı? Bunların karşısında “Atatürk 1936 yılının 5. ayında bir akşam üzeri şunları demişti” türü tartışmalar bayağı bir anlamsız kaçıyor geleceğin istikametini şu anki koşullar içerisinden belirlemek için.

Yani Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmasını bu daha geniş dönüşümün içine yerleştirdiğimizde sorular değişmeye başlıyor. “Post-Kemalistler AKP’ye destek verdi mi?” sorusu tamamen kaybolmayabilir elbette, ama daha geniş bir sorunun parçası haline gelebilir. Özgürleşme amacıyla geliştirilen eleştiriler hangi koşullarda reaksiyoner iktidarlara eklemlenebildi? “Kemalizme geri dönülmeli mi?” sorusu da yerini başka bir tartışmaya bırakabilir böylelikle. Modernliğin kamusal kurumları, yurttaşlık anlayışı ve eşitlik iddiası bizi küresel olarak bu noktaya getiren geçmişin tekrarını üretmeden nasıl kurulabilir? Tartışmanın odağı kişilerden, kamplardan ve eski hesaplardan bugün içinde yaşadığımız akut siyasal buhrana kaymalı.

Büyük resim neden daha somut olabilir?

Buraya kadar anlattıklarım tartışmayı daha da soyutlaştırıyor gibi görünebilir. Zaten akademik bulunan bir konuşmayı modernlik, Aydınlanma, postmodern çağ ve dünya-tarihsel kriz gibi kavramlarla genişletmek, insanların gündelik hayatından daha fazla uzaklaştırma riski taşıyor. “Türkiye’de bunca şey yaşanırken Kemalizm tartışmak lüks” diyen birine, konunun aslında modernliğin küresel kriziyle ilgili olduğunu söylemek ilk bakışta gülünç bir biçimde konuşmayı daha da ulaşılmaz hale getirebilir.

Ama doğru kurulduğunda bunun tersi de mümkün. Çünkü mevcut tartışmanın soyutluğu fazla geniş olmasından kaynaklanmıyor. Fazla kapalı olmasından kaynaklanıyor. Kendi kavramları, isimleri, metinleri, imgeleri ve eski kavgaları arasında dolaşıyor. Sürekli yerel bir tarihsel ve kültürel bağlamın imgeleriyle uğraşıyor. Hatta onları bir nebzeye kadar fetişleştirdiği bile söylenebilir. Büyük tarihsel bağlam, tartışmayı bu kapalı alandan çıkarıp herkesin hayatını etkileyen siyasal sorulara taşıyabilir. Daha genişten bakmak konuyu büyütürken aynı zamanda basitleştirme ihtimaline sahip. Farklı akademik pozisyonların arasındaki ayrıntılı çekişmenin ve imgeler üzerinden dönen tartışmaların altında duran temel dinamikleri görünür hale getirebilir.

Sorunun ölçeğini doğru kurmanın pratik bir değeri var bundan dolayı. Türkiye’deki baskı rejimini yalnızca Kemalizmin mirası, post-Kemalistlerin yanılgısı veya AKP’nin kötülüğü üzerinden açıklarsak dünyada benzer hareketlerin neden yükseldiğini anlayamayız. Yanlış teşhis, çözümü de yanlış yerde aratır. Türkiye’ye özgü olduğu varsayılan bir soruna Türkiye’ye özgü bir ideolojik restorasyon cevabı verilmeye çalışılır. Daha geniş bağlam ise otoriterliğin ekonomik güvencesizlik, temsil krizi, kurumların meşruiyet kaybı, ortak gelecek duygusunun çöküşü ve modernlik karşıtı reaksiyonla bağı. Durum buyken akut bir krizin içerisinde çözümün de dar bir bağlamda anlamı olan imgeleri didikleyerek geleceğini düşünmek biraz havanda su dövme riski taşıyor. Nitekim bu tartışılan yerel imgelerin yüzeydeki görüntüsü tüm dünyanın neden benzer bir halde olduğu yeterince açıklayamıyorsa, o zaman belki de biz de bu tartıştığımız yerel imgelerin üzerinden neden bu halde olduğumuzu açıklarken biraz temkinli olmalıyız. Bu yapılabilirse belki tam da yönetici elitin arzuladığı biçimde Platon’un mağarasındaki gölgeleri tartışmak yerine, ateşin geldiği yere bakabiliriz, hatta belki bir gün mağaradan çıkabiliriz.

Büyük tarihsel çerçeveye geri dönmek, siyasal tercihleri de görünür kılabilir. Devlet müdahaleci mi olacak, yoksa yetkileri azaltılacak mı? Ekonomi piyasanın kararlarına mı bırakılacak, yoksa demokratik planlama ve kamusal irade yeniden etkili hale mi gelecek? Yurttaşlık kültürel çoğunluğun kimliğine mi, eşit haklara mı dayanacak? Laiklik belirli bir yaşam tarzının kimliği olarak mı savunulacak, herkesin inanç karşısında özgür ve eşit olmasını sağlayan kamusal bir ilke olarak mı? Uzmanlık vesayet sayılarak tasfiye mi edilecek, demokratik denetim altında korunacak mı? Sosyal haklar hayırseverliğe ve iktidarın lütfuna mı bırakılacak, kamusal bir yükümlülük olarak mı güvence altına alınacak? Bunlara verilen somut cevaplar nedir? Politik tercihleri nedir bu tartışmaları yapan insanların?

Modernliğin krizi insanların sadece kitaplardan takip ettiği felsefi bir kriz olarak görülmemeli. Bir vatandaşın mahkeme karşısında eşit sayılıp sayılmayacağıyla, çocuğunun bilimsel bir eğitim alıp alamayacağıyla, sağlığın, barınmanın ve eğitimin birer hak mı yoksa satın alınacak hizmetler mi olacağıyla ilgili. Kadınların ve LGBT+’ların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olup olmayacağıyla, dinin kamusal otoritenin kaynağı haline gelip gelmeyeceğiyle, devlet kurumlarının ortak kurallara göre mi, lidere ve partiye sadakat üzerinden mi işleyeceğiyle ilgili. İnsanların farklı kimlikleriyle eşit yurttaşlar olarak yaşayabilecekleri ortak bir siyasal alanın kurulup kurulamayacağı ve toplumun ekonomik geleceğinin demokratik kararlarla mı, piyasanın ve dar çıkar gruplarının gücüyle mi belirleneceği bu krizin parçaları.

Büyük tarihsel bağlamı unutmamanın pratik değeri, bugünkü çöküşü yalnızca geçmişteki biricik bir düşünsel hatanın sonucu olmaktan çıkarmasında yatıyor. Sorunun ekonomik güvencesizlik, temsil kaybı, kurumsal çözülme ve reaksiyoner siyasetin yükselişiyle ilişkisi görüldüğünde çözüm de yerel bir geçmiş tartışmasından ibaret kalmaz. Devletin nasıl demokratikleştirileceği, ekonominin nasıl yeniden siyasal kararın konusu olacağı, sosyal hakların nasıl güvence altına alınacağı ve çoğul bir toplumun hangi ortak kurumlar içinde yaşayacağı sorularına geçmek gerekir. “Büyük resim” tam da bu nedenle düşünceyi somut siyasal tercihlere geri götürebilir.

Yani aslında bu, bir mikroskoptan kafayı kaldırıp biraz daha tepeden bakın diyerek önemli olan basit şeylerin neyle alakalı olduğunu hatırlatmaya yönelik bir çağrı. Çünkü biraz uzaktan bakınca, o entelektüel mikrokozmosun içinden göründüğüne göre çok daha basit hale gelebilir bazı şeyler. Meselenin ne hakkında olduğu ve olması gerektiği biraz berraklaşabilir. İmgelerin yanılsamalar yarattığı, Platon’un mağarasında biraz da gölgelere hapsolunduğu anlaşılabilir. Çok daha somut bir biçimde bugün bizi ilgilendiren temel değerler ve politikalar hakkındaki bir tartışmaya dönebilir. Gerisi dünya yanarken polemik, didişme ve biraz da ego.

Burada devreye üçüncü bir zorunluluk daha giriyor. Muhalefetin ve muhalif dünyanın pozitif bir siyasal program ve strateji üretme ihtiyacı. Yalnızca AKP’nin neyi yıktığını, Cumhuriyet’in eksik kalan yanlarını veya post-Kemalistlerin hangi konuda yanıldığını söylemek yetersiz. Kurumların, ekonominin, yurttaşlığın ve kamusal hayatın hangi ilkelerle yeniden kurulacağı ve günümüzün akut siyasal krizinde nasıl bir strateji kurgulanması gerektiği de tartışılmak zorunda. Eleştirinin ardından neyin geleceği, iktidar değişikliğinin nasıl gerçekleşebileceği, hangi toplumsal düzeni amaçladığı ve halkın kendi geleceği üzerinde nasıl yeniden söz sahibi olacağı söylenmeli.

Bir düşünsel tartışmanın değeri yalnızca ulusal bir geçmişi ne kadar incelikli açıkladığıyla ölçülemez. Bugünün siyasal sorunlarını daha iyi görmemizi ve neyin kurulması gerektiğini düşünmemizi sağlayıp sağlamadığı da önemli. Düşüncenin siyasal değeri, somut sorumluluklara ve kurumsal tercihlere dönüşebilmesinde yatar. Ve düşünce üretenlerin elini taşın altına ne kadar koyduğunda.

Post-post-Kemalizmin gerçek sınavı

Post-post-Kemalizme gelecek olursak, bugüne kadar ortak ve pozitif bir siyasal doktrini yeterince ortaya koyamadığını söylemek mümkün. Böyle bir sorumluluk mu var denebilir, ama hatırlatmak gerekir ki söz söylendiği anda sorumluluk üretir, post-Kemalizmden görülebileceği üzere. Bu pozitif ajanda eksikliği kavramın muğlaklığına, post-Kemalist yazarlara yönelik eleştirel tonuna veya bu söyleme yakın hisseden çevrelerin içindeki farklılıklara bağlanabilir. Bu eleştirilerin karşılığı var. Ama post-post-Kemalizm hakkında konuşanların da neyi ortak biçimde savunduğu yeterince açık değil. Bir kısmı Cumhuriyet tarihinin daha dengeli okunmasını, bir kısmı devlet ve modernleşme kavramlarının rehabilite edilmesini, bir kısmı da post-Kemalist entelektüellerin siyasal siciliyle hesaplaşılmasını daha çok önemsiyor olabilir.

Ancak belirsizliğin bir bölümü de çok daha geniş bir arayışın sonucu. Modernliğin kurucu kurumları küresel ölçekte güven kaybetti. Ulus-devlet, parlamenter demokrasi, siyasi partiler, bürokrasi, üniversite, medya ve hukuk sistemi toplumsal beklentileri karşılamakta zorlanıyor. Bu kurumlara yönelmiş eleştiriler onların yerine geçebilecek yeni ve kalıcı biçimler üretmiş değil. Modern kurumlar zayıflarken ortaya çıkan boşluk çoğu yerde demokratik katılımın genişlemesiyle dolmadı. Kişiselleşmiş iktidar, piyasa gücü, dini otorite ve dijital manipülasyon daha etkili hale geldi.

Eski yüksek modernizme geri dönmek mümkün değil. Onun noksanlıkları, merkezileşme eğilimi, fazla mutlakiyetçi iddiaları, ataerkilliği, kültürel hiyerarşileri ve doğayla kurduğu yıkıcı ilişki artık biliniyor. Eleştirinin açtığı alanın içinde kalmak da yeterli gelmiyor. Sürekli teşhir eden, yapıları çözen ve kimlikleri görünür kılan bir düşünce, ortak karar alma kapasitesini kendi başına kuramıyor. Bir siyasal düzen sonsuz eleştiri üzerinden inşa edilemez. İnsanların birlikte yaşayacağı kurumların, hakların, ekonomik ilişkilerin ve ortak sorumlulukların da tarif edilmesi gerekir.

Post-post-Kemalizm bu anlamda tamamlanmış bir cevaptan çok dünya-tarihsel bir tıkanmanın Türkiye’deki bir adı olarak görülebilir. Bir dönemin açıklama biçimleri inandırıcılığını yitiriyor. Yeni bir çerçevenin nasıl kurulacağı henüz bilinmiyor. Bu tespit post-post-Kemalizmin düşünsel sorgulamalarının değerini ortadan kaldırmaz. Fakat pozitif bir doktrin üretme güçlüğünün yalnızca Türkiye’deki birkaç akademisyenin eksikliğinden kaynaklanmadığını da gösterir. Dünya da hangi siyasal düzenin kurulacağı konusunda bir arayış içinde.

Yine de post-post-Kemalizmin önünde özel bir risk bulunuyor. Kendisini post-Kemalizmin yanlışlarını göstermekle sınırlandırdığında bu küresel tıkanmaya cevap aramak yerine eski tartışmanın içinde yaşamaya ve enerjisini buraya tüketmeye devam edebilir. Geçmişteki bir eleştiriyi eleştirmek, kendi başına yeni bir siyasal ufuk yaratmaz. Post-Kemalizmin Cumhuriyet tarihini yanlış veya eksik okuduğunu göstermek, bugünün devletini nasıl kuracağımızı kendi başına söylemiyor. Bazı entelektüellerin AKP dönemindeki yanılgılarını ortaya koymak, mevcut otoriter düzenin yerine neyin kurulacağını açıklamıyor. Bugünün insanlık buhranında çıkış nasıl olabilir bu yeterince tartışılmıyor.

Post-post-Kemalizmin açtığı yolun gerçek sınavı, post-Kemalizm hakkında ne söylediğinden çok bugünün dünyası hakkında ne söyleyebildiğinde ortaya çıkacak. Yeni bir devletçilik mi, yoksa demokratik devlet kapasitesi mi? Cumhuriyet tarihsel bir aidiyet olarak mı kalacak, insanların ortak dünyayı birlikte yönetmesini sağlayacak bir kurumlar bütünü olarak mı hayal edilecek? Laiklik kültürel bir kimliğin korunması mı, herkesin inanç karşısında özgür ve eşit olmasını sağlayan kamusal bir ilke mi? Yurttaşlık eski bir ulusal kimliğe dönüş çağrısı mı, farklılıkları içinde yaşayan insanların ortak haklar ve sorumluluklar etrafında buluşması mı? Ekonomik düzen konusunda piyasanın yarattığı güvencesizlik ve eşitsizlikle nasıl mücadele edilecek? Halkın ekonomik kararlar üzerindeki demokratik etkisi nasıl yeniden kurulacak?

Bu sorulara yaklaşmayan bir post-post-Kemalizm tartışması, post-Kemalistlerin geçmiş hatalarının dökümünü ne kadar ayrıntılı çıkarırsa çıkarsın bugünün hayatına ulaşamaz. Nitekim post-Kemalistlerin düştüğü hata da buydu. Aynı şekilde post-Kemalist eleştiriye yakın kalanlar erken Cumhuriyet’in dışlamalarını yeniden hatırlatmakla yetindikçe, güncel otoriterliğin yeni biçimlerini açıklamakta sınıfta kalıyorlar. Bundan dolayı geçerliliklerini korumakta zorlanıyorlar güncel dünya karşısında zaten. Kemalist bir sahiplenme de Cumhuriyet’in kurucu değerlerini tarihsel bir gurur nesnesine dönüştürüp onların bugün nasıl kurumsallaştırılacağını söylemediğinde ve Cumhuriyet’in içinden geçerek bugüne nasıl gelebildiğimizi açıklayamadığında, nostaljik bir aidiyet olmaktan öteye geçemez.

Üç yaklaşımın da siyasal değeri, kendi tarihsel referanslarını aşarak bugünün ekonomik, demokratik ve kurumsal sorularına pratik olarak cevap verebildikleri ölçüde ortaya çıkabilir. İdeolojik anlamda farklı eğilimleri olabilir, ve dünyayı yorumlamaları buna göre değişebilir. Ama eğer böyleyse de o zaman daha açıktan bugüne dokunacak biçimde ideolojik bir tartışma, bir değerler ve eylem pratikleri tartışması yapılmalı.

Tartışmanın unuttuğu kendi konusu

Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm üzerine konuşmaya devam edilebilir. Türkiye’nin geçmişinin nasıl anlatıldığı, hangi anlatıların görünür hale getirildiği ve siyasal düşüncenin otoriter dönüşümdeki rolü önemsiz sorular sayılmaz. Sonuçta bunlar bizim ülkemiz hakkında tarihsel tartışmalar. Ama bu konuşmanın meşruiyeti kendiliğinden gelmiyor. Tartışma kendi tarihsel ve siyasal bağını kurabildiği ölçüde anlam taşıyor. İnsanların bugünkü hayatını belirleyen ekonomik, demokratik ve kurumsal sorulara ulaşamadığında da bir entelektüel aidiyet oyunu olarak kalır. Kimin hangi kampta durduğunu, geçmişte kimin haklı çıktığını ve hangi kavramın kime ait olduğunu belirleyen bir oyun.

İnsanların bundan sıkılması, rahatsız olması, hatta itici bulması son derece anlaşılır. Hatta bu sıkıntı tartışmanın kendi sınırları açısından öğretici olabilir. “Bu devirde bu mu konuşulur?” sorusuna verilecek cevap konunun akademik önemini savunmakla yetinemez. Tartışmanın hangi güncel soruya temas ettiğini, hangi siyasal tercihi görünür hale getirdiğini ve insanların hayatında neyin değişmesi gerektiğini açıklamak zorunda. Böyle bir bağ kurulamıyorsa konunun kendi içinde ne kadar incelikli olduğu geniş toplum açısından fazla bir şey ifade etmez.

Tartışmanın gerçek konusu hatırlandığında ise farklı bir ihtimal açılabilir. Kemalizm, post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm yalnızca Türkiye’nin geçmişi hakkında üç ayrı konuşma biçimi olmaktan çıkar. Modern siyasal dünyanın kuruluşunun, eleştirisinin ve bugünkü tıkanmasının bu ülkedeki yansımaları haline gelebilir. Kemalizmin modernleşme ve kuruculuk iddiası (ki bu uzun soluklu modernleşme sürecinde Kemalizm sadece bir duraktır), post-Kemalizmin bu iddianın dışlamalarına yönelttiği eleştiri ve post-post-Kemalizmin eleştirinin ardından yaşadığı yön arayışı daha geniş bir tarihsel buhranın parçaları olarak görülebilir.

Burada nihai bir sonuca ermek gerekmiyor. Kemalizmin doğru, post-Kemalizmin yanlış olduğunu veya post-post-Kemalizmin geçmişteki tartışmayı nihayet çözdüğünü söylemek zorunda değiliz. Amacım üç paradigma arasında hakemlik yapmak da değil. Bu paradigmaların neyin içinde anlam kazandığını ve bugün hangi sorulara cevap vermek zorunda olduğunu hatırlatmak. Türkiye tarihinin doğru yorumunu tek başına belirlemek yerine tartışmanın odağını geçmişteki entelektüel hesaplardan bugünün ortak siyasal krizine çevirmek. Bir nevi bir “meta tartışma” yürütmek. İsteyen meta-Kemalizm de diyebilir, sürekli ekler koyuyoruz zaten.

O zaman konuşulan şey yalnızca Cumhuriyet’in yüz yıl önce nasıl kurulduğu olmaktan da çıkabilir belki. Bugün bir toplumun nasıl kurulabileceği konuşulabilir. Demokrasinin otoriterlik, ekonomik güvencesizlik ve kurumsal çöküş karşısında nasıl yeniden anlam kazanabileceği üstüne düşünülebilir. Modernliğin eşit yurttaşlık, kamusal akıl, özgürlük ve ortak ilerleme vaatlerinin geçmişe geri dönmeden nasıl yeniden düşünülebileceği tartışılabilir. Eleştirinin ardından neyin kurulacağı sorulabilir.

Bu noktada üç paradigma arasındaki karşılıklı bağımlılığın dışına çıkmak da mümkün hale gelebilir. Kemalizm sürekli biricikleştirilmek zorunda kalmaz. Post-Kemalizm merceğinden bakmaya eğilimli olanlar Kemalizmi tekrar tekrar mahkum ederek var etmek zorunda kalmaz. Post-post-Kemalizm merceğinden bakmaya eğilimli olanlar da bütün enerjisini post-Kemalizmin yanlışlarını göstermeye harcamak zorunda kalmaz. Her biri daha büyük bir tarihsel hareketin içinde ve belli bir tarihselliği olan sınırlı, çelişkili ve değişken düşünsel biçimler olarak görülebilir. Belki bu sayede de tartışma eleştirdiği nesneleri sürekli yeniden üreten döngüsünden kurtulup bugünün gerçek ihtiyaçlarına açılabilir. Belki o zaman böyle ayrı paradigmalara bile ihtiyaç kalmaz, kim bilir. Çünkü yaşam yeniden bugünkü maddi somutluğundan düşünülür hale gelir belki.

Tartışmanın siyasal değeri burada yatıyor. Kendi içine kapandığında gerçekten lüks ve fuzuli görünüyor. Dünya ile bağını kurduğunda ise bugünkü hayatın en somut sorunlarına geri dönebilir. Bu dönüş, tartışmayı daha büyük ve anlaşılmaz hale getirmiyor elbette. Ama bütün kavramsal karmaşanın altında duran basit bir soruyu görünür kılmayı amaçlıyor.

Nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz, buradan oraya nasıl gideceğiz ve onu hangi kurumlarla kuracağız?

Post-Kemalizm ve post-post-Kemalizm tartışmasının gözden kaçırdığı temel şey belki de tartışmanın kendi gerçek konusu. Çünkü geçmiş hakkında konuşuyor gibi görünürken aslında hangi geleceğin hala nasıl mümkün olabileceğini konuşuyoruz. Yüzümüzü oraya dönsek iyi olabilir. Çünkü vakit daralıyor. Hatta belki de vakit zaten çok geçtir…

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin