Written by 9:27 am Editör, Editöryel, Gündem

Türkiye’ye Girenler Bütün Umutlarını Geride Bıraksın – Kemal Büyükyüksel

Dante’nin Cehennem’inde, kapının üzerinde meşhur bir uyarı vardır: Buraya girenler bütün umutlarını geride bıraksın. 

Türkiye’nin bugünkü haline bakarken insanın aklına ister istemez bu cümle geliyor; belki biraz tersten. Bizim de bazı umutlarımızı geride bırakmamız gerekiyor olabilir. Ama cehennemde kalmaya razı olmak için değil, oradan nasıl çıkılabileceğini yeniden düşünebilmek için. 

Çünkü umut, insanı her zaman ileri götürmez. 

Bazen artık çıkışı olmayan bir yolun başında beklemeye devam etmemize sebep olur.

Önce durumu biraz acımasızca tarif etmeli. Türkiye’de bugün muhalefetin iktidarı nasıl değiştireceğine ilişkin bilinen, uygulanabilir ve makul ölçüde güvenilebilecek bir yol yok. Bunu söylemek hoş değil. İnsan hemen arkasına rahatlatıcı bir cümle eklemek istiyor. 

Yine de bana uzun zamandır açıkça söylenmesi gereken şeylerden biri buymuş gibi geliyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ı yenebilecek en güçlü isimlerden biri hapiste. Başka güçlü isimlerin önünde soruşturmalar var. Belediyeler sürekli operasyon tehdidi altında. Milletvekilleri ve belediye başkanları iktidarın tarafına geçiyor. Ana muhalefet partisinin kendi yönetimini belirleme hakkına kadar uzanan bir müdahale yaşandı ve bunun sonunda muhalefetin kurumsal yapısı parçalandı. Aynı anda Kürt hareketiyle yeni bir süreç yürütülüyor. Bir yandan başka aktörler farklı yollarla sisteme bağlanıyor. İş dünyasından kültür alanına kadar yapılan yargı operasyonlarıyla, her güç odağı kendi sınırlarını yeniden hesaplamak zorunda bırakılıyor. İktidarın tümüyle yörüngesi dışında kalmanın, o yörüngeden birazcık bile sapmanın maliyeti artık çok yükseldi.

Hal böyleyken hala bir sonraki seçimde kimin aday olması gerektiği sorusunda takılmak giderek daha garip hale geliyor. Elbette adayın kim olduğu önemli. Seçim de önemli. Anketler de bir şey anlatıyor. Fakat son yıllarda bunların altında çok daha temel sorular açıldı. Kazanabilecek herhangi bir adayın yarışmasına izin verilecek mi? Kazanırsa kazandığı makamı devralabilecek mi? Bir belediye kazanıldığında belediye başkanı orada kalabilecek mi? Bir parti kendi yönetimini belirleyebilecek mi? Devletin elindeki araçların sınırı nerede başlayıp nerede bitiyor? Son birkaç yıldır gördüğümüz şey, bu soruların hiçbirine eskisi kadar rahat cevap verilemediği.

Belki de meselenin adını biraz değiştirmek gerek. Türkiye’de muhalefetin karşı karşıya olduğu problem, artık sadece iktidardan daha fazla oy almak değil. İktidarı yeniden kaybedebilir hale getirmek. 

Bir adayın yüzde 52 oy alabilmesi ile ertesi sabah gerçekten ülkenin cumhurbaşkanı olabilmesi farklı tartışmalar. Demokratik bir rejimde bunların arasındaki bağ neredeyse kendiliğinden kabul edilebilir. Türkiye’de ise o bağın kendisi siyasal mücadelenin konusu haline gelmiş durumda. Muhalefet “çoğunluk” üretmekten daha öte bir sorunla karşı karşıya. O “çoğunluğun” yönetim değişikliğine kapı açacağı bir siyasal güç ilişkisi de üretmek zorunda. Çünkü bunun garantisi kalmamış halde.

Rejimin gücünü yalnızca savcılarla, polisle, medya kontrolüyle veya devlet kaynaklarıyla açıklamak eksik kalır. Otoriter iktidarların çok daha görünmez bir kaynağı vardır. İnsanların onun yarın da orada olacağına inanması. Bir milletvekili Erdoğan’dan hoşlanmayabilir. Bir belediye başkanı AKP’ye geçmek istemeyebilir. Bir bürokrat yapılanın yanlış olduğunu düşünebilir. Bir iş insanı rejimin gidişatından rahatsız olabilir. Ama hepsi kendi kendine aynı soruyu sorabilir. Ben koparsam ne olacak? Eğer cevap “Erdoğan yine kalacak, ben ise bunun bedelini ödeyeceğim” ise, iktidara kaypakça yanaşanların sayısı artmaya devam eder.

Sonra da kendisini besleyen bir döngü ortaya çıkar. İktidar güçlü göründüğü için insanlar ona yaklaşır. İnsanlar ona yaklaştıkça daha güçlü görünür. Güçlendikçe dışarıda kalmanın maliyeti artar. Dışarıda kalmanın maliyeti arttıkça, bir sonraki insan da iktidarın yörüngesine yaklaşır. 

Rejim, bu döngü sayesinde insanları cezalandırmak dışında, geleceğe ilişkin beklentilerini düzenleyerek de yönetebiliyor.

Sanırım son dönemde insana “bunlar artık her şeyi yapabilir” hissini veren dinamiklerden biri bu. Gerçekte hiçbir iktidarın gücü sonsuz değildir. Ama iktidarın sınırlarını yoklamak giderek daha maliyetli hale geldiğinde, o sınırların nerede olduğunu kimse öğrenemez. Her gün toplumdan birilerini ibretlik hale getirerek itiraz edenlere ne olabileceğini göstermek, geri kalan herkese nasıl davranması gerektiğini anlatmaya yetiyor. Baskı ve kooptasyon birbirlerinin alternatifi olmaktan çıkmış, sistemin iki ucundaki araçlara dönüşmüş durumda. Dışarıda kalana sınırsız ceza ihtimali, içeri yaklaşana güvenlik ve kaynak sunuluyor.

Türkiye’de yaşananları bu yüzden muhalefete baskı olarak tarif etmek de giderek yetersiz kalıyor. Özerk siyasi güç merkezlerinin yaşama alanı birer birer yok ediliyor. Ki bunların hepsini tümüyle ortadan kaldırmaya gerek yok. Her gazeteyi kapatmak, her şirketi kamulaştırmak, her muhalifi içeri almak, bütün siyasetçileri susturmak, bütün belediyeleri almak gerekmiyor. Kendi başlarına hareket edebilme kapasitelerini azaltmak yeterli. Varlıkları sürerken kararlarını giderek merkezin yaratacağı sonuçları hesaplayarak almaya başladıklarında ve kendi kendilerine hizaya geldiklerinde çok daha kullanışlı bir çoğulluk ortaya çıkar. 

İnsanlar var, kurumlar var, güya siyaset var. Ama özerklik yok. Bu da aslında anlamlı bir siyaset ihtimalinin sonu demek.

Böyle bir manzaranın karşısında aynı soruya geri dönüyoruz. Peki bu iş nasıl değişecek?

Bilmiyoruz.

Bu kadar basit ve bu kadar rahatsız edici.

Belki bir seçim bir şeyleri tetikleyecek. Belki iktidarın içinde bugün görünmeyen bir çatlak çıkacak. Belki Erdoğan sonrası halefiyet meselesi bütün sistemi sarsacak. Belki ekonomik veya uluslararası bir gelişme aktörlerin hesaplarını değiştirecek. Belki Kürt meselesindeki süreç beklenmedik bir siyasal sonuç üretecek. Belki toplumun veya muhalefetin içinden bugün tahayyül edilemeyen bir örgütlenme biçimi çıkacak. Belki bunlardan birkaç tanesi aynı anda olacak. Uzun süre hiçbir şey olmaması da mümkün.

Bunları sıralamanın kendisi fazla anlamlı değil. Daha önemli olan başka bir şey. Gelecekte belirleyici olacak bazı değişkenler bugünkü siyasi hesabın içinde bulunmuyor bile olabilir. Dolayısıyla sorun yalnızca cevabı bilmemek olmayabilir. Cevap henüz oluşmamış da olabilir. 

Doğru stratejinin bulunamadığı söylenildiğinde, bir yerde hazır duran bir çözümün yeterince akıllı olunamadığını için keşfedilemediği varsayılıyor. Belki de öyle bir çözüm şu anda yok. Yol ancak henüz meydana gelmemiş olayların, yeni aktörlerin, beklenmedik çatlakların ve bugünden kurulan siyasal kapasitenin karşılaşmasıyla ortaya çıkacak.

Son ihtimali de akılda tutmak gerekiyor. Belki yakın zamanda hiçbir yol açılmayacak. Tarih sürprizlerle doludur minvalindeki sözler, kolaylıkla teselliye dönüşebilir. Evet, tarih sürprizlerle dolu. Sürprizlerin bizim lehimize doğru gerçekleşeceğine dair verilmiş bir söz ise yok. 

Demokrasi tarihin doğal sonu değil. Ekonomik kriz otoriter iktidarları kendiliğinden devirmiyor. Halkın çoğunluğunun hükümetten memnun olmaması iktidar değişimini garanti etmiyor. Rejimin daha fazla baskı yapmasının mutlaka zayıfladığını gösterdiği şeklindeki çok sevilen yorum da doğru olmak zorunda değil. Bazen daha fazla baskı, sadece daha fazla baskıdır.

Bunu kabul etmek sahte bir iyimserlikten daha sağlıklı bir analitik başlangıç olabilir. Böylelikle belki hakiki şeylerin yeniden söylenebildiği bir kamusal tartışma alanı oluşabilir. 

Bir konuda anlaşalım. Yolu net biçimde görebildiğini söyleyebilen ise, çok açık söylüyorum, hayal satıyordur.

Haritadaki yol görünmüyor.

Christopher Nolan’ın Batman üçlemesinin son filmi olan The Dark Knight Rises’ında (Kara Şövalye Yükseliyor) filmin ana antagonisti Bane, Bruce Wayne’in yani Batman’in belini kırdıktan sonra onu dünyanın unutulmuş bir bölgesinde, yerin dibindeki kuyu şeklinde bir hapishaneye atar. Wayne’i orada terk etmeden önce başının ucunda yaptığı konuşmada Bane ona kendi umut felsefesini açıkça anlatır: “There can be no true despair without hope” (Umut olmadan, gerçek bir çaresizlik mümkün değildir). Ardından rehin tuttuğu Gotham şehrine dair planlarını daha da açık söyler: “I will feed its people hope to poison their souls.” İnsanlara kurtulabileceklerine dair umut verecek, ruhlarını tam da o umutla zehirleyecektir. Bane açısından umudun zalimliği, insanı kurtuluş ihtimalinden bütünüyle mahrum bırakmamasında yatar. 

Wayne’in kapatıldığı hapishane de buna göre tasarlanmıştır. Yerin dibinde bir kuyudur ama bütünüyle kapalı değildir. Yukarıdaki gökyüzü görünür. Çıkış ihtimali gözünüzün önündedir. Hapishanenin işkencesi karanlığa gömülmekten çok, ışığı sürekli görüp ona ulaşamamaktır. Bane umudu ortadan kaldırmaz. Onu cezanın ve ızdırabın bir parçası haline getirir.

Türkiye’nin durumunu elbette bir Batman filmine indirgemek istemem. Yine de o sahnenin ve kuyu şeklinde bir hapishanenin rahatsız edici biçimde tanıdık bir tarafı var. Türkiye’de rejimin akıbeti veya muhalefet üzerine yapılan kamusal tartışmalar da uzun süredir gözünü kuyunun ağzından ayıramıyor. Bir sonraki seçim, güçlü aday, son anket, İmamoğlu’nun tahliye ihtimali, ekonominin iktidarı zorlayacağı an, içeriden beklenen kopuş, Erdoğan sonrası dönem. Medyanın önemli bir bölümü de tartışmayı sürekli bu ihtimaller etrafında döndürüyor. Adaylar, anketler, kulisler, seçim senaryoları ve her gün yeniden kurulan küçük siyasi heyecanlar hiç bitmeyen bir gösterinin devamını sağlıyor. Bunun ne kadarının bilinçli olduğundan bağımsız, siyasal dikkat sürekli aynı dar alanda tutuluyor. Muhalif toplum da siyaseti bu ihtimallerden hangisinin gerçekleşeceğini izleyerek yaşamaya hapsediliyor. Sürekli önüne atılan bu umut kırıntılarına tutunuyor.

İnsan boşluğu sevmez. Siyaset de sevmez. O yüzden yıllardır aynı cümlelerin farklı versiyonlarına tutunuluyor: Devran dönecek. Millet sandıkta cevabını verecek. Bu kadar ileri gidemezler. Ekonomi sonunda dayanamaz. Bir noktada devlet buna dur der. Yapılanlar geri teper. Erdoğan büyük bir hata yapar. Muhalefet yüzde birkaç daha yükselirse denge değişir. Bunlardan herhangi biri gerçekten bir gün çıkışın parçası olabilir. Sorun ışığın sahte olması değil. Sorun, bütün siyasal hayatın o ışığa bakarak geçirilebilmesi. Tüm bu umut kırıntılarının ortak tarafı bugünkü belirsizliği gelecekte bir şekilde çıkış bulunacağı düşüncesiyle katlanılır hale getirmeleri. Ama bir ihtimal, yalnızca ihtimal olmaktan çıkıp bugünkü durumla yüzleşmemizi erteleyen bir dayanağa dönüştüğünde, umut da başka türlü işlemeye başlar.

Lauren Berlant’ın “acımasız iyimserlik” olarak adlandırdığı ilişkiyi Türkiye üzerinden düşünmeye değer bulmamın nedeni bu. Berlant’ın kastettiği şey kabaca, insanın arzuladığı ve hayatını onun etrafında kurduğu bir şeyle ilişkisinin, bir noktadan sonra tam da o arzuya ulaşmasının önündeki engellerden birine dönüşebilmesi. İnsanı ayakta tutan arzunun kötü veya aptalca olması gerekmez. Bazen tam tersine, hayatta en çok istediğimiz şey ona belirli bir biçimde bağlandığımız için bizi sıkıştırmaya başlar. İyi bir hayat, mutlu bir ilişki, güvenli bir gelecek. Bunları arzulamakta bir sorun yok. Ama o hayatın nasıl gelmesi gerektiğine ilişkin belirli bir umutvar hikayeye tutunduğumuzda, koşullar değişmiş olsa bile o umutvar hikayeyi bırakmak zorlaşır. Çünkü hikaye ortadan kalktığında, beklentimizle birlikte ne yapacağımıza ilişkin yön duygumuzu da kaybetme riski doğar.

Türkiye’de muhalefetin uzun süredir taşıdığı normal demokratik siyasete geri dönüş ve restorasyon beklentisinde de böyle bir taraf olduğunu düşünüyorum. Bir seçim gelecek. Doğru aday bulunacak. Erdoğan yenilecek. İktidar el değiştirecek. Kurumlar yeniden çalışacak. Türkiye uzun bir parantezi kapatacak. 

Yıllardır var olan bu beklenti bütünüyle irrasyonel değildi tabii ki. 2019’da sandık gerçekten büyük bir değişim yarattı. 2024’te bir kez daha yarattı. Zaten ilişki, bundan dolayı böylesine kuvvetli. İşe yarayan bir mekanizmayı, koşullar değişirken de aynı sonucu üretecekmiş gibi düşünmeye devam etmek çok insani.

Ama Türkiye’de muhalefetin içinde bulunduğu hal biraz da Berlant’ın bahsettiği acımasız iyimserlik biçimine dönüşmüş değil mi? Bu hal yanlış tahliller ve tahminler üretir, ama daha da önemlisi, siyasetin zamanını da örgütler. Geleceğin bugünün üzerinde tuhaf bir hakimiyet kurmasına sebep olur. Siyasi dikkat ve enerji, bugünün güç ilişkileriyle ne yapılabileceğinden çok, ileride gerçekleşmesi beklenen dönüm noktasına göre şekillenmeye başlar.

Bir sonraki seçim.

İmamoğlu’nun çıkacağı gün.

Erken seçim ihtimali.

Ekonomik krizin sonunda siyasi bir kırılmaya dönüşeceği eşik.

İktidarın içinden beklenen büyük kopuş.

“Devlet”in bir yerde “buraya kadar” diyeceği an.

Erdoğan sonrası.

Tüm bu düşüncelerin içinde hep biraz daha ileride gerçek bir “siyasal an” var. Bugün ise ona hazırlanılan, o ana kadar dayanılan bir zaman olarak yaşanıyor.

Bu bekleme hali, toplumu seyirciye dönüştürüyor. Her gün gündem hakkında muazzam miktarda bilgi tüketiliyor. Kim gözaltına alındı, hangi dava ne oldu, son ankette kim önde, kim AKP’ye geçti, seçim ne zaman olabilir, İmamoğlu çıkar mı? Ama bilgi çoğaldıkça insanın kendi siyasal kudret duygusu artmıyor. Hatta çoğu zaman tam tersi oluyor. Siyaset yapılan bir şey olmaktan çıkıp, başkalarının yaptığı bir şeyi takip etmeye dönüşüyor.

Kurumsal muhalefet de aynı zaman anlayışının içine sıkışabiliyor. Şimdi fazla risk almayalım. Şu seçmeni ürkütmeyelim. Şu meseleye girmeyelim. Bu çatışmayı seçimden sonraya bırakalım. Önce iktidarı kazanalım, sonra asıl siyaseti yaparız. Bunların bazıları belirli anlarda akıllıca tercihler olabilir. Fakat yıllar boyunca tekrarlanan bir siyaset tarzına dönüştüğünde tuhaf bir sonuca da sebep oluyor. Muhalefet gelecekte iktidar olma ihtimalini korumaya o kadar odaklanıyor ki bugün muhalefet olmanın siyasal anlamını ve iktidarı sarsmanın imkanlarını daraltıyor. Tutunduğu umut, sonunda umut ettiği şeye ulaşmasını zorlaştıran şeylerden birine dönüşüyor.

İktidarın böyle bir bekleme ve umut etme problemi yok. Bir bakıma olamaz da. Çünkü kendi varlığını sürekli yeniden üretmesi gereken bir mücadele olarak görüyor siyaseti. Boş bıraktığı her alanın başkaları tarafından doldurulabileceğini biliyor. İktidar siyaseti bugünde yapıyor. Bir belediyeyi bugün etkisizleştiriyor. Başka bir aktörü bugün yanına çekiyor. Bir kurumu bugün disipline ediyor. Başka bir kesimle bugün pazarlık yapıyor. Yeni bir fiili durum yaratıyor ve ertesi gün onun üzerinden devam ediyor. Bugünkü siyasal asimetrinin en çıplak hali belki de bu. Muhalefet gelecekte yaşarken iktidar bugünü ele geçiriyor. Çünkü yarının kendisi için garanti olmadığını biliyor.

Berlant’ın bu tür bir iyimserliğe “acımasız” demesi de biraz bundan kaynaklıyor diye düşünüyorum. Gelecekteki demokratik zafer düşüncesi bugünkü siyaseti diri tutması gerekirken bugünkü siyasetin sürekli ertelenmesinin gerekçesine dönüşebiliyor. Bir gün gerçekten yaşanabilecek hayat uğruna bugünkü hayat askıya alınıyor. Siyaset de öyle.

Peki bütün bunların karşısında ne yapılmalı? Umutsuzluğa teslim mi olunmalı? 

Bir anlamda, evet. 

Belki de bugün Slavoj Zizek’in dediği gibi, umutsuz olmaya cesaret edilmesi gerekiyordur. En azından sürekli aynı çıkışlara geri götüren, sonunda bir şeylerin mutlaka düzeleceğini varsayan ve insanları paralize eden bir umut biçiminden vazgeçmek gerekebilir. Bu hiçbir şeyin değişmeyeceğine kanaat getirmek anlamına gelmez tabii. Daha çok, değişimin bilinen yolların birinden gelmek zorunda olmadığı ihtimalini ciddiye almakla alakalı.

Tabii Zizek “umutsuzluğun cesareti” derken umutsuzluğu bir erdem olarak görmüyor ya da hiçbir şeyin değişmeyeceğini kabullenmeyi önermiyor. Ortada henüz açıkça görülebilir bir alternatif olmayabileceğini kabul etmekten söz ediyor. Hemen bir çıkış yolu göstermek zorunda hissetmenin, bazen içinde bulunduğumuz çıkmazı sonuna kadar düşünmekten kaçmanın bir yoluna dönüşebileceğini söylüyor. Alternatifin ne olduğunu bilmeden önce de mevcut seçeneklerin gerçekten tükenmiş olabileceğini söyleyebilmek gerektiğini düşünüyor. 

Zizek’in düşüncesini Türkiye’ye taşıdığımızda ise bir adım daha ileri gitmek mümkün. 

Belki muhalefeti aynı yerde tutan şeylerden biri de, mevcut siyasal koordinatlar içinde mutlaka bir çıkış bulunacağına duyulan inançtır. Bir çözümün bir yerlerde hazır olduğuna, biraz daha doğru aday, doğru strateji veya doğru an bulunduğunda ona ulaşılabileceğine inanmak, o çözümün artık geçerli olmayan koşullara ait olabileceğini görmeyi engelleyebilir. Eğer eldeki bütün yollar aynı siyasal çerçevenin içinden geçiyor ve o çerçevenin kendisi giderek işlemez hale geliyorsa, sürekli o çerçeve içinden yeni bir yol aramak siyaseti ileri götürmek yerine aynı yerde dolaştırabilir. Umutsuzluğa cesaret etmek önce bunu kabul edebilmektir. 

“Doğru aday kim?” sorusu sonsuza kadar daha iyi cevaplanabilir. “Hangi ittifak yüzde kaç getirir?” hesabı daha sofistike hale getirilebilir. Bunların hiçbiri gereksiz değil. Ama iktidar kazanabilecek adayı yarış dışı bırakabiliyor, kazanılan belediyeye müdahale edebiliyor, partilerin kendi iç düzenine girebiliyorsa bir noktada sorunun başka bir yerde olduğunu kabul etmek gerekiyor. Gelinen noktada gerçekten kim, demokratik rekabet içinde iktidarın hala kaybedebileceğini, kaybettiğinde de iktidarı devretmek zorunda kalacağını güvenle söyleyebilir? Belki de muhalefetin ihtiyacı olan şey, daha iyi bir seçim stratejisinden önce, iktidarın bir adayı tutuklamasının, kazanılmış bir seçimi etkisizleştirmesinin ya da bağımsız bir kurumu tasfiye etmesinin bu kadar kolay olmadığı bir güç ilişkisinin bugünden yeniden nasıl yaratılabileceğini düşünmek. Önce seçimlerin yeniden gerçekten anlamlı olabileceği siyasal zeminin nasıl kurulabileceğini düşünmek.

Bu, “seçimler bitti” demek için bir gerekçe değil. 

Ama seçimlerin işlevini yeniden düşünmeyi gerektiriyor. 

Sandığın yeniden gerçekten anlamlı hale gelebilmesi için, iktidarın bir seçimi kaybetmesini mümkün kılacak güç ilişkilerinin seçim gününden önce değişmeye başlaması gerekir. İktidarın önce sandıkta kaybedip sonra zayıflayacağı umudu da bir tür acımasız iyimserliğe dönüşme riskine sahip. Halbuki önce zayıflatılmalı ki sandıkta gerçekten kaybedebilir hale gelsin. 

Muhalefetin önündeki imtihan da biraz bu. Bugünden iktidarın hareket alanını daraltabilecek, iktidarın yörüngesi dışında kalmayı daha yaşanabilir, merkeze bağlanmayı daha az kaçınılmaz hale getirecek ve iktidarın kurguladığı güç ilişkilerini çatlatabilecek bir siyasal kapasite yaratmak. Seçim ancak böyle bir birikimin üzerine geldiğinde, milyonlarca insanın aynı anda karar verdiği ve değişmeye başlayan güç dengesini görünür hale getirdiği gerçek bir kırılma anına dönüşebilir. Türkiye’nin bugünkü koşullarında yalnızca o seçim gününü beklemek ise pek bir şeyi çözmeyecektir.

Bunun önemli bir tarafı da rejimin kendi geleceğine ilişkin beklentilerde yaşanacak değişim tabii ki. Bugün iktidarın çevresindeki veya iktidara yanaşan birçok aktör için en güvenli hesap basit. “Koparsam yalnız kalırım, bunlar ise yine burada olur” diye düşünen çok. Bu kanaat sarsılmaya başladığındaysa aynı mekanizma ters yönde de çalışabilir. Bir kişinin iktidara karşı mesafesini artırması diğerine iktidardan uzak durmanın artık eskisi kadar tehlikeli olmayabileceğini gösterir. Birkaç kopuş daha fazlasını mümkün kılar. Dün rejimin yanında kalmak güvenli seçenekken, bir noktadan sonra asıl risk orada kalmak haline gelir. 

Otoriter çözülmelerin önceden görülmesinin zor olmasının nedenlerinden biri de bu. Seçim böyle bir çözülmeyi yoktan var etmez. Daha önce çatırdamaya başlamış bir dengeyi görünür hale getirir, hızlandırır ve yeni kopuşların önünü açar. Bu anlamda sandık, öncesindeki siyasal mücadelelerden bağımsız bir başlangıç noktasından ziyade, o mücadelelerin biriktiği ve bazen yeni bir aşamaya sıçradığı, zaten gelişmiş olan durumu tasdikleyen anlardan biridir.

Mevcut siyasal güç ilişkilerinin ne zaman veya hangi olaylarla çatırdayacağını bilmiyoruz. Hatta tam tersine, baskıya yenik düşerek gitgide daha da fazla kişinin iktidarın saflarına geçtiği bir noktadayız. Yazının başındaki probleme geri dönüyoruz böylelikle: Bir formül yok.

Peki formül yoksa ne yapılabilir?

Sanırım bu yazının kalbi de burası.

Bir süredir “muhalefet” dediğimizde neredeyse otomatik olarak muhalefet partilerini düşünüyoruz. Partiler ne yapacak, aday kim olacak, liderler ne diyecek? Oysa rejimin dönüştürmeye çalıştığı alan bundan çok daha geniş. O zaman muhalefeti de daha geniş düşünmek gerekiyor. Muhalefet yalnızca iktidara karşı oy veren insanlar veya meclisteki partiler değildir. Toplumun iktidardan bağımsız hareket edebilme kapasitesi de muhalefetin bir parçası.

Bir sendika kendi kararını verebiliyorsa, bir belediye merkeze bakmadan toplumsal ilişki kurabiliyorsa, bir medya kuruluşu hangi haberi yapacağını telefon beklemeden belirleyebiliyorsa, bir meslek örgütü hükümetten korkmadan konuşabiliyorsa, Kürt siyaseti barış sürecinin devamını isterken kendi siyasal iradesini koruyabiliyorsa, muhafazakar bir çevre iktidara sadakat göstermeden var olabiliyorsa, bunların her biri başka türden bir siyasal güç üretir.

Bugün iktidarın nasıl yenilebileceği sorusunun cevabını yalnızca seçim stratejilerinde ve hazır formüllerde aramamak gerekiyor. Belki muhalefetin temel işi önce iktidarın hükmedemediği şeylerin sayısını artırmaktır.

Bunu küçük küçük güvenli alanlar yaratma çağrısı olarak görmüyorum. Devlet iktidarından vazgeçip mahalle dayanışmasına çekilmek gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Tam tersine, devlet iktidarını bir gün gerçekten tartışmaya açabilecek toplumsal gücün nereden geleceğini düşünmekle alakalı bu. Rejim her bağımsız aktörü merkeze bağlamaya çalışıyorsa, merkezin dışında karar verebilen ve direnç oluşturan her kurum onun toplam kontrolünü sınırlar, düzenin olağan akışında işlemesini engeller. Bir seçim geldiğinde de sandığa yıllarca korunmuş bu örgütsel kapasite girer zaten.

Yalnız özerklik de yetmez. Yüz tane birbirinden kopuk ada güçlü bir rejim tarafından teker teker çevrelenebilir. Mesele bütün bu alanları tek bir parti hiyerarşisine bağlamak da değil. İhtiyaç duyulan şey daha zor bir şey. Birbirlerinden farklı kalabilen ama biri saldırıya uğradığında ötekinin bunu kendi meselesi olarak görebildiği bir toplumsal doku. Herkesin aynı siyasi programa inanması da gerekmiyor. Birbirlerinin bağımsız varlıklarının kendi özgürlüklerinin de koşulu olduğunu anlamaları gerekiyor. Bunun oluşmasında en büyük sorumluluk da doğal olarak ana muhalefete düşüyor. Ana muhalefet bütün farklı toplumsal aktörleri kendi çatısı altında toplamak zorunda değil. Görevi, birbirlerinden bağımsız kalabildikleri halde birlikte hareket edebilecekleri bir siyasal alanı mümkün kılmak, bu alanı örgütlemek ve bu aktörleri güçlendirmek.

“Demokratik cephe” gibi büyük isimlerden önce ihtiyaç duyduğumuz şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Merkeze karşı, merkeze tamamen bağımlı olmayan, iktidarın kurduğu günlük düzenin doğal akışını sekteye uğratan yoğun bir ilişkiler ağı. Ve bu ağı birbirine bağlayabilen, ortak hareket kapasitesini farklı muhalif partilerle işbirliği içinde büyütebilen bir ana muhalefet. Böylece de mevcut güç ilişkilerinin kendisini eskisi kadar kolay yeniden üretemediği ve daha büyük çözülmeleri tetikleyebileceği bir eşiğe ulaşmaya çalışmak. Bir bakıma, suyu kaynama noktasına doğru taşımak. 

O eşiğin nerede olduğunu bilmiyoruz. Yapılabilecek şey, mevcut dengeyi o eşiğe doğru zorlamak. Garantisiz bir siyaseti bugün yapmaya başlamak.

Nolan’ın kuyusuna dönersek, Bruce Wayne’in kuyudan tırmanıp çıkmayı başaramadığı ve kuyuya geri düştüğü denemelerde beline bir ip bağlıdır. İp onu kuyunun dibine çakılıp ölmekten kurtarır. İşin ilginç tarafı, kimse ona ipi bağlamanın yanlış olduğunu söylemez. Nitekim ip gerçekten bir güvenlik sağlar. Rasyonel olan da onu bağlamaktır. Diğer mahkumlar da geçmişte bu şekilde kuyudan çıkmayı denemiştir. Fakat Wayne sonra kuyudan daha önce çıkmayı başarabilmiş tek kişinin ipsiz tırmandığını öğrenir. Kör bir mahkum, Wayne’e ölüm ihtimalinin ortadan kalkmasının korkuyu da ortadan kaldırdığını söyler. Wayne son denemesinde beline ipi bağlamaz. Bu kez düşerse gerçekten öleceğini bilerek tırmanır ve daha önce atlayamadığı boşluğu aşarak çıkışını sağlayacak taşa tutunmayı başarır.

Bunu siyasal kahramanlık çağrısı olarak çerçevelemek istemem. Türkiye’nin ihtiyacı, belindeki ipi çözüp uçuruma atlayan bir Bruce Wayne değil. Zaten tek bir kurtarıcı beklemek bizi başladığımız noktaya götürür. Sahnenin bana düşündürdüğü daha basit bir şey var: Bizi koruduğuna inandığımız güvence bazen hareket etmenin ön koşulu olmaktan çıkıp hareketimizin sınırına dönüşebilir.

Seçim, ve seçimin sonunda mutlaka iktidar değişimini getireceğine dair güvence, o ip olabilir. Güçlü aday o ip olabilir. Sistemin bir yerde kendi sınırına çarpacağı inancı o ip olabilir. Tarihin sonunda bizim tarafımızda olacağı düşüncesi o ip olabilir. Bunların hiçbiri aptalca değil. İp de aptalca değil. İnsanı düşmekten koruyor nitekim. 

Ama bizi ilgilendiren soru başka. O ip bizi gerçekten dışarı çıkarıyor mu, yoksa düşmeyeceğimizden emin olarak aynı güvenli sıçramayı tekrar tekrar yapmamızı mı sağlıyor?

Garantisiz siyaset dediğim şey biraz da bundan ibaret.

Bir sonraki seçimin her şeyi çözeceğine inanmadan seçim için çalışmak. Bir protestonun rejimi sarsacağından emin olmadan protesto etmek. Bir kurumun ülkeyi kurtarmayacağını bilerek onu korumak. Bir dayanışmanın büyük tarihsel dönüşüme yol açacağından emin olmadan o dayanışmayı sürdürmek. Yarın iktidara gelme ihtimalini tehlikeye atar korkusuyla bugünün siyasetinden sürekli geri çekilmemek. Birkaç puan kaybettirebilir diye çatışılması gereken yerde susmamak. Seçmeni ürkütebilir diye iktidarın yalnızlaştırdığı kesimleri yalnız bırakmamak. Her siyasi tercihi bir sonraki seçimde ne getirip ne götüreceği hesabına indirmemek. Toplumun hazır olmasını beklemek yerine bazen onu değiştirebilecek siyaseti yapabilmek. Devletin, ekonominin veya iktidarın kendi içinden gelecek kırılmayı beklerken bugünün hareket alanlarını boş bırakmamak. İyi son beklentisini eylemin ön koşulu olmaktan çıkarmak.

Geriye zor bir soru kalıyor. İyi sonun garantisini, hatta bildiğimiz çıkış yollarına duyulan güveni bıraktıktan sonra insan neden hala siyaset yapsın? Umutsuzluğa cesaret etmek eğer hiçbir şey beklememek anlamına gelmiyorsa, geriye nasıl bir umut kalıyor? 

Terry Eagleton’ın iyimserlik ile umut arasında yaptığı ayrım bu soruya daha iyi bir cevap verebilir. Eagleton’a göre iyimserlik, dünyaya ilişkin olumlu bir tahmine dayanır. İşlerin büyük ihtimalle iyi gideceğini, sonunda bir şekilde yoluna gireceğini varsayar. Umut ise onun düşüncesinde bundan farklı bir yerde durur. Olumlu bir sonucun muhtemel olduğuna ilişkin güvence istemez. İnsan durumun çok kötü olduğunu görebilir, başarı ihtimalini düşük bulabilir, önünde açık bir yol da görmeyebilir ve yine de eylemek için nedenleri olduğunu düşünebilir. Eagleton’ın umut anlayışında bir şeyi yapmaya değer kılan şey, onun sonunda mutlaka başarıya ulaşacak olması değildir.

Bu açıdan Eagleton’ın umudu, Zizek’in umutsuzluğa cesaretiyle pek de çelişmiyor. İkisi de aslında farklı kelimelerle benzer bir güvence ihtiyacını hedef alıyorlar. Zizek önce mevcut çıkışların tükenmiş olabileceğinin kabul edilmesini, hemen yeni bir kurtuluş hikayesi üretme zorunluluğundan vazgeçilmesini talep ediyor. Eagleton ise o güvencenin yokluğunda eylemin neden hala anlamlı olabileceğini düşünmeye imkan veriyor. Bundan dolayı, umutsuzluğa cesaret etmek, umudu tümüyle terk etmekten çok, umudu iyimserlikten kurtarmak anlamına gelebilir. “Bunları yapıyoruz çünkü sonunda mutlaka kazanacağız” dendiğinde eylemin anlamı gelecekteki sonuca bağlanır. O sonuç belirsizleştiğinde eylem de anlamsızlaşır. “Bunun nereye varacağını bilmiyorum ama içinde yaşamak istediğim siyasal ilişki bu” denebildiğinde ise başka bir siyaset mümkün hale gelir.

Garantisi olmayan siyaset de budur. Durumu olduğundan iyi göstermeden, tarihin kendiliğinden doğru yöne akacağına inanmadan, yakında iyi haber geleceğini varsaymadan hareket etmek. Geleceğin nasıl açılacağını bilmeden bugünün güç ilişkilerine müdahale etmek ve henüz ortada olmayan imkanların ortaya çıkabileceği koşulları yaratmaya çalışmak.

Bunun insanı pasifleştireceği düşünülebilir. Bence mevcut umut biçimi ise insanları çoktan yeterince pasifleştirdi. Sürekli biraz daha bekleniyor. Bir sonraki büyük ana hazırlanılıyor. Yakında açılacak kapının işaretleri aranıyor. Siyasal enerjiler gelecekteki kurtuluş ihtimaline bağlandıkça insanların bugünün güç ilişkileri üzerindeki etkisi küçülüyor.

Umudu bıraktığımızda geriye boşluk kalacağından korkuyoruz. Ama boşluğun hemen doldurulması gerekmeyebilir. Boşluk demek ihtimal demektir, ihtimalsizlik değil. “Ne yapmalı?” sorusunun cevabı bugün beş maddelik bir strateji halinde elimizde olmayabilir. Bu bir facia değil. Siyaset bazen hazır seçenekler arasından doğru olanı seçme işinden daha fazlasıdır. Henüz mevcut olmayan seçeneklerin ortaya çıkabileceği koşulları keşfetme, inşa etme ve koruma işidir.

Türkiye’de bundan sonra ne olacağını gerçekten bilmiyorum. Belki bir seçim beklediğimizden çok daha önemli olacak. Belki bir rejim içi çatlak her şeyi değiştirecek. Belki dışarıdan gelen bir gelişme bugünkü dengeleri anlamsızlaştıracak. Belki toplum veya muhalefet bugünkü iktidarın planlamadığı bir şey üretecek. 

Belki uzun süre bunların hiçbiri olmayacak.

Bilmiyor olmak, muhalefetin ve muhaliflerin hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmiyor. Sadece yapılan şeyin geleceğin garantisine bağlanamayacağı anlamına geliyor.

Ama ilk yapılması gereken şey kendimize yalan söylemeyi bırakmak. Haritada yol görünmüyor. Bunu söylediğimizde yol kapanmıyor. 

Zaten görünmüyordu. Sadece elimizdeki eski haritayı biraz daha dikkatli inceleyince üzerinde olmayan bir yolu bulacağımıza dair inançtan vazgeçiyoruz.

O zaman daha başka sorular sorabiliriz. Bugün hangi kurum hala kendi başına karar verebiliyor? Hangi toplumsal ilişki iktidarın aracılığına ihtiyaç duymadan kurulabiliyor? Kim korkmasına rağmen merkeze bağlanmayı reddedebiliyor? Birbirinden farklı bu alanlar birbirlerinin varlığını nasıl koruyabilir? Bir seçim geldiğinde kendi başına hareket edebilen bir toplum nasıl sandığa gidebilir? İktidarın çevresindeki insanlar ilk kez onun sonsuza kadar kalmayabileceğini düşündüklerinde karşılarında nasıl bir gelecek görecekler? Mevcut siyasal güç dengesi bugün nasıl çatırdatılabilir? Bugün iktidarın zayıf noktaları ve çatlakları neledir?

Bunların hiçbirinin cevabı kolay değil. 

Zaten artık kolay bir cevap aramamak gerektiğini düşünüyorum.

Belirli bir umudun kaybedilmesi lazım. Tarihin bizi bir şekilde kurtaracağına, iktidarın kendi aşırılıklarının altında çökeceğine, doğru adayın sonunda mutlaka kazanacağına, bir sonraki seçimin bizi bildiğimiz demokratik hayata geri götüreceğine dair güvenli umudu. 

“Her şey çok güzel olacak” sözü, bugünden bakınca her şeyin bugüne göre yine de çok daha güzel olduğu zamanlara aitmiş gibi geliyor değil mi şimdi? Melankolik hissettiriyor insanı. Sanki bazı şeylerin hala masumiyetini koruduğu zamanların bir hatırası gibi… 

Bugün bu sözü, o zamanki duyguyla söyleyebiliyor musunuz? 

Ama daha özgürleştirici bir durum da olabilir.

Zira her şey çok güzel olmayabilir, ama yine de bu hayat mücadele etmeye ve yaşamaya değmez mi?

Bruce Wayne’in kuyudan çıkmasını sağlayan şey yukarıdaki ışığa daha fazla inanmaya başlaması değildi. Işığı zaten görüyordu. Değişen şey, düşmeyeceğine ilişkin güvenceyle kurduğu ilişkiydi. 

Bizim de çıkışı istemekten vazgeçmemiz gerekmiyor. Vazgeçmemiz gereken, çıkışın nasıl geleceğini bildiğimize ve bir yerlerde bizi düşmekten mutlaka koruyacak bir ipin bulunduğuna dair inanç. Ama ipi çözmek de tek başına yetmez. Uğruna o atlayışı yapabilmek için gerçekten bir şeye de inanmak gerekir. Siz gerçekten bu hayatta neye, uğruna mücadele edecek kadar inanıyorsunuz?

Dante’nin Cehennem’inin kapısındaki yazıyı o yüzden biraz değiştirmek istiyorum.

Buraya girenler bütün umutlarını geride bıraksın. Çünkü ancak bu şekilde buradan çıkabilirler.

Kaynakça:

  1. https://slavoj.substack.com/p/abandon-all-hope-you-who-enter-radical
  2. https://nskstate.com/article/slavoj-%C5%BEi%C5%BEek-the-courage-of-hopelessness/
  3. https://read.dukeupress.edu/books/book/1596/Cruel-Optimism
  4. https://www.ayrintiyayingrubu.com/kitap/iyimser-olmayan-umut-2/

 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin