Kaşif Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın yıllar sonra Kurtlar Vadisi senaristlerinin ifadelerine kadar uzanması, dizinin etrafında hiç kaybolmayan bir soruyu yeniden sordurdu: “Kurtlar Vadisi bunları önceden nasıl biliyordu?”
Senaristlerin soruşturma kapsamında bilgi sahibi sıfatıyla ifadelerinin alınması da bu eski merakı yeniden canlandırdı. Pandora’nın kutusu mu bilinmez ama birkaç kapak yeniden açıldı.
Kozinoğlu davasının önemini tekrar vurgulamakla birlikte bana kalırsa sorunun kendisi biraz yanlış bir yerden başlıyor ya da eksik kalıyor.
Kurtlar Vadisi’nin asıl başarısı geleceği bilmesi değildi. Asıl başarısı, kendi döneminin siyasal ruhunu olağanüstü hızlı biçimde kurmacaya çevirebilmesiydi. Merak edileni, konuşulanı, yarım bilinenleri ve siyasal söylentileri kendi dünyasının içinden yeniden anlatıyor, izleyiciye görünenin arkasındaki “hakikati” sunduğunu iddia ediyordu.
Dizinin 2003’te başlaması bu nedenle önemli.
Türkiye hâlâ 90’ların enkazını taşıyordu. Susurluk’un ortaya saçtığı devlet-mafya-siyaset ilişkileri, faili meçhuller, çeteler, güvenlik bürokrasisinin siyaset içerisindeki yeri ve “devlet içinde devlet” gibi kavramlar toplumsal hafızada son derece canlıydı. İlk Kurtlar Vadisi’nin hikâyesi de tam olarak bu dünyanın üzerine kuruldu.
Bu hikâye 2000’ler Türkiye’sinin siyasal atmosferi için oldukça işlevseldi. Siyaset giderek bir “eski Türkiye’nin tasfiyesi” anlatısı etrafında şekilleniyordu. Yolsuzluklar, çeteler, ayrıcalıklı güç alanları ve ardından askeri-bürokratik vesayet bu anlatının birbirini takip eden başlıkları haline gelecekti.
Buradan “Kurtlar Vadisi AKP propagandası olarak başladı” sonucunu çıkarmak elbette fazla kolaycı olur. İlk dizinin milliyetçi-devletçi dünyasında dönemin iktidarıyla uyuşmayan, Kıbrıs meselesi gibi, önemli başlıklar da vardı. Zaten ilk Kurtlar Vadisi ile daha sonra ortaya çıkacak Pusu’yu tek bir çizginin değişmeden devamı gibi değerlendirmek dönemin farklılıklarını gözden kaçırmak olur.
Ancak Türkiye değiştikçe Kurtlar Vadisi de değişti.
Polat Los Angeles’ta
Üstelik değişen yalnızca dizinin siyasal gündemi değildi. Ölçeği de büyüyordu. 2005’in sonunda Polat Alemdar artık İstanbul’da racon ve kafa kesme girdabından kurtulup Los Angeles’ta Andy Garcia ve Sharon Stone’la aynı hikâyenin içerisinde dolaşıyordu. Bir Türk televizyon dizisinin Hollywood yıldızlarını kendi setine dahil edebilmesi başlı başına bir gösteriye dönüştürülmüştü. Yerel devlet-mafya anlatısı artık kendisini küresel ölçekte tahayyül ediyor, Türkiye’nin meselelerini diğer devlet başkanlarından uluslararası sermayeye, istihbarattan küresel komplolara uzanan daha büyük bir dünyanın içerisine yerleştiriyordu. Bir anlamda dizinin içeriği kadar makyajı da uluslararasılaşıyordu.
Vadi’nin kendisini giderek daha büyük, daha küresel bir hikâyenin parçası olarak kurma arzusu dönemin Türkiye’sindeki dışa açılma, büyüme ve bölgesel aktör olma iddialarından bütünüyle bağımsız değildi.
Ayrıca diziyle birlikte onu üreten çevrenin hikâyesi de dönemin Türkiye’siyle epey bütünlüklü ilerliyordu. Şaşmaz ailesinin dini çevrelerle ilişkisi daha ilk yıllarda kamuoyuna yansırken sonraki yıllarda kardeşlerin ticari faaliyetleri gayrimenkule ve kentsel dönüşüme kadar uzandı. Özellikle Pana Yapı üzerinden Fikirtepe’de girişilen projeler bunun en görünür örneklerinden biri oldu.
Tüm bunlar, dizinin dönemin ruhuyla kurduğu ilişkinin yalnızca senaryoyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Kurtlar Vadisi bir yandan devlet, millet, sadakat ve otorite etrafında son derece geleneksel, olabildiğince de ataerkil bir siyasal ve toplumsal dünya kurarken, diğer yandan küreselleşen, büyüyen, yeni sermaye alanlarına açılan bir Türkiye’nin estetiğini taşıyordu. Ekranda modern silahlarla, uluslararası istihbarat örgütleriyle ve küresel komplolarla uğraşan Polat Alemdar; aynı zamanda oldukça geleneksel bir erkeklik, aile ve otorite anlayışının kahramanıydı.
Bu bakımdan Şaşmazların hikâyesini diziden bağımsız bir magazin ayrıntısı olarak görmemek gerekir. Dini aidiyetlerden gayrimenkul ve kentsel dönüşüme, yerel bir televizyon yapımından Hollywood yıldızlarıyla aynı sahneye uzanan çizgi, Kurtlar Vadisi’nin temsil ettiği 2000’ler Türkiye’sindeki modernleşme biçiminin küçük bir izdüşümü gibi okunabilir.
Tekrar dönelim ölçek meselesine. Türkiye’nin siyasi gündemi ölçek değiştirdikçe dizinin meseleleri ve düşmanları da ölçek değiştirdi. Mafya hikâyesi artık tek başına yetmiyordu. Irak geldi. Çuval hadisesi geldi. Amerika geldi. Terör geldi. Gladyo geldi. Ergenekon ve vesayet tartışmaları geldi. İsrail ve Filistin geldi.
Dizi giderek Türkiye’deki hemen her büyük siyasal çatışmayı kendi kahramanlarıyla “içerideki ve dışarıdaki görünmez odakların” mücadelesine yerleştirdi. Bir anlamda gündemi takip etmekten fazlasını yapıyordu. Gündemin parçalarını aynı büyük hikâyenin içerisine yerleştiriyor, birbirinden farklı meseleleri tanıdık bir dost-düşman ayrımı üzerinden yeniden anlamlandırıyordu.
Bugün geriye baktığımızda bu dönüşümün kırılma anlarını görmek mümkün. Onlarca sayfa örnek verilebilir elbette ancak ben yalnızca birkaç somut örneği işaret ederek geçeceğim.
Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine
2007’de Kurtlar Vadisi Terör son derece sert bir güvenlik anlatısıyla ortaya çıktı ve yayın hayatı oldukça kısa sürdü. Hemen ardından Pusu’da karşımıza çıkan Muro ise başlangıçta acımasız bir örgüt yöneticisiyken giderek komik, insani ve seyircinin sempati duyabileceği bir karaktere dönüştü. “İçindeki insan sevgisi” keşfedildi, örgütüyle arasındaki mesafe büyüdü ve sonunda örgütün kendisiyle çatıştı.
Bunu birkaç yıl sonra başlayacak Kürt açılımının doğrudan sonucu saymak mümkün mü, tartışılabilir. Fakat Türkiye’nin Kürt meselesini yalnızca güvenlik çerçevesinde tartışmaktan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığı yıllarla dizinin dilindeki bu değişimin aynı döneme denk gelmesi dikkat çekicidir. Karakterin gördüğü ilgi de öylesine büyüdü ki aynı şirket daha sonra “Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine” filmini çekti.
Benzer bir mekanizma dış politikada çok daha açık ve örtüsüz olarak çalıştı. 2003’teki çuval hadisesinin yarattığı aşağılanmaya birkaç yıl sonra Kurtlar Vadisi Irak’ta Polat Alemdar cevap verdi. Mavi Marmara’nın ardından ise Kurtlar Vadisi Filistin geldi. Gerçek siyasette çözülemeyen veya toplumun bir bölümünde karşılıksız kaldığı düşünülen hesaplar, kurmacada esas adam tarafından kapatılıyordu.
Bu örneklerin ortak tarafı yalnızca dizinin güncel olayları kullanması değildi. Kurtlar Vadisi, gerçek siyasette ortaya çıkan hayal kırıklıklarına, belirsizliklere ve karşılıksız kalmış duygulara kendi dünyasında bir cevap üretiyordu. İktidarın zaman zaman cüret edemediğini kahraman yapıyor, siyasetin açık bıraktığı hesabı kurmaca kapatıyordu.
Elbette asıl önemli dönüşüm ve tartışma ise Pusu dönemine ilişkin.
2007 sonrasında AKP ile Gülen hareketinin askeri-bürokratik vesayetin geriletilmesi etrafında kurduğu ortaklığı ve Ergenekon ile Balyoz süreçlerinin bu güç mücadelesindeki yerini dışarıda bırakarak dönemi açıklamak mümkün değil. Kurtlar Vadisi de aynı yıllarda dönemin hegemonik ortak duyusunu popüler kültüre tercüme ediyordu. Buradaki mesele dizinin doğrudan bir siyasi merkezin talimatıyla hareket edip etmemesinden ziyade hangi siyasal kabulleri doğal ve anlaşılır hale getirdiğidir.
Dizinin genel formülü aslında basit ve tanıdıktı: Devlet iyiydi. Millet iyiydi. Sorun, devletin ve milletin iradesine çöreklenmiş görünmez yapılardı.
Kimin o görünmez yapı olduğu ise siyasal döneme göre değişebiliyordu. İşte Kurtlar Vadisi’nin kendi geçmişiyle yaşadığı problem de burada başladı.
AKP ile Gülen hareketinin ittifakı dağıldığında yalnızca iki aktör birbirine düşmedi. 2000’ler boyunca kurulmuş büyük bir siyasal anlatının kahramanlarıyla kötü adamlarını tanımlamak da güçleşti. Siyasi literatürün dost ve düşmanları yeniden yazılıyordu.
Ergenekon, Gladyo, vesayet, paralel yapı, dizideki ismiyle “klon”.
Kavramların mantığı fazla değişmedi ama o kavramların işaret ettiği aktörler sürekli değişti. Kurtlar Vadisi de böylece kendi geçmişine yakalandı.
Dizinin yıllarca yarattığı cazibenin önemli bir bölümü görünenin arkasındaki görünmeyen hakikati anlattığı iddiasından kaynaklanıyordu. Biz “normal” insanlar, haberlerde olanı görüyorduk. Kurtlar Vadisi ise bize perdenin arkasındaki hakikati söylüyordu. Fakat ittifaklar değiştikçe perdenin arkasındaki “hakikat” de değişiyordu.
Bugünkü meseleden bağımsız olarak da Susurluk sonrası devlet-mafya krizinden başlayıp Irak’a, Ergenekon’a, vesayet tartışmalarına, Filistin’e ve nihayet AKP-Gülen kopuşuna uzanan haliyle Kurtlar Vadisi, 2000’ler Türkiye’sindeki hegemonya mücadelesinin muazzam bir popüler kültür arşivi.
Bu yüzden belki de Kurtlar Vadisi’ne geleceği ne kadar doğru bildiği üzerinden değil, kendi zamanında hangi “hakikati” anlattığı üzerinden bakmak gerekiyor.
Çünkü sonunda dost değişti, düşman değişti, kahraman değişti, hain değişti.
Kurtlar Vadisi’nin hikâye anlatma biçimi ise hep aynı kaldı.
Bu hikâye anlatma biçimi ise hâlâ maruz kaldığımız bir anlatma biçimi.



