Orta Sınıf Solu nasıl dirilebilir?
Bir zamanlar Avrupa’nın sol partileri işçi mahallelerinin, fabrika kentlerinin ve sendika lokallerinin doğal adresiydi. Bugün aynı partilerin en güçlü olduğu yerler üniversite kampüslerinin çevresi, büyük şehirlerin merkez ilçeleri ve diplomalı profesyonellerin yaşadığı mahalleler. Solun omurgasını oluşturan sanayi bölgeleri ise öfkesini aşırı sağ partilerde ifade ediyor.
Bu dönüşüm çoğu zaman kültürel meselelerin ekonomik meselelerin önüne geçmesiyle açıklanıyor. Fakat belki de yanlış soruyla başlıyoruz. “Sosyal demokrasi neden çöktü?” diye sormak, onu kapitalizmin doğal hâli gibi görmek anlamına geliyor. Oysa açıklanması gereken şey tam tersi. Kapitalizmin olağan işleyişi içinde emeğe bu kadar geniş yer açan bir düzen nasıl ortaya çıktı ve nasıl birkaç on yıl boyunca ayakta kaldı?
Soğuk Savaş Dönemi: Kapitalizmin Altın Çağı mı, Anomali Dönemi mi?
Vivek Chibber’ın kapitalizm okuması iyi bir başlangıç noktası sunabilir. Rekabet baskısı altındaki işletmeler sürekli maliyet düşürmek zorundadır. Bu baskının en önemli hedeflerinden biri de emek maliyetleri. Sorun da aslında bu sistemin mantığı. Bu nedenle işçi sınıfının elde ettiği her hak, her ücret artışı ve her sosyal güvence örgütlü mücadelenin ürünü.
Bu açıdan bakarsak savaş sonrası dönemin olağanüstü tarihsel koşulların ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Savaştan çıkmış toplumlarda, Soğuk Savaş’ın yarattığı sistem rekabeti, sermaye hareketlerinin sınırlandırılması, sanayinin ulusal ölçekte yoğunlaşması ve güçlü sendikal örgütler aynı anda bir araya gelmişti. Sermaye hareket etmekte zorlanıyor, sanayi işçiye ihtiyaç duyuyor ve işçi örgütlü bulunuyordu.
Bu koşullar altında ortaya çıkan uzlaşma belirli bir güç ilişkisinin sonucuydu. Güç dengesi değiştiğinde sistem de alışıldık yönüne geri döndü.
Aynı Dönüşümün İki Yüzü
70’lerden itibaren sermaye hareket özgürlüğü kazandı. Fabrikalar taşınabiliyor, işçiler ise yerlerinde kalıyordu.
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da bunun sonucu sanayisizleşme oldu. Fabrikalar kapandı, sendikalar güç kaybetti, eski işçi kentleri küçüldü. Sol partiler ise yeni bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya kaldılar. Bir zamanlar dayandıkları sanayi işçisi kitlesi küçülüyor, buna karşılık eğitimli profesyonellerden oluşan yeni orta sınıflar büyüyordu.
Bu dönüşüm çoğu zaman kaçınılmazmış gibi anlatılır. Halbuki bu yolda kritik siyasi yön değişimleri yaşandı. Blair’in Britanya’sı, Clinton’ın Amerika’sı ve Schröder’in Almanyası birbirine benzer yönelimler izlediler. Finansal küreselleşmeyle uzlaşmayı, sermaye hareketlerini verili bir gerçeklik olarak kabul etmeyi ve siyaseti bu yeni dünyaya göre yeniden kurmayı tercih ettiler. Türkiye’nin merkez sol siyasi geleneği de bu yön değişimine harfiyen ayak uydurdu.
Ancak aynı süreç küresel Güney’de farklı sonuçlar üretti. Üretim, ucuz emeğin bulunduğu bölgelere kayıyor, Türkiye gibi ülkelerde yeni sanayi merkezleri ortaya çıkıyordu. Fakat bu bölgelerde büyüyen sanayi Avrupa’daki türden bir emek siyaseti yaratmadı. Bunun nedenlerini anlamak için Özal dönemi ekonomi programına bakmak tek başına yeterli olmaz. Neoliberal ekonominin üzerinde yükseldiği toplumsal ilişkilere de bakmak gerekiyor.
Erdem Fetişizmi
Batı’da eski tabanını kaybeden sol yeni bir toplumsal dayanak buldu: kentli, üniversite mezunu profesyonellerden oluşan orta sınıf. “Sosyal liberal” olarak adlandırabileceğimiz bu kitle, bu yeni programın taşıyıcı profiliydi. Akademisyenler, danışmanlar, kamu yöneticileri, medya çalışanları, teknoloji sektörü uzmanları ve yeni beyaz yakalılar bu yeni koalisyonun merkezinde yer aldı.
Catherine Liu’nun “Virtue Hoarders: The Case Against the Professional Managerial Class” kitabıyla yeniden gündeme taşıdığı profesyonel-yönetici sınıfı kavramı, kabaca bu kesimi tanımlıyor. Bu dönüşüm seçmen profiliyle birlikte, siyasetin söylemsel zeminini de değiştirdi. Ücretlerin ve yeniden dağıtımın yanında, hatta çoğu zaman onların önüne geçecek biçimde, temsil, tanınma ve kimlik meseleleri görünür hâle geldi.
Liu’nun eleştirisi, bu tabakanın kendisini ahlaki ve kültürel açıdan ayrıcalıklı görme biçimiyle ilgili. Profesyonel-yönetici sınıf, toplumsal eşitsizlikleri eleştirirken kendi sınıfsal çıkarlarını ve kapitalizm içindeki konumunu sorgulamadan bıraktı. Siyaset ortak maddi çıkarlar etrafında örgütlenmekten uzaklaşıp doğru dili kullanma, doğru değerleri sergileme ve ahlaki üstünlüğünü kanıtlama meselesine dönüştü. Eşitlik, ekonomik ilişkileri değiştirmekten çok, mevcut düzen içinde daha kapsayıcı ve daha erdemli görünmenin konusu hâline geldi.
Nancy Fraser’ın “ilerici neoliberalizm” dediği şey tam olarak bu tarihsel birleşmeydi. Bir yanda çeşitlilik, kapsayıcılık ve bireysel özgürlük talepleri, diğer yanda finansallaşma, esnek çalışma ve küreselleşme. Buradaki sorun ilk gruptaki talepler değil. Kadınların, azınlıkların ya da LGBTİ+ bireylerin eşitlik taleplerinde yanlış olan hiçbir şey yok. Sorun, bu taleplerin ekonomik eşitsizliği üreten ilişkileri dönüştüren bir siyasetle birleşmek yerine, ekonomik düzenin kendisini sorgulamadan bırakan bir ilericilik anlayışının parçası hâline gelmesi.
Bu ortaklığın temelinde aynı idealleri savunmaktan çok, siyasetin hedeflerini birbirinden uzaklaştıran bir yakınlaşma vardı. Bir yandan neoliberalizm ücretleri, mülkiyet ilişkilerini ve sermayenin hareket özgürlüğünü piyasanın kaçınılmaz kuralları olarak sundu. Bir yandan liberal sol akım ilerlemeyi ekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktan çok temsil, tanınma ve kültürel kapsayıcılık üzerinden tanımladı. Neoliberal düzenin ulusötesi kurumsal yapısı iktisadi ve jeopolitik meseleleri tarafsız bir uzmanlık konusu olarak çerçevelerken, sol siyaset bu teknokratik dönüşümün taşıyıcı unsuru hâline geldi. Sonuçta ekonomik düzen büyük ölçüde yerinde kalırken siyaset, bu düzen içinde kimin temsil edildiği ve kimin ahlaken doğru bir konumda durduğu tartışmasına sıkıştı.
Bu kopuşun teorik boyutunda postkolonyal teori de rol oynuyor, ama bunu bir nedenden çok taşıyıcı faktör olarak okumak gerekir. Sömürgeciliğin tarihini ve kültürel tahakkümü sorgulamak elbette gerekli. Ne var ki Vivek Chibber’ın Subaltern Studies çizgisine yönelttiği eleştiri bu yaklaşımdaki olası bir sorunu iyi biçimde tespit ediyor. Batı’yı evrensel akılla, Doğu’yu kültürel farkla tanımlayan Oryantalist ikiliği eleştirdiğini söyleyen yaklaşım, sermayenin rekabet ve sömürü mantığının her toplumda işlediğini görmezden gelerek aynı ikiliği tersinden yeniden üretebiliyor. Said’in söylem merkezli çerçevesi bu yaklaşımın entelektüel zeminini oluşturdu.
Peki bu paradigma neden kök saldı? Çünkü sendikaların zayıfladığı, solun entelektüel ağırlık merkezinin fabrikadan üniversiteye kaydığı bir dönemde, kimlik ve söylem kategorileri profesyonel-yönetici sınıfın kendi konumuna sınıf kategorilerinden daha iyi hitap edebilme potansiyeline sahipti. Bu süreçte kültürel farklılıkları ve kimlikleri tarihsel ve toplumsal ilişkilerden bağımsız, insanları ve toplumları tanımlayan sabit özellikler olarak ele alma eğilimi de güçlendi. Kültürel özcülüğe kayan bu anlayışta, örneğin beyaz bir işçiyle beyaz bir sermayedar, aralarındaki derin sınıfsal karşıtlıklara rağmen aynı kimlik kategorisi içinde değerlendirilebiliyor, sınıf konumu ve maddi çıkarlar ikincil hâle gelebiliyordu. Kısaca, Edward Said’in “Oryantalizm”i tüm dünyada solun kılcallarında o kadar yer etti ki, tarihsel materyalizm yerini çoğu zaman bahsettiğim türden bir çeşit kültürel özcülüğe bıraktı. Bence bu durum, bugün zayıflamış bile olsa, geniş anlamda solun evrensel problemlerinin kök nedenlerinden biri.
Bu dönüşümlerle birlikte materyalist eleştirinin yerini, insanları sabit kimlikler üzerinden değerlendiren bir yaklaşım almaya başladı. Tarihsel eşitsizlikleri, kişisel deneyimleri ve travmaları görünür kılmak önemli olabilir. Ancak siyasetin merkezine bunların tanınmasını yerleştirmek, bu acıları üreten ekonomik ve toplumsal ilişkileri değiştirme hedefinin önüne geçtiğinde solun dönüştürücü iddiasını zayıflatıyor. Sömürünün nasıl ortadan kaldırılacağı sorusu, kimin hangi konumdan konuşabileceği ve kimin hangi ahlaki sorumluluğu taşıdığı tartışmalarının gerisine düşebiliyor.
Bu dönüşümün siyasi bedellerinden biri de sol karşıtlığının dilinde görülebilir. Soğuk Savaş döneminde sol karşıtlığı büyük ölçüde antikomünizm üzerinden şekillenirken, bugün bazılarının sol antipatisi, postkolonyal teoriyle özdeşleştirilen kimlik siyasetine ve ahlaki yargılama diline duyulan tepki üzerinden de gelişiyor. Bu, antikomünizmin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Ancak solun geniş emekçi kesimlerle arasındaki mesafeyi büyüten yeni bir çatışma hattının oluştuğunu gösteriyor. Türkiye’de bugün bazı milliyetçi tepkilerde, Kemalizm-Post-Kemalizm tartışmasında veya Batı’daki işçi sınıfının aşırı sağa yönelişinde de kültürel kimlikleri sınıfsal konumların önüne koyan siyasete yönelik bir itirazın izine rastlamak mümkün.
Bunun sonuçları bugün dünyanın farklı bölgelerinde görülebiliyor. Fransa’da bir zamanlar Komünist Parti’nin güçlü olduğu bazı bölgelerde aşırı sağ yükseliyor. Almanya’da AfD eski sanayi bölgelerinde destek kazanıyor. Amerika’da Trump’ın yükselişi, Demokrat Parti’nin tarihsel sanayi işçisi tabanının önemli parçalarının artık kendilerini bu partide temsil edilmiş hissetmemesiyle de ilişkili.
Bu insanlar bir sabah uyandıklarında sağcı olmadılar. Uzun süre kendilerini temsil ettiğini düşündükleri siyasal hareketlerin artık başka bir toplumsal grubun diliyle konuştuğunu hissettiler. Solun merkezine oturan yeni siyasal ve kültürel gündem, emekçi sınıfların gündelik deneyimleriyle arasındaki mesafeyi büyüttü. Sağ popülizm de bu boşlukta gelişti.
Yükselen aşırı sağın hikâyesi sadece milliyetçilik ya da göçmen karşıtlığıyla açıklanamaz. Aynı zamanda, ortak maddi çıkarları temsil edecek bir sol siyasetin zayıflamasının ve derinleşen bir temsil krizinin hikâyesi.
Türkiye: Kültür Savaşı Sandığımız Şey
Türkiye’nin hikâyesi ise farklı başlıyor ama benzer bir yere varıyor.
60’lar ve 70’lerde emek siyaseti için kısa ama önemli bir pencere açıldı. DİSK büyüdü, TİP parlamentoya girdi, CHP emekçilere seslenmeye çalıştı. Ancak bu mücadeleler, güçlü ve kalıcı, geniş tabanlı bir sosyal demokrat siyasi koalisyona dönüşemedi. Nitekim, 1980 sonrasında bu zemin büyük ölçüde dağıldı.
Aynı dönemde Cihan Tuğal’ın Pasif Devrim kitabında anlattığı süreç yaşandı. Sisteme meydan okuyan İslamcı muhalefet zamanla sistemin içine çekildi ve dönüştürüldü. Utku Balaban’ın Industrial Islamism kitabında işaret ettiği gibi, yeni sanayici sınıflar da işçiyle ilişkilerini muhafazakâr ağlar, cemaatler, işçi mahallelerindeki “dini bütün abiler” üzerinden kurdu. Büyükşehirlerin çeperlerinde yepyeni bir Türkiye doğuyordu. 1-2 nesil evvel memleketinde devrimci siyasete sempati duyan işçi sınıfı, 80’lere geldiğimizde kendini Bağcılar’ın konfeksiyon atölyelerinde buldu. Türkiye’nin şehirleşmesi, sanayileşmesi ve İslamcılaşması arasındaki ilişkiyi anlamak bu yüzden hayati önem taşıyor. Benzer altyapısal örüntüleri küresel Güney’in başka ülkelerinde de görmek mümkün.
Türkiye’de ise toplumun önemli bir bölümü bu dönüşümü büyük ölçüde kültürel terimlerle okudu.
Laiklik, yaşam tarzı ve Cumhuriyet’in geleceği siyasetin merkezine yerleşti. Bu kaygıların gerçek olmadığı söylenemez. Ancak sınıfsal bir yeniden yapılanmayı sadece kültürel bir çatışma olarak görmek önemli bir körlüğe yol açtı. İşçi mahallelerinde, organize sanayi bölgelerinde ve yeni kent çeperlerinde kurulan ilişkiler çoğu zaman gözden kaçtı.
Bunun sonucunda ilerici siyaset giderek bir savunma siyasetine dönüştü. Cumhuriyet’i, laikliği, kurumları ve yaşam tarzını savunuyordu, fakat hangi toplumsal grupları hangi maddi çıkarlar etrafında birleştireceği meselesi ikinci plana itiliyordu.
Bize oy vermediler, bize gelmediler, bizi anlamadılar demek kolay. Daha zor olan ise, biz oralara ne kadar gittik sorusunu sormak. Türkiye’de muhalefet, belki 20-30 yıl bu yönde olumlu bir aksiyon alamadı.
Günümüz İlerici Siyaseti
Bugün Türkiye’de ilerici siyasetin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, otoriterleşme koşullarında demokrasi mücadelesiyle ekonomik eşitlik talebini ortak bir siyasi programda birleştirememesi.
Hukuk devletinin aşınması ve demokratik siyaset alanının daralması, muhalefetin hareket ettiği zemini belirliyor. Laikliğin, temel hakların, bağımsız yargının ve demokratik kurumların savunulmasını bir yaşam tarzı meselesine indirgemek haksızlık olur. Bunlar, özgür bir siyasi mücadelenin ve emekçilerin örgütlenebilmesinin de önkoşulları. Ancak demokrasi mücadelesinin toplumsal bir karşılık kazanması, ekonomik eşitlik hedefiyle de birleşmesine bağlı.
CHP uzun süre Türkiye’deki neoliberal ilericiliğin ana taşıyıcılarından biri oldu. Muhalefetin önemli bir bölümü demokratikleşme, hukuk devleti ve kurumsal restorasyon konularına ağırlık verirken servet dağılımı, ücretler, konut piyasası, borçluluk ve emek ilişkileri aynı ölçüde merkezi bir yer tutmadı. Sorun, demokrasi ve hak taleplerinin ekonomik düzeni dönüştürecek bir programla yeterince bütünleşememesiydi.
Son dönemdeki en dikkat çekici istisnalardan biri Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul performansı. İmamoğlu’nu farklı kılan yalnızca üslubu değil. Kent lokantaları, kreşler, sosyal yardımlar ve benzeri uygulamalarla siyaseti yeniden gündelik hayatın maddi sorunlarına bağlayabilmesi. Bu, klasik anlamda kapsamlı bir yeniden dağıtım programı değil. Ancak uzun süredir geri plana itilmiş bir siyasi dili yeniden görünür kıldı. Yoksulluğun sonuçlarını hafifleten sosyal politikalar ile yoksulluğu üreten ekonomik ilişkileri değiştiren politikaları bir görmemek lazım. Bu yönden, gerek İmamoğlu’nu gerekse Yeni Parti’yi sosyal demokrat olarak tarif eden yorumlara şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. Neoliberalizmi cepheden karşısına almış bir ana muhalefet partimiz olduğunu söylemek mümkün değil. Esas trajik olan ise, bu eksende bir tartışmanın gündem bile olamaması.
Bu sorun ana muhalefetle de sınırlı değil. Kürt siyaseti bir dönem demokratikleşmenin toplumsal motorlarından biri olarak görülüyordu. Bugün geldiği noktada, düzeni dönüştürme iddiasıyla ortaya çıkan bir hareketin düzenin yeniden üretiminde işlev görebilmesi, Türkiye’deki temsil krizinin derinliğini gösteriyor.
Bütün bu örneklerde aynı soru karşımıza çıkıyor. Muhalefet sadece mevcut kurumları ve hakları savunan bir güç olarak mı kalacak, yoksa toplumun farklı kesimlerini ortak maddi çıkarlar etrafında birleştiren bir program da ortaya koyabilecek mi?
Kimliklerin nasıl tanınacağı, kurumların nasıl onarılacağı ve demokratik hakların nasıl korunacağı önemli. Ancak servetin nasıl dağıtılacağı, ücretlerin nasıl yükseleceği, barınma krizinin nasıl çözüleceği ve emekçilerin ekonomik kararlar üzerinde nasıl söz sahibi olacağı da siyasetin merkezinde yer almalı. Demokrasi mücadelesi ile sınıf siyaseti birbirini güçlendirmesi gereken iki mücadele alanı olarak tanımlanmak zorunda. Bugün bu çerçevede birleşebilecek bir taban Türkiye’de büyük çoğunluğu oluştururken, kurumsal siyasetin buna seyirci kalması ise kabul edilebilir değil.
CHP içinden çıkan değişimci hareket, her ne kadar iyi niyetli olarak görülseler de, siyaseti ve toplumu hâlâ teknokratik gözlüklerle ve ilerici neoliberalizmin tortuları arasından okuyorlar. Toplumsal muhalefetin karşı çıkması ve değiştirmesi gereken anlayış tam da bu.
Kapitalizmin Anomali Döneminden Sonra
Uzun zamandır siyaseti insanların vitrindeki kimlikleri üzerinden tartışıyoruz. Biraz daha fazla nasıl yaşadıkları üzerinden konuşmaya ihtiyacımız var. Ev sahibi olup olmadıkları, ne kadar borç taşıdıkları, hangi ücretle çalıştıkları, çocuklarını hangi okula gönderebildikleri, sağlık hizmetlerine nasıl eriştikleri ve yaşadıkları şehirlerde barınmanın maliyeti.
Materyalizm denildiğinde çoğu zaman kaba bir ekonomizm anlaşılıyor. Oysa bundan kastettiğim şey daha basit. İnsanların fikirlerini, korkularını ve siyasi tercihlerini, üretildikleri maddi dünyadan koparmadan düşünmek zorundayız.
Bugün ilerici siyasetin ihtiyacı olan şey yeni bir kimlik savaşı değil. Kimlikleri bütünüyle reddeden bir siyaset de değil. Haklarla yeniden dağıtımı, özgürlüklerle ekonomik güvenceyi aynı çerçevede düşünebilen bir yaklaşım.
Neoliberal dönemin deneyimi bize açıkça gösteriyor ki eşitlik talebi maddi içeriğinden koptuğunda giderek daha dar bir toplumsal kesime hitap etmeye başlıyor. Sağ popülizmi güçlendiren en kritik sebep de bu aslında.
Peki ne yapacağız? Evet, baskı bugün her zaman olduğundan daha fazla. Her gün yeni bir gözaltı haberine, bir hukuksuzluğa, haksızlığa uyanıyoruz. Ancak şunu anlamamız gerekiyor. Türkiye’de muhalefetin temel sorunlarından biri, AKP’li emekçi kesimlerle ortak maddi çıkarlar üzerinden kalıcı bağlar kuramaması. Bu bağın kurulabilmesi, AKP seçmeninin tamamını aynı sınıfsal veya siyasi kategori içinde değerlendirmemeyi de gerektiriyor. Ve hayır, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme siyaseti tabii ki bu değildi. Helalleşme siyaseti, egemen kesimlerle barışarak sonuç elde edebileceğini sanan, ne metot ne de düşünce olarak sol sayılabilecek bir tutumdu. Apolojetik bir elit hamlesiydi. Bizim ihtiyacımız olan ise, 50 yıl önce güvenini kaybettiğimiz o işçi sınıfının güvenini yeniden inşa etmekten geçiyor. Tüketim kültüründen başlayarak birçok gündelik etkileşimde bunu inşa edebilecek eylemliliğin yollarını sorgulamalıyız. Evet, belki bütün sektörlerde bunu yapmak kolay değil. Ancak bir kuryenin siparişi ayağına kadar getirmesini beklemek yerine aşağı inip almak, hizmet sektörü çalışanlarının mola hakkı ve vardiyalarını takip edecek altyapıyı oluşturmak, ortak alanları temiz kullanmak, tarım üreticilerinden direkt ve toplu alım yapmak gibi basit eylemler belki ufak gözükebilirler, ancak kolektif bir bilinç oluşturma anlamında faydalı olacaklardır. Bu kolektif bilinci oluşturma sürecini üç aşamaya ayırırsak:
- Dayanışma: Gündelik ilişkilerde emekçilerin koşullarını dikkate almak.
- Örgütlenme: Ortak sorunları tespit etmek ve bunların etrafında kalıcı yapılar oluşturmak.
- Siyasi güç: Bu yapıları toplu pazarlık, politik ve ekonomik karar alma süreçlerine taşımak.
Bugünkü siyasi konjonktürde ikinci ve üçüncü adımlar kolay olmasa da bir yerden başlamamız gerektiğini düşünüyorum. Dayanışma, güçlü bir taban desteği bulabilir ve bugün imkânsız görünen örgütlenme fikrini erişilebilir kılabilir.
Sonuç olarak, iktidarı protesto etmenin ötesinde, somut ve pozitif çıktılar üretecek ve yüksek katılım sağlayacak kolektif bir direnç geliştirmemiz elzem. Bu güven ağını inşa ettiğimiz anda protestolar, boykotlar vb. büyük ölçekli eylemler çok daha güç kazanabilir.
Yazımı 19. yüzyıl Fransız sosyalist hareketinin önemli isimlerinden Jean Jaurès’ün 1893’te Fransız Temsilciler Meclisi’nde yaptığı tarihi konuşmadan bir kesit ile noktalamak isterim:
“Sizler Cumhuriyet’i kurdunuz… ancak bunu yaparak ülkemizde siyasi düzen ile ekonomik düzen arasında katlanılmaz bir çelişki meydana getirdiniz. Siyasi düzende ulus egemendir… ekonomik düzende ise ulus, bu oligarşilerin boyunduruğu altındadır. Siyasi alanda vatandaşlar hem kraldır hem egemendir, cumhuriyeti kurarlar ve yıkarlar. Kendi temsilcilerini, yasa yapıcıları ve bakanları görevden alırlar, değiştirirler; fakat ücretli çalışanın siyasi düzende egemen olduğu tam o anda, ekonomik düzende bir tür serfliğe mahkûm edilir.(…)
Evet! Tam da yasaları koyduğu, hükümetleri belirlediği an işinden atılabilir, tüm geçim kaynaklarından yoksun bırakılabilir. Hakarete uğrayabilir, boyun eğmek zorunda kalabilir ve her gün kapısında bekleyen işsizlik tehdidi karşısında tüm egemenliği bir hiç olup gider. İş yerinin kapısından içeri girdikleri an, tüm egemenliklerini kaybederler.”



