
Vergilius Romanus’un 5. yüzyıla ait eserinde, Sinon[1]‘un Truva surlarının önünde esir olarak tasvir edildiği sahne.
Geçen yazımda Harry Frankfurt’un bullshit kavramından hareketle Türkiye’deki siyasal iletişim hakkındaki sorunları anlatmaya çalışmıştım. Frankfurt’un temel ayrımından yola çıkarak bullshit’in hakikat açısından yalandan bile daha tehlikeli olduğunu çünkü yalancının en azından doğru ile yanlış arasındaki ayrımı kabul ederken bullshitter’ın söylediğinin doğru mu yanlış mı olduğuna kayıtsız kaldığını anlatmıştım. Günümüz siyasetinde bu tür bir iletişimin iyice yaygınlaşmasının ise yanlış bilgiler üretmekle kalmayarak, daha temel olarak hakikati söylemenin siyasal ve toplumsal bir norm olduğu yönündeki beklentinin aşınması gibi bir sonuç ortaya çıkardığını savunmuştum. Önceki yazımda değindiğim “norm erozyonu” sorununun temelinde de bu vardı.
Yazıyı aslında şu kaygıyla bitirmiştim: “Zamanımızı başkalarının ürettiği bullshit’i çürütmek yerine, hakikatin ve hakikati söyleme yükümlülüğünün hâlâ hem siyasal hem de toplumsal alanın bir normu olduğunu göstermeye harcamalıyız.” Ama bu cümle başka bir soruyu açık bırakıyor. Eğer gerçekten hakikatin otoritesinin aşındığı, insanların siyasetçilerden söylediklerinin doğru olmasını daha az beklediği bir toplumsal ve siyasal ortamdan söz ediyorsak, neyin doğru olduğunu anlatmak yeterli olmayabilir. Daha öncesinde cevaplamamız gereken daha temel bir soru var. Hakikate neden ihtiyacımız var?
Frankfurt da On Bullshit’i yazdıktan sonra bu eksikliği fark ediyor. Bullshit’i hakikate karşı kayıtsızlık üzerinden tanımlamış, hatta bu kayıtsızlığın yalandan daha tehlikeli olduğunu savunmuştu. Ama daha sonra kendisinin de kabul ettiği gibi hakikate kayıtsızlığın neden bu kadar kötü olduğunu aslında açıklamamıştı. On Truth adlı bir diğer çalışması bu nedenle açık biçimde On Bullshit’in devamı niteliğinde görülebilir. Frankfurt bu kez bullshit’in tehlikeli olduğunu söyleyebilmemizi mümkün kılan daha temel soruya yöneliyor. Hakikat neden önemlidir ve neden onu önemsemeliyiz?
Bu yazı da bu nedenle önceki yazıdan biraz farklı olacak. Türkiye siyasetine doğrudan uygulanabilecek yeni bir kavram aramak yerine büyük ölçüde Frankfurt’un On Truth’ta kurduğu argümanı takip edeceğim. Bu anlamda yazı temelde Frankfurt’un metninin bir incelemesi gibi de okunabilir. Hakikatin kendisinin daha az bağlayıcı hale geldiğini düşündüğümüz bir siyasal ortamda doğruluğu neden önemsememiz gerektiğini yeniden hatırlamanın başlı başına değerli olduğunu düşünüyorum.
Frankfurt’un hakikatin neden önemli olduğuna verdiği ilk cevap gayet basit. Çünkü hakikat işe yarar. Ancak bu basitlik, argümanın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Frankfurt en temel noktadan başlıyor. İçinde yaşadığımız dünyada herhangi bir amacı gerçekleştirebilmek için, o dünyanın nasıl işlediğine ilişkin en azından bazı doğru bilgilere sahip olmamız gerekiyor. Bir mühendisin kullandığı malzemenin ne kadar yük taşıyabileceğini, bir doktorun uyguladığı tedavinin hastaya ne yapacağını veya bir toplumun karşı karşıya olduğu sorunun gerçekten ne olduğunu bilmeden başarılı biçimde hareket etmek mümkün değil. Frankfurt’un verdiği köprü örneği bunu gösteriyor. Normal koşullar altında dayanması gereken bir köprü çökerse, bunu farklı bir yorumla alakalı bir soruna indirgeyemeyiz. Tasarımda, hesapta veya kullanılan malzemeye ilişkin bilgide bir yerde hata vardır. Aynı şekilde bir tedavinin işe yaradığını düşünmekle gerçekten işe yaraması da aynı şey değildir.
Frankfurt buradan yola çıkarak geniş biçimde ve belki de karikatürize bir şekilde “postmodernistler” diye adlandırdığı bazı düşünürlerin nesnel hakikat fikrine yönelik kuşkuculuğunu da eleştiriyor. İtirazı basit. Bir şeyin doğru kabul edilmesinde bireysel bakış açılarının veya toplumsal koşulların etkili olması, gerçekliğin bütünüyle bu bakış açılarına indirgenebileceği anlamına gelmez. Mühendislik veya tıp gibi alanlarda bazı sonuçlar, bizim onları nasıl yorumladığımızdan bağımsız biçimde ortaya çıkar. Köprü ya çöker ya da çökmez. Bir tedavi ya belirli bir etki yaratır ya da yaratmaz. Frankfurt bu örneklerle, hakikatin en azından bazı alanlarda bir perspektif meselesine indirgenemeyeceğini göstermeye çalışıyor.
Bu nedenle Frankfurt açısından hakikatin ilk ve en açık değeri pratik. Amaçlarımız ne kadar farklı olursa olsun, onlara ulaşabilmemiz için içinde hareket ettiğimiz dünya hakkında yeterince doğru bilgiye sahip olmamız gerekir. Ama Frankfurt için bu sadece başlangıç noktası. Hakikatin pratik olarak yararlı olduğunu göstermek, hakikatin neden bu kadar temel bir değer taşıdığını tam olarak açıklamıyor.
Frankfurt ikinci adımda hakikatin bu pratik değerini teknik veya bilimsel meselelerin ötesine taşıyor. Bir insanın kötü karakterli olduğunu, bir politikanın başarısız olduğunu veya bir tercihin yanlış olduğunu söylerken de bazı olgusal önermelere dayanıyoruz. Bu değerlendirmelerin kendisinin doğru veya yanlış olup olmadığı ayrı bir tartışma olabilir. Frankfurt bunu bir anlığına kenara bırakalım diyor. Ancak bu değerlendirmeleri desteklemek için kullandığımız olgusal iddiaların doğru veya yanlış olmasınn yine de önemini koruduğu ifade ediyor. Bir insanın belirli bir davranışta bulunduğunu yanlış biliyorsak, onun karakteri hakkında yaptığımız değerlendirme de dayanağını kaybeder. Aynı şey kendi amaçlarımız ve tercihlerimiz için de geçerli. Bir şeyi bize güvenlik sağlayacağına, sağlığımızı koruyacağına veya çıkarımıza hizmet edeceğine inandığımız için isteyebiliriz. Bu nedenle de değerlerimiz hakikatten bağımsız olabilir ama onları dünyaya uygulama biçimimiz hakikatten bağımsız olamaz. Frankfurt açısından hakikat bu yüzden bir şeyi doğru yapabilmek için olduğu kadar, neyi istemenin, neye inanmanın ve hangi değerlendirmeleri yapmanın makul olduğunu anlayabilmek için de gerekli.
Frankfurt sonra Spinoza’ya dönüyor. Ama bunu yaparken hakikate verdiğimiz önemi rasyonel olma zorunluluğu üzerinden açıklamaya çalışmıyor. Çünkü insanlar çoğu zaman rasyonelliğin gereklerini ihmal edebilir. Bunun yerine daha temel bir noktadan hareket ediyor. İnsanlar kendi varlıklarını sürdürmek, gelişmek ve kendileri olarak yaşamaya devam etmek isterler. Spinoza’nın sevgi anlayışını da bu argüman içerisinde kullanıyor. Bir şey bizim yaşam ve gelişme kapasitemizi artırıyorsa, onunla olumlu bir ilişki kurarız ve bu artışın kaynağını fark ettiğimizde de o şeyi severiz. Frankfurt’a göre hakikat de böyle bir işleve sahip. Kendimizi, ihtiyaçlarımızı, kapasitemizi ve içinde yaşadığımız dünyanın bize sunduğu imkânları bilmeden ne uygun amaçlar belirleyebiliriz ne de bu amaçların peşinden etkili biçimde gidebiliriz. Bu nedenle kendi hayatını önemseyen birinin hakikate bütünüyle kayıtsız kalması da mümkün değil. Bundan dolayı Frankfurt “hakikati sevmek” gerektiğimizi söylüyor. Ama bunu derken kastettiği şey romantik bir hakikat tutkusu değil. Daha çok kendi hayatını sürdürmek ve yönlendirmek isteyen birinin, bunu mümkün kılan hakikati de bir ölçüde önemsemek zorunda olması. Ki, Frankfurt’un kendisi de hemen ardından bunun hâlâ büyük ölçüde pragmatik bir savunma olduğunu kabul ediyor. Hakikati, bize başka şeyler sağladığı için değerli buluyoruz. Asıl tartışma ise bundan sonra başlıyor aslında.
Frankfurt bunları tartıştıktan sonra ilk üç bölümde kurduğu argümanın hâlâ büyük ölçüde pragmatik olduğunu açıkça kabul ediyor. Şimdiye kadar söylediği şey hakikatin bize amaçlarımıza ulaşmakta yardımcı olduğu için değerli olduğuydu. Ama buradan daha temel bir soruya geçiyor. Hakikat neden bu kadar işe yarıyor? Frankfurt’un cevabı, hakikatin bizi kendi isteklerimizden bağımsız bir gerçeklikle temas ettirmesi. Eylemde bulunduğumuzda sadece kendi düşüncelerimiz ve arzularımız içinde hareket etmiyoruz. Kendi özellikleri, sınırları ve nedensel sonuçları olan bir dünyayla karşılaşıyoruz. Bir şeyin olmasını istediğimiz şekli ile onun gerçekte olduğu şey aynı değil. Frankfurt açısından gerçekliğin ayırt edici özelliği de bu. Bizim ona inanıp inanmamamızdan veya onun başka türlü olmasını isteyip istemememizden bağımsız olması. Hakikatin pratik değeri de buradan geliyor zaten. Dünya hakkında doğru bilgiye sahip olduğumuz ölçüde hangi seçeneklerin gerçekten mümkün olduğunu, hangi risklerle karşı karşıya olduğumuzu ve hangi sonuçları beklemenin makul olduğunu anlayabiliyoruz. Frankfurt’un ifadesiyle, dünyada “yolumuzu bulabilir” hale geliyoruz.
Bu dış dünyayla da sınırlı değil. Frankfurt’a göre kendimiz hakkında da aynı türden bir hakikat ihtiyacımız var. Ne istediğimizi, hangi kaygıların bizi engellediğini veya hangi seçimlerin bize zarar verdiğini bilmeden kendi hayatımızı da sağlıklı biçimde yönlendiremeyiz. Tabii ki bazı gerçekler rahatsız edici olabilir ve bazen bilmemek daha kolay gelebilir. Ama gözümüzü kapatmak gerçekliği değiştirmiyor. Sadece onunla baş etme kapasitemizi zayıflatıyor. Frankfurt’un argümanının biraz daha derinleştiği bir yer burası. Hakikat hem işimize yarayan bir bilgi, hem de dünyada ve kendi hayatımızda nerede durduğumuzu anlamamızı sağlayan bir yön bulma aracı.
Ancak argümanı burada da durmuyor. Çünkü Frankfurt’a göre gerçekler ne olacağını tahmin etmemizi sağlarken aynı zamanda neye inanmak veya ne yapmak için nedenlerimizin olduğunu da belirliyor. Frankfurt’un bir sonraki adımı hakikati rasyonaliteyle ilişkilendirmek. Rasyonel olmayı en temelde nedenlere uygun biçimde hareket etmek ve inanmak olarak tanımlıyor. Ama bu nedenler kendi başlarına ortaya çıkmıyorlar, daha çok olgulara dayanıyorlar. Frankfurt, verdiği örnekte, eğer yağmur yağıyorsa ve ıslanmak istemiyorsak bu bize şemsiye almak için bir neden verir diyor. Ama aslında yağmur yağmıyorsa, “yağmur yağıyor” önermesi gerçek bir neden oluşturmaz. Bu nedenle hakikat ne olacağını tahmin etmemizi sağlarken, aynı zamanda neye inanmak veya ne yapmak için nedenimiz olduğunu da belirliyor. Frankfurt’un vardığı sonuç önemli. Doğru ile yanlış arasındaki ayrımı önemsemezsek, hangi nedenlerin gerçekten geçerli olduğunu da ayırt edemeyiz. Hakikat bu anlamda başarılı eylemin bir aracından ziyade rasyonel düşünmenin ve davranmanın da temel koşullarından biri.
Frankfurt bundan sonra ise hakikatin toplumsal ilişkiler açısından önemine geçiyor. İlk bakışta tanıdık bir argümanı var. İnsanların birlikte yaşayabilmesi için birbirlerine belli ölçüde güvenebilmeleri gerekir. Her söylenen şeyi sürekli doğrulamaya çalışmak zorunda olduğumuz bir dünyada toplumsal hayat çok daha zor işlerdi. Bu yüzden hakikat ile güven arasında doğrudan bir ilişki var. Frankfurt, Kant ve Montaigne’in de yalanı toplumsal hayatı tehdit eden ciddi bir sorun olarak gördüklerini anlatıyor. Ama onlardan ayrıldığı bir nokta da var. Toplumun yalanın tamamen ortadan kalkmasına bağlı olmadığını düşünüyor. Gerçek dünyada büyük miktarda yalan, yanlış temsil ve bullshit olmasına rağmen toplumsal hayat yine de devam ediyor. Başkalarının her zaman doğru söylediğine güvenmek yerine, kimi zaman kendi ayırt etme kapasitemize güvenerek de yolumuzu bulabiliyoruz. Yine de insanların kolay kandırılabildiğini düşündüğümüzde, hakikate yönelik yaygın kayıtsızlığın toplumsal hayatı ciddi biçimde zorlaştırdığı açık. Ama Frankfurt için hakikatin önemi bununla da sınırlı değil. Biri bize yalan söylediğinde bizi en çok rahatsız eden şey genellikle toplumsal düzenin zarar görmesinden çok, bize doğrudan bir şey yapılmış olmasıdır. Bu nedenle Frankfurt bir sonraki adımda bununla bağlantılı bir diğer soruya geçiyor. Bir yalan, bize tam olarak nasıl zarar verir?
Her yalanın mutlaka zararlı olduğunu söylemenin mümkün olmadığını düşünüyor. Bazen bir yalan bizi gereksiz bir acıdan koruyabilir veya kötü bir karar vermekten alıkoyabilir. Ama sonuçları iyi olsa bile yalanda rahatsız edici olan bir şey var. Bunun nedeni, yalancının bizim gerçek durumun ne olduğunu anlama çabamıza bilinçli biçimde müdahale etmesi. Yalancı, bize yanlış bilgi vermekle kalmaz, temelde dünyanın nasıl olduğu konusunda bizim görüşümüzü kendi kurduğu bir anlatıya göre şekillendirmeye çalışır. Bu nedenle yalanın en temel zararı, gerçeklikle kurduğumuz ilişkiye başka bir iradenin girmesidir. Yalancı başarılı olduğunda, dünya hakkındaki görüşümüz olgular yerine onun kurduğu tasvire dayanır ve bu da bizi ortak gerçeklikten uzaklaştırır.
Frankfurt bunları anlatmak için Adrienne Rich üzerinden yakın ilişkilerdeki yalanın daha derin bir sonucuna da dikkat çekiyor. Yakın olduğumuz insanlara her cümlelerinde yeniden güvenilirlik testi uygulamayız. Onlara güvenmek zamanla ikinci doğamızın bir parçası haline gelir. Bu yüzden yakın birinin bize yalan söylediğini öğrendiğimizde ona duyduğumuz güvenin sarsılmasıyla birlikte, kime güveneceğimizi ayırt etme konusunda kendi sezgilerimize olan güvenimiz de yara alır. Sorun artık “bana yalan söyledi” değildir. Aynı zamanda “ben bunu nasıl göremedim?” sorusudur. Kendi güvenme kapasitemiz bizi gerçekliğe yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştırmış olur. Hakikat dünyada yönümüzü bulmamızı sağlıyorsa, yalan da tam tersine hem başkalarına hem de kendi yargımıza duyduğumuz güveni zayıflatarak bu yön bulma kapasitesini bozar.
Frankfurt kendi argümanına önemli bir sınır da koyuyor. Her yalan, zorunlu olarak gerçeklikle ilişkimizi bozmak veya insanlar arasındaki yakınlığı ortadan kaldırmak zorunda değil. Bunu Shakespeare’in Sonnet 138’i üzerinden gösteriyor. Shakespeare’in Sonnet 138’inde iki sevgili birbirlerine yalan söylerken, ikisi de karşı tarafın yalan söylediğini biliyor. Bu nedenle ortada başarılı bir kandırma yok. Frankfurt açısından önemli olan da bu aslında. Yalanın asıl zararı yanlış bir şey söylenmesinden çok, kişinin gerçekliği başka birinin kurduğu biçimde görmeye yöneltilmesinden kaynaklanıyor. Shakespeare’in sevgililerinde bu müdahale gerçekleşmediği için yalan, önceki bölümde tarif ettiği zararı aynı biçimde üretmiyor.
Frankfurt son bölümde hakikatin kendisinin neden önemli olduğundan söz ediyor. Bu bölümdeki argümanı, kitabın önceki bölümlerinden daha güçlü. Gerçekliğin temel özelliklerinden birinin irademize direnmesi olduğunu söyleyerek başlıyor. Bir şeyin olmasını istememiz, onun olmasını sağlamaz. Bir şeyi değiştirmek istememiz, onu değiştirebileceğimiz anlamına gelmez. Bu direnç sayesinde de karşımızdaki dünyanın bizden bağımsız olduğunu fark ederiz. Frankfurt açısından gerçeklik bu anlamda bizi sınırlayan, istememizle ortadan kaldıramadığımız şeydir. Bu sınırlar ise dünyanın nasıl olduğunu anlamamızı sağlarken, kendimizi de görünür hale getirir. Neyi yapabildiğimizi, neyi yapamadığımızı, hangi güçlere sahip olduğumuzu ve nerede kırılgan olduğumuzu ancak gerçekliğin koyduğu sınırlarla karşılaştığımızda öğreniriz. Başka bir ifadeyle, kendimizi ancak bizden bağımsız olan şeyle karşılaştığımızda tanıyabiliriz.
Eğer dünya her istediğimizde istediğimiz biçime girseydi, bizimle dünya arasındaki sınırı da ayırt etmek zorlaşırdı. Neyin bize ait, neyin bizden bağımsız olduğunu bilemez, dolayısıyla kendi sınırlarımızı ve kimliğimizi de tanımlayamazdık. Çünkü kendimiz hakkında bildiğimiz şeylerin önemli bir kısmını da ancak bizden bağımsız bir dünyayla karşılaştığımızda öğreniyoruz. Neye muktedir olduğumuzu, nerede yanıldığımızı, hangi arzularımızın gerçekleşebilir olduğunu veya hangi sınırları aşamayacağımızı gerçekliğin bize verdiği cevaplar üzerinden anlayabiliyoruz. Bu nedenle hakikat amaçlarımıza ulaşmak için kullandığımız bir araçtan çok daha fazlası. Bizden bağımsız bir gerçekliği tanımamızın, o gerçekliğin koyduğu sınırlarla karşılaşmamızın ve bu sınırlar üzerinden kendimizi anlamamızın koşullarından biri. Frankfurt’un hakikate verdiği en güçlü değer de bence bununla alakalı. Hakikat olmadan dünyayı da kendimizi de anlamakta zorlanırız.
Frankfurt’un On Truth boyunca yaptığı şey, hakikatin neden önemli olduğuna tek bir cevap vermekten çok bu cevabı giderek derinleştirmek. Hakikat ilk olarak işe yarıyor çünkü içinde yaşadığımız dünyada ne yapabileceğimizi, hangi sonuçlarla karşılaşabileceğimizi ve hangi amaçların peşinden gitmenin makul olduğunu anlamamızı sağlıyor. Daha sonra bunun yalnızca pratik bir avantaj olmadığını görüyoruz. Hakikat, neye inanmak ve nasıl davranmak için nedenlerimiz olduğunu belirleyen olgusal zemini sağlıyor. Başkalarıyla kurduğumuz güven ilişkilerini mümkün kılıyor ve en sonunda bizden bağımsız bir gerçekliğin koyduğu sınırlar üzerinden kendi sınırlarımızı ve kim olduğumuzu anlamamıza yardım ediyor. Argümanı bu yüzden hakikati “doğru bilgi” sorunu olmaktan çıkarıyor. Hakikati gerçeklikle nasıl ilişki kurduğumuzun merkezi parçalarından biri haline getiriyor.
Eğer On Bullshit’e geri dönersek, Frankfurt’un bullshit’i neden yalandan bile daha tehlikeli gördüğünü de daha iyi anlayabiliriz. Bullshit’in sorunu yanlış bir şey söylemesinin ötesinde, konuşmanın gerçeklikle uyumlu olup olmamasını belirleyici bir ölçüt olmaktan çıkarması. Geçen yazıda sözünü ettiğim norm erozyonunun tehlikesi de burada yatıyor. Toplum siyasetçilerden söylediklerinin en azından gerçeklikle bir ilişki kurmasını beklemeyi bırakırsa, aşınan şey bir doğruluk normundan çok daha fazlası olur. Hangi iddianın ciddiye alınması gerektiğini, neye inanmak için nedenimiz olduğunu ve ortak bir gerçeklik üzerinde tartışıp tartışamayacağımızı belirleyen zemin de zayıflamaya başlar.
Geçen yazıyı, zamanımızı başkalarının ürettiği bullshit’i tek tek çürütmekten çok hakikatin ve hakikati söyleme yükümlülüğünün hâlâ siyasal ve toplumsal bir norm olduğunu göstermeye harcamamız gerektiğini söyleyerek bitirmiştim. Frankfurt’un On Truth’u bu düşünceyi benim için bir adım daha ileri taşıyor. Hakikati korumamız gerektiğini söylemek tek başına yeterli değil. Onun neden vazgeçebileceğimiz sıradan bir norm olmadığını da yeniden anlatmamız gerekiyor. Çünkü hakikate duyduğumuz ihtiyaç, sadece bazı şeyleri doğru bilme arzusundan öte, içinde yaşadığımız dünyayı, başkalarını ve en sonunda kendimizi anlayabilme ihtiyacımızdan kaynaklanıyor.
Bu yazı, en başta da belirttiğim gibi, “Hakikate neden ihtiyacımız var?” sorusunu merkeze alarak Frankfurt’un On Truth’ta geliştirdiği argümanlara dayanıyordu. Bence önce bu soruyu sormak ve hakikatin neden başlı başına değerli olduğunu ortaya koymak gerekiyordu. Ama meselenin siyasal tarafı da burada bitmiyor. Bir sonraki yazıda, bullshit ve yalanın uzun süre boyunca siyasal alanı şekillendirdiği bir toplumda bunun sonuçlarını nasıl ödediğimizi tartışmak istiyorum. Başka bir ifadeyle, sürekli hakikat erozyonuna maruz kalmanın başkalarıyla ve kendi yargılarımızla kurduğumuz ilişkiyi nasıl etkilediğine bakacağım.
[1] Yazının görseli olarak Truva Atı ve Sinon anlatısını seçmemin nedeni aslında tam olarak meselenin kendisiyle ilgili. Truva Savaşı’nın sonunu getiren şey atın kendisi kadar, Truvalıların onu neden kendi elleriyle şehrin içine soktuklarını açıklayan Sinon’un da yalanıdır. Vergilius’un Aeneis’inin ikinci kitabında Yunanlar Truva Atı’nı bırakarak çekilmiş gibi yaparken Sinon kendisini bilerek Truvalılara teslim eder. Ama aldatmacasına bütünüyle uydurma bir hikâyeyle başlamaz. Önce doğruyu söyler ve Yunan olduğunu kabul eder. Ardından kendisini Odysseus’un düşmanlığına uğramış ve Yunanların kurban etmek istediği bir mağdur olarak sunar. Bu sayede önce Truvalıların sempatisini ve güvenini kazanır. Sonrasında söylediği yalanları gerçek isimlerin, olayların ve dini ritüellerin içine yerleştirir. Asıl numara ise Truva Atı’nın ne olduğunu değiştirmesidir. Gerçekte içinde Yunan askerlerini taşıyan bir savaş aracı olan atı, Athena’ya sunulmuş kutsal bir adak ve Truvalıların şehre sokmaları halinde onları koruyacak bir nesne olarak anlatır. Laocoön’ün at konusunda yaptığı uyarının ardından oğullarıyla birlikte yılanlar tarafından öldürülmesi de bu anlatının üzerinden yeniden anlam kazanır ve Truvalılar bunu kutsal ata saldırmanın cezası olarak yorumlar. Sinon bu şekilde yanlış konuşmakla kalmayarak, Truvalıların karşılarında duran nesneyi ve yaşanan olayları nasıl yorumlayacaklarını değiştirir. Sonunda onları herhangi bir biçimde zorlaması da gerekmez. Truvalılar, doğru kararı verdiklerini düşünerek atı kendi elleriyle şehrin içine sokarlar. Hikâyeyi ilginç kılan da bu. Yalan gerçeğin yerine basitçe başka bir hikâye koymaz. Doğru ile yanlışı iç içe geçirerek insanların gerçekliği nasıl anlamlandırdıklarına müdahale eder ve sonunda onları kendi kararlarıyla felaketlerine götürür. Bkz. Vergilius, Aeneis, II.57–249.



