Akademisyen nefreti Türkiye açısından yeni bir olgu değil. Siyasi söylemini entelektüellere, “okumuşlara” ve hiçbir zaman net bir şekilde tanımlanmayan “elitlere” duyulan nefret üzerine kurmuş iktidar açısından ise hiç yeni değil. Ancak kendisini muhalif olarak tanımlayan bir güruhun akademisyen nefreti, üzerine tartışılması ve derinlemesine incelenmesi gereken bir mesele. Bu kitlenin muhalif akademisyenlere karşı nefretle karışık eleştirileri 2023 seçim sürecinde tohumlandı, “Yeni Çözüm Süreci” döneminde filizlendi ve İmamoğlu ile CHP’ye karşı başlatılan topyekûn saldırıların ardından kök salmaya başladı. Özellikle “CHP’li akademisyen” olarak tanımladıkları ve kamuoyunca tanınan kimi isimlere yönelen eleştiriler, artık bazı noktaların netleştirilmesini zorunlu kılıyor.
Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Akademisyenler siyasetçi değildir; seçmen kazanmak gibi bir görevleri yoktur ve kamusal alanda dile getirdikleri fikirlerin başka mahalleleri rahatsız etmemesine dikkat etmek gibi bir sorumlulukları da bulunmaz. “Karşı mahallelere” seslenmek, CHP’yi farklı toplumsal kesimlere açmak siyasetçinin görevidir, akademisyenin değil. Bu bağlamda, iktidara karşı—olması gerektiği gibi—sert ve net bir siyasi tutum takınan, eleştirilerini de bu çizgi üzerinden yönelten bir akademisyene “CHP’yi çekirdek seçmenine sıkıştırıyor” demek ne gerçekliğe dayanır ne de mantığa. CHP, söylemini ve siyasi stratejisini ne zamandan beri akademisyenleri dinleyerek oluşturdu ki şimdi oluştursun?
Dolayısıyla iktidara karşı cephe alan muhalif akademisyenlere, yani konumunu ve kariyerini iktidara borçlu olmadan kendi emeği ve kapasitesiyle inşa etmiş akademisyenlere, yönelen tepkinin asıl nedeni, CHP’nin farklı toplumsal kesimlere açılmasını engellemeleri değil. Asıl mesele şu: İktidara karşı net ve tavizsiz bir muhalif duruşun sergilenmesi ve bu duruşun tutarlı argümanlarla kamuoyuna aktarılarak meşruiyet kazanması. Bu kazanım, kendilerini “gri bölgede” konumlandıran gazetecilerin, yorumcuların ve akademisyenlerin sözde-ahlaki ve entelektüel pozisyonuna doğrudan tehdit oluşturuyor.
Türkiye siyaseti bugün sıfır toplamlı bir mücadele zeminine oturmuş durumda. Bu tabloyu yaratan hiçbir zaman “CHP’li akademisyenler” olmadı. Türkiye’ye dair konuşurken özneyi ve faili sistematik biçimde belirsizleştiren; siyasi kararları ve güç kullanımını “yapısal zorunluluklar” perdesi arkasına saklayan gri bölge yaklaşımı, siyaseti teknik bir süreç gibi sunarak iradeyi ve sorumluluğu muğlaklaştırıyor. Oysa siyasetin sıfır toplamlı bir oyun haline geldiğini açıkça dile getirmek, bu gri bölge iddiasının da bir taraf ürettiğini ve mevcut güç dağılımını fiilen tahkim ettiğini ortaya koyuyor.
Konforlu siyasetsizlik: Gri Bölge
2023 seçimleri ve Altılı Masa, bu gri bölge muhalifleri için uzun süredir hasretini çektikleri siyasetin söylemini ve yönünü belirleme mücadelesine kısa bir süre de olsa son vermişti. Karşı mahallelere seslenmek için demokrat olmak, Cumhuriyetçi olmak, seküler olmak gibi muhalefeti muhalefet yapan ideolojik kodlardan “arınılması” durumunda “endişeli muhafazakarlara” ulaşılabileceği ve bu sayede seçimlerin kazanılabileceğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla, hiçbir muhalif iktidara karşı öfkeli olmamalı, sekülerliği ve Cumhuriyeti savunmamalı, bir nevi tüm muhalefet DEVA Partisine benzemeliydi. Bu siyasetsizlik tarzı beklenildiği üzere seçimlerde mağlup oldu ve Türkiye uzun süredir beklenen uçurumdan yuvarlandı. Bugün uçurumun kıyısında değiliz artık. Uçurumdan yuvarlanıyoruz, sadece bu sürecin sonunda öleceğimizi mi yoksa sakat mı kalacağımızı bilmiyoruz.
Bu konjonktürde, kamusal alanda fikir beyan etmeyi tercih edenlerin önünde iki seçenek kalıyor. Birincisi: Net bir muhalif olmak ve her söylemde bu duruşu tahkim etmek. Elbette güncel konjonktürde bu duruşun üreteceği maliyete katlanmak istemeyen, “muhalifmiş gibi” yapan, siyaseti Türkiye dışındaki ilginç her jeopolitik gelişmeye daraltan bu kitleden muhalifliğin bedelini üstlenmesi beklenemez.
Geriye ikinci seçenek kalıyor: Net bir iktidar destekçisi olmak; içten içe desteklemese bile en azından kamusal alanda öyle görünmek. Ancak zihin dünyaları muhalefetten ziyade iktidara daha yakın olan bu kitle için açık bir iktidar destekçisi olarak konumlanmak da şimdiye dek kariyerizm ve oportünizm üzerine inşa ettikleri kariyerlerinin ifşa olması ve gri bölgede kalarak korudukları pozisyonlarını kaybetmeleri anlamına geliyor.
Dolayısıyla her iki seçenek de bu kitle açısından maliyetli ve bulundukları yeri anlamsız kılıyor. Bu sebeple üçüncü bir yol inşa etmeye çalışıyorlar.
Şimdiye dek üzerine hiçbir anlamlı veri üretilememiş, var olup olmadıkları şehir efsanesinden ibaret olan ve yalnızca “CHP’li akademisyenleri” linçlemek istediklerinde ortaya çıkan “endişeli muhafazakârlar” diye bir seçmen grubunun olduğu iddia ediliyor. İddiaya göre bu grup, sosyal medyada “CHP’li akademisyenlerin” görüşlerinden korkup varoluşsal bir tehdit hissederek muhalefete oy vermekten çekiniyor ve bu yüzden tercihlerini iktidardan yana kullanıyor.
Varlığına dair elimizde hiçbir veri bulunmayan bu “endişeli muhafazakârlar” topluluğu, nasıl oluyorsa Türkiye’deki bitmek bilmeyen ekonomik krizden, servet transferinden, artık vakayiadliye olan yolsuzluk skandallarından rahatsız olmuyor. Hukuk ve adalet namına hiçbir şey kalmayan bu baskı düzeninden, insan hakları ihlallerinden, monarşi kurma projelerinden, muhalif vatandaşların—bırakın eşit vatandaş olmayı—bir düşman gibi muamele gördükleri bu düzenden endişe duymuyorlar. Ama sosyal medyada akademisyenlerin görüşlerinden endişe duyup yine ve yeniden iktidarı desteklemeye karar veriyorlar.
Keşke Türkiye’de, iddia edildiği gibi cumhuriyetçi akademisyenlerin kitleleri etkileyebilme, tercihler üzerinde söz sahibi olabilme gücü olsaydı. En azından bazı şeyleri yoluna koyabilirdik. Bu akademisyenlerin sahici, gerekli ve haklı eleştirileri yüzünden endişe duyan ve bunca krize, adaletsizliğe ve geleceksizliğe rağmen hâlâ iktidara oy vermeyi düşünen bir kitleyi kazanmaya zaten muhalefetin ne ihtimali var ne de gereği.
Yeni 6’lı masa: İmralı Süreci
Endişeli muhafazakârlar mitolojisinin etkili olamadığı konjonktürde ise gri bölgedeki kitle için bir başka kullanışlı aygıt olan “Yeni Çözüm Süreci” imdada yetişti son dönemde. Bahçeli’nin bir gecede toplumsal barış özlemi çeken, çağının çok ilerisinde bir demokrata dönüştüğüne inanan—inanmasa da gündemde kalmak ve kendini “seküler muhalefetten” ayrıştırarak yeni bir ahlaki çizgi yaratma hevesindeki—bu kitle için çözüm sürecini eleştirmek barış ve demokrasi karşıtı olmak anlamına geliyordu. Hiçbir argüman üretmeden, neden-sonuç ilişkisi kurmadan bu süreci eleştiren, destek vermeyen herkesi “CHP’yi eski kodlarına döndürmekle, bastırdıkları Kürt nefretini açığa çıkarmakla” itham ettiler. Gelinen noktada, bu kesim dışında bu süreçten bir kazanım elde eden olmadığı gibi, can siperane bir şekilde savunan da kalmadı. Demokrasi olmadan barış olmayacağını, bu sürecin bir otoriter konsolidasyon aracı olduğunu savunan akademisyenler de yine bu kesim tarafından “barış ve demokrasi karşıtı CHP’li akademisyenler” olarak yaftalanıp eleştirildiler.
Özetle, Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel krizin, demokratik çöküşün, ekonomik yıkımın ve toplumsal kutuplaşmanın sorumlusunu birkaç akademisyenin sosyal medya paylaşımları olduğunu düşünen, akademisyenlerin iktidara karşı net ve tavizsiz duruşunun CHP’nin seçimleri kaybedeceğine yol açacağını iddia eden bu gri bölge kitlesinin yakın gelecekte var olabileceği tek alan “Çözüm Süreci”nin fiiliyatta olmasa da söylem düzeyinde devam etmesi olarak görünüyor. İktidar nimetlerinden dışlanmanın, muhalefet tarafından da kabul görmemenin öfkesini akademisyenlere kusarak “Biz hala buradayız. Ancak bizim sözümüzü dinlerseniz seçim kazanabilirsiniz” demeye çalışıyorlar. Ancak zihniyetlerinin 15 yıl öncede kaldığını, bugünün Türkiye’sine dair hiçbir şey bilmediklerini, anlayamadıklarını ve Türkiye’nin geleceğinde de bir yerlerinin olmadığını artık kabullenmeleri gerekiyor. Yıllarca susanlar, “iki taraf da aynı” diyenler, failin adını anmaktan kaçınanlar masum; ama iktidara karşı net bir duruş sergileyenler suçlu. Bu tez ancak kendi ahlaki konumunu meşrulaştırma derdindeki bir kitlenin zihninde anlam kazanabilir. Dışarıdan bakanlara ise sadece trajikomik görünüyor.



