Küresel bir déjà vu halindeyiz. Dünyanın farklı köşelerinde olsak da aynı dramatik kurguları izliyor, aynı “bestseller” listelerini tüketiyor, kelimesi kelimesine aynı kavramlarla tartışıyoruz. Bu senkronizasyon, yıllarca “küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu” denilerek pazarlandı. Oysa bugün tanık olduğumuz şey, tektipleşmenin siyasal, teknolojik ve iktisadi bir rejim olarak inşası.
Karşımızdaki tablonun faili tek başına algoritmalar veya dijital platformlar değil. Asıl fail, kültür endüstrisi ile güvenlik mimarisinin iç içe geçtiği, siyasetle sermayenin birbirini beslediği yeni bir hegemonya biçimi. Bu yeni rejim, rızayı zorla değil; seçenek setlerini daraltarak ve “başka türlüsünü” teknik, estetik ve lojistik açıdan imkânsız hale getirerek üretiyor.
Ortalamanın İdeolojisi ve Kültürün Platformlaşması
Netflix veya Disney+ gibi platformların yerel içerik üreticilerini yutması ya da Warner Bros gibi geleneksel yapıları domine etmesi, basit bir piyasa konsolidasyonu olarak okunamaz. Bir hikâyenin anlatılmaya değer olup olmadığına artık yaratıcı öznenin sezgisi değil, küresel izlenebilirlik metrikleri karar veriyor.
Platformlar izleyiciyi estetik bir muhatap olarak değil, davranışsal bir veri noktası olarak kodluyor. Bir içeriğin ilk dakikalarında izleyiciyi tutma oranı, renk paletinin yarattığı nörolojik etki veya “jeneriği atla” butonuna basılma frekansı gibi binlerce mikro veri, henüz yazılmamış senaryoların çatısını kuruyor. “Beğeni kümeleri” adı verilen algoritmik sınıflandırmalarla Tokyo’daki bir izleyici ile İstanbul’daki bir izleyici, bağlamlarından koparılarak aynı tüketim kalıbına hapsediliyor.
Sonuç, teknik olarak kusursuz ama ontolojik olarak tanıdık yapımlar. Seul’den çıkan bir dizi ile Madrid’den çıkan bir başkası aynı ritme, aynı karakter şablonlarına ve aynı çatışma çözümlerine sahip. Yerel, köşeli, deneysel ya da “arıza” çıkaran her unsur risk yönetimi adına ayıklanıyor. Kültür böylece sterilize ediliyor, insan ruhu fast-food menülerine sıkıştırılıyor.
Benzer bir işleyiş spor endüstrisinde de karşımıza çıkıyor. NBA’in Avrupa basketboluna potansiyel “açılımı”, oyunun organik gelişiminden çok küresel ölçekte ölçeklenebilir bir franchise modelinin dayatılmasını andırıyor; kolektif oyun aklı, taktik disiplin ve kulüp aidiyeti gibi tarihsel unsurlar bu modelde birer “verimsizlik” olarak görülüyor ve yerlerini yıldız oyuncu etrafında kurulan, pazarlanabilir bireycilik alıyor.
Bu dönüşüm estetik bir tercih değil, algoritmik bir zorunluluk. Yıldız odaklı anlatılar veriyle ölçülmesi ve küresel izleyiciye satılması en kolay içerik formu olduğu için tercih ediliyor; kimin oynadığı, ne kadar viral olduğu ya da kaç forma sattığı, oyunun kendisinden daha önemli hale geliyor. Spor, yerel hafızası olan bir pratik olmaktan çıkıp platform mantığına uygun bir “canlı içerik” formatına indirgeniyor.
Futbolda Süper Lig projeleriyle denenen de buydu: kuşaklar boyunca aktarılan yerel rekabetlerin ve tribünde biriken kolektif duygunun tasfiyesi. Onun yerine siyasetten ve toplumsal bağlamdan arındırılmış, sponsorluk dostu bir ürün sunuluyor. Taraftar oyunun öznesi değil, veri üreten bir kullanıcıya; kulüp ise bir topluluktan çok küresel bir markaya dönüşüyor.
Entelektüel Çölleşme: Bilginin “Hızlı Tüketim” Hali
Yapay zekanın vaadi “bilginin demokratikleşmesi” idi; ancak pratikte yaşanan, bilginin vasatlıkta eşitlenmesi. Büyük Dil Modelleri (LLM), çalışma prensibi gereği istatistiksel olarak “en olası” cevabı üretmeye programlı. Sistem, milyarlarca kelime ve kavram arasındaki bağlantıları tararken, her zaman en güvenli, en sık tekrarlanan ve en az riskli yolu tercih ediyor. Bu sistemlerde radikal sorulara, kenarda kalmış perspektiflere, bizi uykumuzdan uyandıracak sarsıcı fikirlere yer yok.
Bu matematiksel tercihlerin politik sonucu, bilginin ufkunu daraltan bir epistemolojik çölleşme. İstatistiksel olarak “en olası” olanı ödüllendiren algoritmik rejim, radikal soruları ve yerleşik anlatıyı sarsabilecek fikirleri sistematik olarak görünmez kılıyor. Yayıncılıkta ve dijital medyada bu durum, arama motoru optimizasyonu (SEO) adı verilen, metnin içeriğini değil “bulunabilirliğini” merkeze alan teknik bir zorunlulukla pekişiyor: Ne söylediğinizden çok, hangi anahtar kelimelerle ve ne kadar hızlı tüketildiğiniz önemli hale geliyor. Akademide ise benzer bir mantık, atıf sayısı ve etki faktörü gibi metrikler üzerinden işliyor; giderek daha fazla araştırmacı, gerçekten neyi problematize ettiğine değil, hangi derginin hangi formatı talep ettiğine göre yazıyor. Sonuçta rahatsız eden, açmaz yaratan, okuru duraksatan metinlerin yerini; pürüzsüz, risksiz ve birbirini yankılayan içerikler alıyor. Bu konforlu dolaşım, bilgiyi çoğaltmaktan çok hizalıyor ve düşünmeyi kışkırtmak yerine, zihinsel ataleti normalleştiriyor.
Silikon Vadisi’nden Gazze’ye: Kültürden Önce Güvenlik
Bu teknolojik rejimin asıl tekinsizliği, bugün kültürel tüketimi yöneten algoritmalarla savaş alanında kullanılan sistemlerin aynı epistemolojik kökten beslenmesinde yatıyor. Kendini “veri analizi” veya “karar destek” yazılımı olarak pazarlayan bu altyapılar, başlangıçta insan davranışını anlamak için değil, onu öngörmek ve sınıflandırmak için tasarlandı. Palantir’in Pentagon, ICE ve istihbarat kurumlarıyla kurduğu uzun vadeli ortaklıklar, bu geçişkenliğin istisna değil, yapısal bir norm olduğunu gösteriyor: teknoloji burada kimin görünür, kimin şüpheli, kimin ise harcanabilir olduğuna karar veren bir yönetim mantığı.
Avrupa’da Frontex’in biyometrik veri tabanları ve “risk profilleme” yazılımları, sınırları hukuki bir prosedürden çok algoritmik bir eleme mekanizmasına dönüştürürken; Çin’de toplumsal güvenilirlik sistemleri, ekonomik davranıştan politik sadakate kadar uzanan geniş bir alanı tek bir puanlama rejimi altında topluyor.
İsrail’in Gazze’de kullandığı “Lavender” ve “The Gospel” gibi yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri ise bu mantığın uç noktası; bir insanın yaşam hakkı, sosyal ağ yoğunluğu, sinyal verisi ve davranış kalıplarından türetilmiş istatistiksel bir olasılığa indirgeniyor. Kararı veren artık bir yapay zekâ modeli olduğu için, etik sorumluluk da teknik bir ayrıntı gibi sistemin dışına itiliyor. Savaş alanının bir “canlı test ortamına” dönüşmesi, bu teknolojilerin sivil hayata sızmasının önünü açıyor; böylece aynı sınıflandırma dili, gündelik hayatta kimin riskli, kimin makbul olduğuna sessizce karar veren görünmez bir yönetişim biçimine eviriliyor.
Dijital Sansürün Yeni Yüzü: Görünmezlik
Twitter’ın (X) dönüşümü, bu güvenlikçi mantığın kamusal tartışma alanını nasıl yeniden tasarladığını gösteriyor. Bir zamanların kaotik ama çok sesli meydanı, bugün algoritmik olarak yönetilen, belirli politik ajandaların öne çıkarıldığı, diğerlerinin ise “görünmezlik
pelerini” (shadowban) ile susturulduğu bir yankı odası artık. Buradaki sansür, klasik anlamda yasaklayıcı değil; çok daha sofistike. Sözü kesmiyor, sesi kısmıyor, sadece görünürlüğü çekiyor. Bir fikri yanlışlamadan, ona karşı argüman üretmeden, yalnızca dolaşımdan düşürerek etkisizleştiriyor.
Bu yeni sansür biçimi, uluslararası ilişkilerde “yumuşak gücün” de doğasını değiştiriyor. Hegemonya artık kendi kültürünü, değerlerini ya da siyasal tahayyülünü cazip kılarak kurulmuyor; alternatif olanı “gürültü”, “parazit” ya da “sistem hatası” olarak işaretleyip algoritmik olarak sönümlendirerek inşa ediliyor. Böyle bir ortamda itirazın dili de kaçınılmaz olarak daralıyor. Tektipleşmiş bir dünyada, muhalefet dahi tektipleşiyor; risk almayan, ölçülü, algoritmayla uyumlu bir muhalefet formuna zorlanıyor.
Sonuç: Bir Direniş Biçimi Olarak “Fikir”
Gelinen noktada, kültürel tektipleşme ile güvenlikçi gözetim rejimleri birbirinden bağımsız olgular değil; aynı yönetim aklının farklı yüzleri. Mesele yalnızca yerel tatların, kültürel çeşitliliğin ya da estetik farkların kaybı değil. Asıl kayıp, “başka türlü bir hayatın” mümkün olduğuna dair kolektif hayal gücünün aşınması. Bugün “verimlilik”, “optimizasyon” ve “güvenlik” adına kurulan düzen, insanı hatadan, belirsizlikten ve dolayısıyla yaratıcılıktan arındırmayı hedefliyor.
Oysa tarihsel ilerleme, tam da o düzensiz, öngörülemez ve verimsiz anlarda filizlenir. Tam da bu noktada, bu “pürüzsüz” akışa inat eleştirel bir mesafe koymak, bu satırları yazmak ve üzerine düşünmek; romantik bir nostalji değil, aksine ontolojik bir direniş biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Algoritmanın tahmin edemediği, veriye indirgeyemediği o “insani arıza”yı savunmak, bugün belki de en politik eylem.
Okan Dülger Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Tarih bölümlerinden mezun oldu. Arçelik’te staj yaptı. İki yıl İKSV’de görev aldıktan sonra Fayn Medya bünyesinde yazar ve editör olarak çalıştı. Hâlen Freie University Berlin’de Orta Doğu Çalışmaları alanında yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir.



