Written by • 12:44 pm• Editör, Editöryel, Gündem

Bu Dünyayı Gerçekten Ne Kadar Umursuyorsunuz? – Kemal Büyükyüksel

İnsanların dünyadan ne kadar yorulduğunu ve ne kadar umutsuz olduğunu anlatan cümleleri bugünlerde çok sık duyuyoruz. Türkiye’de bunu duymamak zaten zor. Siyasetin gidişatından, kurumların çöküşünden, insanların giderek daha hoyrat ve duyarsız hale gelmesinden, hiçbir şeyin değişmemesinden söz ediliyor. Dünyanın geri kalanı da pek iç açıcı değil. Savaşlar, otoriterleşme, iklim krizi, ekonomik güvencesizlik, her yere yayılan bir kabalık ve tükenmişlik duygusu. İnsanların umudunu kaybetmesinde şaşılacak bir şey yok. Hatta umutsuzluğa kapılmak olup bitene dikkatle bakmanın neredeyse kaçınılmaz sonucu.

Ama bütün bunlar konuşulurken insanlar kendileri hakkında da sessizce bir şey varsayabiliyor. Bu dünyanın halinden rahatsız olduklarına, öfkelendiklerine, kaybettikleri şeylerin ardından üzüldüklerine göre onu umursuyor olmalılar. Bir ölçüde elbette. Ama bence bu hükme biraz fazla kolay varılıyor. Bu nokta biraz fazla hızlı geçiliyor. Ve burada bir tembellik, hatta bazen bir sahtekarlık var. Çünkü umursamak gerçekten bu kadar kolay bir şey mi? Bir şeyin kötüye gitmesine üzülmek, onun hakkında öfkelenmek ya da kaybından acı çekmek insanı kendiliğinden o şeyin tarafına yerleştirir mi? Yoksa umursamak, insanın kendisi hakkında söylediğinden daha fazlasını mı talep eder? Hiçbir yükümlülük getirmez mi?

Bu soru rahatsız edici olabilir, çünkü insanların çoğu kendilerini zaten umursayan insanlar olarak görür. Dostlarını, yaptıkları işi, adaleti, özgürlüğü, memleketlerinin geleceğini, insanların birbirine nasıl davrandığını önemsediklerini düşünürler. Çoğu zaman bunda samimiyetsiz de değillerdir. Ama insanın kendisi hakkında inandığı şey ile yaşama biçimi arasında ciddi bir mesafe olabilir. Hayat bunun kaydını daha dürüst tutar. Kime vakit ayrıldığına, neye dikkat edildiğine, hangi haksızlık karşısında rahatın bozulduğuna, hangi işe özen gösterildiğine, hangi ortak şeye sırf kişisel fayda sağlamadığı halde emek verildiğine bakar. İnsan kendisi hakkında çok güzel şeyler düşünebilir. Yaşama biçimi ise başka bir şey söyler.

Bu sorunsalı en dikkat çekici biçimde ele almış düşünürlerden biri Harry Frankfurt. Frankfurt bir şeyi istemekle onu gerçekten umursamak arasında keskin bir ayrım yapıyor. İstekler çok güçlü olabilir ve yine de gelip geçebilir. Umursamak ise daha kalıcı bir bağ kurar. Frankfurt’un caring, yani umursamak derken kastettiği de bu. İnsan bir şeye öfkelenebilir, onun için üzülebilir, onu çok isteyebilir ama yine de o şey hayatında belirleyici bir yer tutmayabilir. Bir şeyi gerçekten umursadığında ise onun başına ne geldiği insan için önem kazanmaya, o şey de zamanla davranışlarına karışmaya başlar. Neye vakit ayırdığını, neye emek verdiğini, neden vazgeçtiğini, neyi sürdürmekte ısrar ettiğini etkiler. Bundan dolayı da Frankfurt umursadığımız şeylerin irademizi örgütlediğini söyler. Bir insanı, bir işi, bir siyasi davayı, bir kurumu ya da bir hayat biçimini gerçekten umursadığımızda bunlar eylem tercihleri listemizde duran seçeneklerden biri olmaktan çıkarlar. Bize bir ölçü verirler. Bazen rahatımızı bozar, bazen başka bir şeyden vazgeçmemize, bazen de sonuç alacağımızdan emin olmadığımız halde uğraşmaya devam etmemize neden olurlar.

İnsanın neyi gerçekten umursadığını anlamak için de söylediklerinden çok hayatına bakmak gerekiyor. Bir şey sizin için gerçekten önemliyse, hayatınızdan hiçbir şey talep etmemesi pek mümkün değil. Zaman ister, dikkat ister, bazen para, emek ya da sabır ister. Rahatınızı bozabilir, programınızı değiştirebilir, daha kolay olanı seçmenizi engelleyebilir. İnsanların yanında durmak, bir ortak işe devam etmek, bir konuda bilgi edinmek, bir şeyi düzgün yapmak, bir kurumda başkalarının görmediği yükleri taşımak, bir dostun derdini gerçekten dinlemek, karşılığında hiçbir ödül olmadığı halde bir şeye özen göstermek… Bunların hiçbiri tek başına büyük kahramanlıklar değiller. Ama umursamak da çoğu zaman zaten böyle görünür.

Neye zaman ayırıyorsunuz? Neyi kötü yaptığınızda içinize oturuyor? Neyin bozulmasını görünce “bana ne” diyemiyorsunuz? Neyi korumak için biraz daha yorulmayı kabul ediyorsunuz? Hangi konuda rahatınızdan, paranızdan, itibarınızdan, vaktinizden ya da en azından dikkatinizden vermeye razısınız? Hayatınızda gerçekten ne sizin için fark ediyor ve bunun fark ettiğini hayatınıza bakarak anlayabiliyor muyuz?

Hayatın kaydı neye ne kadar zaman ya da emek verdiğimizi göstermekle de kalmaz. Bir şeyi nasıl yaptığımızı gösterir. Biri çok sevdiğini söylediği bir insanın yanında yıllarca bulunup onu hiç düzgün dinlemeyebilir. İnsan işini gerçekten önemsediğine inandığı halde onu sürekli baştan savma da yapabilir. Memleketinin geleceğini dert ettiğini anlatırken ortak hayata dair hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeyen insanlar da vardır. Bir şeyle bağımızın olması, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuz sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Umursamanın ne kadar gerçek olduğunu anlamak için de en güçlü ölçülerden biri özen. Çünkü önem verdiğimiz bir şeyle kurduğumuz ilişki, ona gösterdiğimiz dikkatte ve onu ele alış biçimimizde kendini belli eder. Onu alelacele geçiştiriyor muyuz, gerçekten görüyor muyuz, iyi yapılmasını önemsiyor muyuz, gerektiğinde biraz daha uğraşmaya razı mıyız? Özen, kusursuzluk ya da düzgünlük anlamına gelmek zorunda değil. Daha çok, karşımızdaki şeyin bizim için fark ettiğini davranışlarımızla belli eden bir ilişki biçimi. Bir insana, bir işe, bir fikre, bir kuruma, politik bir meseleye ya da ortak bir hayata gösterdiğimiz özen, ona verdiğimiz değerin gündelik hayattaki karşılığı. Bu yüzden bir şeye ne kadar önem verdiğimiz, uğruna ödediğimiz büyük bedellerden önce, onunla karşılaştığımız küçük anlarda ne yaptığımızda, ona ne kadar dikkat verdiğimizde ortaya çıkıyor.

Iris Murdoch’un ahlak anlayışında merkezi bir yere sahip olan “dikkat” (attention) kavramı, bahsettiğim bu özen fikriyle yakından bağlantılı. Murdoch, Simone Weil’den aldığı bu kavramla ahlaki hayatın önemli bir bölümünün dünyaya nasıl baktığımızla ilgili olduğunu söylüyor. İnsan neyi görüyor, neyin üzerinde duruyor, neyi kolayca geçiştirip gidiyor, kendi arzularının ve hazır hükümlerinin dışındaki gerçekliğe ne kadar yer açabiliyor? Çünkü korkularımız, kırgınlıklarımız, alışkanlıklarımız ve kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeler gördüğümüz şeyi sürekli biçimlendiriyor. Bir insanı dinlerken onun söylediklerinden çok kendi hayatımızdaki yerini duyabiliriz. Bir işi yaparken işin kendisinden çok ondan elde edeceğimiz sonucu düşünebiliriz. Bir siyasi meseleyle ilgilenirken gerçekte ne olup bittiğinden çok kendi öfkemizi, kimliğimizi ya da haklılık duygumuzu besleyen kısmına takılabiliriz. Murdoch’un dikkat dediği şey, bütün bu gürültünün arasından karşımızdaki şeyin kendisine bakabilme çabası. Ona verdiğimizi söylediğimiz değeri, onu gerçekten görmeye yetecek kadar ciddiye almak.

Weil bu fikre daha da ağır bir anlam yüklüyor. Weil için dikkat, insanın kendi beklentilerini, hazır cevaplarını ve sürekli hüküm veren benliğini geri çekerek karşısındaki gerçekliğe yer açabilmesini gerektiriyor. Bu türden bir dikkat pasif bir seyir değil elbette. Bir şeyi gerçekten görmeye başladığınızda onun sizden ne istediğini de görmeye başlıyorsunuz. Bir insanın ihtiyacını, bir işin eksikliğini, bir kurumun çürüyen yerini, ortak hayatın kimsenin üstlenmediği yüklerini fark etmek insanın aynı rahatlıkla kenarda durmasına izin vermez. En azından, vermemesi gerekir. Siyasi hayatta da dikkat böyle bir ağırlık taşıyor. Bir ülkenin gidişatını dert ettiğinizi söylemek kolay. Onu anlamak için zaman ayırmak, bilgi edinmek, olup biteni takip etmek, ayrıntıları ciddiye almak, ortak işlere emek vermek, bir şeylerin parçası olmak, kenarda durmamak, küçük bile olsa bir faaliyette bulunmak, kimsenin görmediği yükleri üstlenmek ise çok daha zahmetli. Umursadığını söyleyen insanla gerçekten umursayan insan arasındaki fark da çoğu kez böyle şeylerde ortaya çıkıyor. Benim burada özen derken kastettiğim şey de biraz bunun devamı. Dikkatin yalnızca bakışta kalmayıp, verdiğimizi söylediğimiz önemin bir şeyi ele alış biçimimize, ona ayırdığımız zamana ve gösterdiğimiz emeğe karışması.

Bütün bunlar siyasi anlamda rahatsız edici bir soru çıkarıyor ortaya. Çünkü siyasi gelişmeleri yakından takip etmek, sürekli konuşmak, öfkelenmek, hatta dünyanın gidişatından ciddi biçimde acı duymak insana kendisini ortak hayatla güçlü bir ilişki içindeymiş gibi hissettirebilir. Halbuki umursamayı şimdiye kadar tarif ettiğimiz anlamıyla ciddiye alacaksak, bunun hayatımızda nasıl bir karşılık bulduğunu da sormak şart. İktidarların ne yaptığı, devletlerin nasıl şiddet ürettiği, kurumların nasıl çökertildiği, ekonomik güvencesizliğin insanların hayatını nasıl daralttığı, korkunun ve baskının insanları nasıl yorduğu elbette konuşulmalı. Ama bütün bunları anlattıktan sonra insanın kendisini tablonun dışına yerleştirmesi de kolaycılık olur. Dünyanın başına gelen şeyler bir tarafta, onları gören, eleştiren ve onlardan acı çeken insanlar başka bir taraftaymış gibi davranabiliyoruz. Ama ortak hayat yukarıdan yönetilen bir düzenden ibaret değil. İnsanların zaman verdiği, taşıdığı, ihmal ettiği, koruduğu ya da terk ettiği kurumlar, ilişkiler, alışkanlıklar ve pratikler de o dünyanın parçası. Dünyanın halinden şikâyet ediyor olmanız, o dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunuzun hesabını vermekten sizi muaf tutmuyor.

Dünyayla kurduğumuz ilişkinin siyasal anlamını Hannah Arendt’in ortak dünya anlayışı üzerinden düşünelim. Arendt dünyayı insanların bir arada yaşadığı, çatıştığı, birbirlerine zarar verdiği, kurumlar kurduğu, onları bozduğu ve yeniden kurduğu ortak bir alan olarak tasvir ediyor. Düşüncesiyle sık sık ilişkilendirilen “dünya sevgisi” (amor mundi) de böyle bir dünyanın güzel ya da masum olduğuna duyulan bir hayranlıktan çok daha zor bir ilişki. Böyle bir dünyayı sevmek, onu olduğu haliyle ciddiye almayı, ona sırtını dönmeden içinde kalmayı ve insanın kendisini o dünyanın dışında konumlandırmamasını gerektiriyor. Dünyayı olduğu haliyle karşılamak da onu olduğu gibi kabul etmek anlamına gelmiyor tabii. Tam tersine, onunla yüzleşmeyi, kusurlarını görmeyi ve yine de akıbetini kendi hayatımızdan bütünüyle ayrı saymamayı gerektiriyor. Sorumluluk da biraz buradan doğuyor.

Arendt için siyaset de büyük ölçüde insanların aralarında duran bu ortak dünyayla ne yaptıklarıyla ilgili. Bizden önce kurulmuş kurumlar, alışkanlıklar, kamusal alanlar ve ilişkiler içinde yaşıyoruz. Onları devralıyor, değiştiriyor ve başkalarına bırakıyoruz. Bu yüzden dünyayı umursamak, onun kusurlarından yakınmanın ötesine geçmeyi gerektiriyor. İnsanların kendi özel hayatlarının dışına çıkıp birlikte yaşadıkları dünyanın sürmesine, korunmasına ya da gerektiğinde yenilenmesine ne kadar emek verdikleri de işin parçası.

Frankfurt’un bağlılık fikrini Arendt’in ortak dünya anlayışıyla birlikte düşündüğümüzde, “bu ülkeyi/dünyayı önemsiyorum” sözü de hayat içinde bir karşılık talep eder. Eğer bu gerçekten Frankfurt’un sözünü ettiği türden bir bağlılıksa, ortak dünyayla kurduğumuz ilişkide de bir karşılığının olması gerekir. Ortak hayat sizden ne istedi? Hangi kuruma emek verdiniz? Hangi insanlarla birlikte bir şey taşımaya çalıştınız? Hangi siyasi ya da toplumsal konuda rahat bir kanaat sahibi olmakla yetinmeyip gerçekten öğrenmeye, anlamaya, örgütlenmeye, dayanışmaya, üretmeye çalıştınız?

Elbette insanların imkânları birbirinden çok farklı. Kiminin daha fazla zamanı ve parası, kiminin daha fazla güvenliği ya da enerjisi var. Kimsenin dünyayı kurtarması da gerekmiyor. Ama sıfır ile her şeyi feda etmek arasında koca bir hayat var. Ortak dünya için yapılabilecekleri kahramanlık ölçüsünde düşünmek, geriye kalan bütün küçük sorumluluklardan ve çabalardan kaçmanın fazlasıyla kullanışlı bir yolu genelde.

Bu soruları sormak neredeyse kabalık sayılır hale geldi. İnsan yorgunsa, umutsuzsa, hayal kırıklığına uğramışsa, hayatında kendince binbir dert varsa artık ondan başka bir şey beklememek gerektiği düşünülüyor. Tükenmişlik elbette gerçek olabilir, insan gerçekten yapabileceklerinin sınırına da gelebilir. Ama umutsuzluk insanı kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sorgusundan otomatik olarak muaf tutmuyor. “Hiçbir şey değişmiyor” cümlesi doğru olsa bile arkasından başka sorular hâlâ gelebilir. Değişmedi de siz ne yaptınız peki? Siz neyi gerçekten anlamaya çalışıyorsunuz? Ne hakkında daha fazlasını öğrenmek, merak etmek ve kolay cevaplarla yetinmemek için çaba gösteriyorsunuz? Neyi, değişip değişmeyeceğine bakmadan yapmaya değer buluyorsunuz? Neyi sonucunu garanti edemediğiniz halde sürdürüyorsunuz? Neye işe yarayıp yaramayacağını bilmeden özen gösteriyorsunuz?

Bu sorular rahatsız edici olabilirler, çünkü umursamayı duygudan çıkarıp hayatın içine sokuyorlar. Özenin politik bir erdem sayılmasının nedeni de bu. Ortak dünya, insanların onun başına gelenleri uzaktan izleyip doğru kanaatlere sahip olmasıyla taşınabilen bir şey değil. Bir şeylerin kötüye gittiğini görmek, bundan öfkelenmek ya da umutsuzluğa kapılmak kendi başına çok az şey söyler. Önemli olan bütün bunların karşısında ne kadar ilgilendiğiniz, neyi anlamaya çalıştığınız, neyi öğrenmek için zaman ayırdığınız, neye katkı sunabileceğinizi düşündüğünüz ve hangi noktada rahatınızın biraz bozulmasını kabul ettiğiniz. Dediğim gibi, bunun büyük bir fedakârlık olması gerekmiyor illa ki. Bir kuruma emek vermek, bir ortak işe destek olmak, bilmediğiniz bir meseleyi gerçekten anlamaya çalışmak, kimsenin üstlenmediği küçük bir yükü almak, bir şeyi daha iyi yapmak için biraz daha uğraşmak da aynı dünyanın parçası. Ortak hayatla sürekli seyirci olarak ilişki kurup sonra onun çürümesinden yakınmak arasında görmezden gelinmesi zor bir gerilim var. Umutsuzluk insanın gücünün tükendiği bir yere işaret edebilir. Ama umutsuzluk diye sunulan sözler bazen daha derindeki bir sinizmin kılıfı da olabilir. Sinizm de çoğu zaman dünyaya bir şey vermeden, dünyadan çok şey bekleme rahatlığıdır.

Bu rahatlığın en tanıdık ifadelerinden biri “kimse bir şey yapmıyor” cümlesi. Açıkçası insanların bunu söylemesine tahammül etmek giderek zorlaşmaya başladı artık. Buradaki kimse kim? Bir ülkenin yurttaşları, bir üniversitenin mensupları, bir şehrin sakinleri, bir mesleğin çalışanları, bir hareketin destekçileri, bir arkadaş grubundaki insanlar… “Kimse” nedense çoğu zaman başkalarını tarif eden geniş bir kategoriye dönüşüyor ve insan kendisini onun dışında tutmayı başarıyor. Başkaları cesur olmalı, başkaları özen göstermeli, başkaları örgütlenmeli, başkaları kurumlarını korumalı, başkaları doğruyu söylemeli, başkaları susmamalı, başkaları ortak hayatın yükünü taşımalı. Kendisinin yapabileceği şeyler ise fazla küçük, fazla anlamsız, fazla sonuçsuz.

Birbirimizi kandırmanın anlamı yok. Çoğu insanın ortak dünyayla ilişkisi gerçekten bu kadar tek taraflı. Dünyadan daha iyi olmasını, insanların daha cesur davranmasını, kurumların işlemesini, siyasetin değişmesini, birilerinin bir şey yapmasını bekliyor, kendi hayatına sıra geldiğinde verebileceği zaman, özen, dikkat, emek ve rahatlık mümkün olduğunca yerinde kalsın istiyor. Sonra herkesin önemsiz bulduğu o küçük şeyler yapılmadığında ortaya çıkan büyük boşluğa bakıp “kimse bir şey yapmıyor” diyor.

Arendt’in ortak dünya fikri işte bu rahatlığın karşısına ağır bir itiraz çıkarıyor. Çünkü dünyanın başına gelenleri “bize yapılanlar” üzerinden anlatmak hikâyenin ancak bir kısmını anlatıyor. Bir de bizim dünyayla ne yaptığımızı, elimizdeki imkânlarla ona nasıl karşılık verdiğimizi sormak gerekir. Elbette bu imkânlar eşit dağılmıyorlar. Gücü elinde tutanla baskıya maruz kalan insanın sorumluluğu aynı biçimde ölçülemez. Herkesin zamanı, güvenliği, parası, enerjisi ve hareket alanı da birbirinden farklı. Ama umursamak, özen göstermek ve sorumluluk almak, kahramanlık ile hiçlik arasında yapılan bir ya hep ya hiç seçimi değil. İnsan kendi payına düşeni kapasitesi, koşulları ve bulunduğu yer içinde taşır. Güç eşitsizliği bu payları çok farklı büyüklüklere getirebilir, ama sıradan insanı ortak dünyayla kurduğu ilişkinin dışına çıkarmaz.

İşin daha da can sıkıcı olan tarafı, insanın bu soruları bazen siyasete sorup kendi hayatına hiç çevirmeden yaşayabilmesi. Dünyanın özensizliğinden şikâyet edip kendi ilişkilerini özensiz yaşamak, insanların bencilliğine kızıp hayatındakileri kendi ihtiyaçlarının uzantısı gibi görmek, kamusal hayatın çürümesinden yakınırken dahil olduğu hiçbir ortak işe sahip çıkmamak, popüler kültürün yüzeyselliğine söylenip kendi dikkatini birkaç dakikadan uzun hiçbir şeye verememek… Çok rastlanabilir şeyler bunlar da. Evet, siyasi ve kişisel yaşam arasında her zaman kusursuz bir simetri yok. Yine de hepsi aynı temel soruya geri geliyor. Yaşamla gerçek bir ilişki kurmak ne demek?

Özen işte yaşamla böyle bir ilişki kurabilmekle ilgili. Neye dikkatinizi verdiğiniz, neyi anlamak için emek harcadığınız, hangi yükü üstlendiğiniz, neye zaman ayırdığınız, neye kayıtsız kalamadığınız bu ilişkinin parçaları. Bu yüzden de nazik ya da titiz bir kişilik özelliğinden çok daha ağır bir anlama sahip. İnsanın dünyaya ne kadar yakından baktığıyla, onun içinde neyi ciddiye aldığıyla ve karşısına çıkan şeylerin üzerinde durmadan ne kadar kolay geçip gidebildiğiyle ilgili. Sonunda nasıl bir hayat yaşadığımız da biraz bunların toplamından oluşuyor.

Umutsuzluk ile umursamak arasındaki ilişki de biraz garip. İnsan umut etmeden de umursayabilir. Hatta bazen en çok umursadığımız şeyler hakkında en umutsuz olduğumuz dönemlerden geçeriz. Bir ülkenin yakın geleceğine inancınızı kaybetmiş olabilirsiniz ve yine de olup bitenleri önemsemeye devam edebilirsiniz. Bir siyasi mücadelenin sonucundan emin olmadan yine de onu ayakta tutmak için emek verebilirsiniz. Çünkü umursadığımız şeyler, bize sonunda bir başarı ya da ödül vaat ettikleri için değerli olmaz. Umursamak biraz da sonucu garantiye bağlamadan bir şeyle ilişki kurabilmek demek. Bunu kuramıyorsak o zaman bu yaşamda pek bir şeyle hakiki bir ilişki kurabildiğimiz de söylenemez.

Bu yüzden “umudumu kaybettim” cümlesinin ardından hayatın bitmemesi gibi, sorumluluk da bitmiyor. Geleceğin iyi sonuçlanacağına inanmadan da bir işi özenle yapmak, bir şeyi anlamaya çalışmak, bir insanın yanında durmak, ortak bir yükü taşımak mümkün. Dünya size istediğinizi vermeyebilir. Uğraştığınız şey sonuçsuz kalabilir, korumaya çalıştığınız şey yine de kaybedilebilir. Ama bütün bunların arasında neye dikkatinizi verdiğiniz, neyi korumaya çalıştığınız, neye emek verdiğiniz, kimlerle yan yana durduğunuz hâlâ sizin hayatınızı oluşturuyor. Umut ortadan kalktığında bile dünyayla nasıl ilişki kuracağınız sorusu yok olmuyor. Çünkü bu yaşamdaki hikayeniz zaten o kurulan ilişkinin şeklinden ibaret. Daha fazlası değil.

Bu kadarını okuyan biri haklı olarak aynı soruyu bana da yöneltebilir. Peki sen? Bu makul bir soru. Bunu es geçmek, yazının en açık sorularından birinden kaçmak olur. Cevabını kişisel bir emek ve bedel dökümüne çevirmek istemiyorum. İnsan ne yaptığını saymaya başladığında mesele kolayca kimin daha çok şey yaptığı hesabına kayıyor ve bunda çirkin bir şey var. Üstelik gerçekten muazzam ağır yükler taşımış, büyük bedeller ödemiş, acılar çekmiş, mücadelelere ömrünü vermiş ve bunları hâlâ yaşamakta olan insanlar varken geçmişteki kendi siyasi emeklerimi, farklı kolektifler içindeki varlığımı, gözaltı, dava ve yurtdışı çıkış yasağı deneyimlerimi ya da mensubu olduğum akademik kurumun yönetimi tarafından maruz kaldığım muameleyi ortaya uzun uzun dökmenin pek anlamı yok. Bunların üzerinde bundan daha fazla durmayı utandırıcı ve ayıp bulurum. Çünkü bunlar birçok sıkıntının yanında hiçbir şey. Ama insanın kendi deneyimlerini anlatmamayı tercih etmesi onu hiçleştirip susturmanın kolay bir yoluna da dönüşebiliyor bazen. Biliyorsunuz, fazla mütevazı davranınca enayi sanıp üstünüzde tepinirler. Geçelim.

Söylenmesi gereken daha basit. Bu yazıda başkalarına yöneltilen sorular elbette beni de kapsıyor. Geçmişte ne yapılmış olursa olsun, insanın dünyayla kurduğu ilişki bir kez kanıtlanıp kapanan bir mesele değil. İmkanları, kısıtları, kapasitesi, ayrıcalıkları, körlükleri nedir, insanın bunları sürekli düşünmeye devam etmesi gerekiyor. Neyi daha iyi yapabilirim sorusu, insanın cebelleşmesi gerektiği günlük bir mücadele olmalı. Ama kendini aynı ölçünün içine koymak, tüm bu sorulan soruları geçersiz kılmıyor. Çok sayıda insanın dünyadan, siyasetten, kurumlardan ve başkalarının kayıtsızlığından büyük beklentileri var. Bütün bunların kendi hayatlarından ne istediği sorusuna ise çok az yer ayırıyorlar. Kabul edelim, çoğu insan böyle ve gerçekten çok az şey yapıyorlar. Ciddi bir kısım ise hiçbir şey yapmıyor. Bunu söylemek için insanın kusursuz olması gerekmiyor. Kusursuzluk başından beri ölçü değildi. Bu bir emek veya bedel ödeme yarışı da değil. Mesele daha basit ve daha rahatsız edici. Dünyadan ne beklediğiniz kadar, ona ne verdiğiniz de hayatınızın bir parçası.

Dünyanın ne kadar kötü hale geldiğini anlatmakta haklı olabilirsiniz. İnsanlardan, siyasetten, kurumların çürümesinden, kimsenin hiçbir şeyi umursamamasından yakınmakta da. Ama bu şikâyetlerin insanın kendisini çok rahat bir yere yerleştirmesine izin vermemek gerekiyor. Başkalarının duyarsızlığını görüp kendi kayıtsızlığını, başkalarının özensizliğini görüp kendi hayatında neleri baştan savdığını, başkalarının korkaklığını görüp kendi konforunu hiç sorgulamamak mümkün. İnsan kendine karşı bu kadar cömert olmamalı.

Hayatınızın fiili dokusunda neyi umursuyorsunuz? Neye özen gösteriyorsunuz? Neyi gerçekten görmeye ve anlamaya çalışıyorsunuz? Neyi korumak için bir şeylerden vazgeçiyorsunuz? Hangi ortak işe, hangi insana, hangi fikre, hangi kuruma, hangi ortak dünyaya kendinizden bir şey veriyorsunuz? Ve bütün bunları sizin kendiniz hakkında anlattığınız hikâyeden çıkarsak, geriye kalan hayatınıza bakarak aynı sonuca varabilir miyiz?

Dünyanın bize ne yaptığını konuşmak için fazlasıyla sebep var. Biraz da bizim dünyayla ne yaptığımızı konuşmak gerekiyor.

Bu dünyayı gerçekten ne kadar umursuyorsunuz?

 

↑
Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin