Öfkenin, acının, yalnızlığın, adaletsizliğin ve kolektif hüznün birer kaçak kat gibi üstümüze eklendiği bu dönemde 19 Mart’ın bir umut, bir yeniden inşa çağrısı olup olmadığını düşünmeden edemiyorum.
Aklıma hep aynı soru geliyor: Umut bedel ödetir mi?
Yıllardır hayatın birçok alanında bedeller ödüyoruz. Bazen konuştuğumuz için, bazen sustuğumuz için; bazense yalnızca var oluş biçimlerimizle. Bu bedellerin çoğu görünmezdi; sessizce, gündelik hayatın içinde birikip durdu. Fakat bir noktada, o görünmez yük kolektif bir hâl aldı. Umut etmek başlı başına bir mücadelenin kendisi oldu artık. İşte o andan sonra, bedel ödemek bireysel bir kader olmaktan çıktı, ortak bir deneyime dönüştü. Ve tam da bu yüzden, biriken sessizlik artık taşınamaz hâle geldi; yerini ağır bir durağanlığa, hareket etme ihtiyacını bastıramayan bir sessizliğe bıraktı.
19 Mart bu durağanlığın kırıldığı en büyük dönüm noktalarından biri oldu. Bizler o sabaha hayatlarımızda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek uyandık. Yıllardır bastırılan öfke, sıkışmışlık, edilgenliğin dayanılmaz hale geldiği bir an yaşandı. Sokaklara çıkan insanlar bir karara değil, bir hissizleşmeye itiraz ediyordu. Ekserisini öğrencilerin oluşturduğu bu hareket, politik olduğu kadar psikolojik de bir tepkiydi: kendi geleceğine yabancılaşmış bir topluluğun kendiyle yeniden temas kurma çabası. Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden insanlar bir araya geldi; aynı sıkışmışlığı paylaşan farklı yüzler, benzemeyenler, ama hep aynı kalp ağrısını paylaşanlar.
O günden sonra, hepimiz farklı biçimlerde aynı gerçeğe tanık olduk. Bu toplumsal hareket, bir uyarı işaretiydi. Uyarıyı anlamak yerine bastırmaya yönelindi. Gözaltılar, tutuklamalar, ev hapsi kararları… Her biri aynı stratejinin parçasıydı: harekete geçen iradeyi yeniden durdurmak. Hareket etme ihtiyacının kendisiydi durdurulmaya çalışılan. Devletin dili, toplumun duygusunu dondurmak için çalışıyordu. İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin 22 Nisan 2025’te yayımladığı 19-29 Mart 2025 Tarihlerinde İstanbul’da Yaşanan Toplumsal Olaylara ve Yargı Süreçlerine İlişkin Ön Rapor’a göre, en az 593 yurttaş -önemli bir bölümü orantısız şiddet kullanılarak ve kötü muamele yasağı çiğnenerek- gözaltına alındı, gözaltına alınan yurttaşlardan en az 238’i hakkında tutuklama kararı, en az 83’ü hakkında ev hapsi, ev hapsi ya da tutuklama gibi daha ağır bir tedbire başvurulmaksızın en az 37’si hakkında yurtdışı yasağı çıkış kararı verildi.[1]
Bu tabloya uzaktan bakınca karşımıza çıkan şey, bir politika biçiminin kendisi. Bu gözaltılar, bir suçun veya suçlunun takibi değil, toplumsal bir hareketin sindirilmesine dair bir çabaydı.
Vatan’da, Çağlayan Adliyesi’nin 7. kat koridorlarında, tutuklamaların ardından Silivri’de; o günlerde birçok insanla ve aileleriyle yan yana geldim. Birbirinden tamamen farklı hayatlara sahip insanlardı bunlar. Ömründe hiçbir mitinge katılmamış, kendini apolitik olarak tanımlayanlar da vardı; yıllardır örgütlü mücadele içinde olanlar da. Aynı koridorlarda öğrenciler, işçiler, sanatçılar, gazeteciler yan yana bekliyordu. O koridorlar, korkudan çok dayanışmayı bir araya getiriyordu. Kimse birbirini tanımıyordu ama herkes aynı şeyi hissediyordu: yalnız olmadığını. İnsanları bir araya getiren, adaletsizliğe karşı duyulan ortak refleks ve birbirinin varlığına duyulan sessiz saygıydı. Zaten istenen de buydu: bu bir aradalık hissinin kaybolması. Çünkü birlikte duran insanlar, en basit hâliyle bile bir kamusallık yaratacaktı. Hükümetin esas çekincesi, bu kamusallığın yeniden güç kazanmasıydı. O yüzden gözaltılar yalnızca kişileri hedef almadı, bağları da koparmayı amaçladı. Yan yana yürüyenlerin, birlikte güçlenenlerin, birbirinin elinden tutanların birliğini kırmanın bir yoluydu. Bu nedenle dayanışma artık yalnızca bir duygu olmaktan çıkmış, bir direniş biçimine dönüşmüştü. Her sarılma, her adliye koridorunda paylaşılan sessizlik, o politikanın işlememesi için verilen küçük ama ısrarlı bir cevaptı.
Bir tutuklama kararının ardından bir meslektaşım, henüz hiçbirimiz kararın şokunu atlatamamışken, “Ben bu cübbeyi bunun için mi giydim!” diye bağırdı. Sözleri adliyenin duvarlarında yankılanırken içimde tarifsiz bir şey çatladı. Defalarca yaşadığımız, aslında hiç de yabancısı olmadığımız o an, içimde bambaşka bir yere dokundu o gün. Çünkü o cümle bir isyandan çok, işimin anlamına dair sessizce büyüyen bir kırgınlığın dışa vurumuydu. Adalet duygusunun yavaş yavaş erozyona uğradığı bir dönemde, o çığlık, hepimizin içindeki sıkışmış sesi yankıladı.
Sonra fark ettim ki bizi bir arada tutan şey, hakikatin insani gücüydü. Adaletin kurumsal varlığı bir araya gelme sebebimiz olsa da, aramızdaki bağ daha organik, daha içgüdüsel bir nitelik taşıyordu. Bazen bir duruşma salonunda, bazen bir görüş kabininde, bazen yalnızca bir mesaj zincirinde yeniden buluyorduk birbirimizi. Herkesin hikâyesi farklıydı ama ortak bir zeminde birleşiyordu: doğruyu söyleme inadı. Ortada ne kahramanlık vardı ne de bir kurtarıcı beklentisi. Sadece susmamayı seçen insanlar vardı.
19 Mart ne bir mücadelenin sonuydu ne de bir umudun başlangıcıydı; direnmenin bir yüzüydü. Bundan sonra da daha incelmiş, daha görünmez yöntemlerle hayatın her alanına sızacak ama hep bizimle olacak. Bu direnç bir yaşam biçimi artık. Mücadele dediğimiz şey ise zaten bir ömrün meselesi. Bize vaat edilmemiş her gül bahçesi gibi, her adımın bir bedeli, her sessizliğin bir yankısı var. Ve biz, bütün bu karanlıkta hâlâ hakikati dile getirebiliyorsak, bu bile başlı başına bir yaşam biçimi, bir direnişin sürdürülmesidir.
Benim için bu mücadelenin anlamı da tam burada şekillendi. 2013 Haziran’ında henüz neredeyse bir çocuk olarak Gezi Parkı’nda, bugün cezaevinde bulunan ve yıllardır özgürlüğünü dilediğimiz bir hukukçunun sesini duymamla içimde başlayan o duygu, yıllar sonra duruşma salonlarında, cezaevi ziyaretlerinde, yorgun sabahlarda yeşerdi, kendini buldu. Artık dışarıdan izlemiyorum; içindeyim. Gözaltına alınanların, tutuklanan arkadaşlarımızın hikâyeleriyle tekrar büyüdüm ben. O hikâyelerde korkudan çok kararlılık gördüm. Çünkü biliyorum ki adalet arayışı, korkudan çok bu inançla ilgili.
Ve şimdi biliyorum: hakikati söylemek yalnızca cesaret değil, süreklilik gerektiriyor. O yüzden yazarken, savunurken, konuşurken hep aynı şeyi hatırlıyorum. Artık izleyici değil, tanığım.
[1] https://www.istanbulbarosu.org.tr/files/docs/IHM-ONRAPOR-042025.pdf


