Written by 9:32 am Gündem

Algoritmik Vasatlığın Politikası: Kültür, Güvenlik ve Tektipleşme – Okan Dülger

Küresel bir déjà vu halindeyiz. Dünyanın farklı köşelerinde olsak da aynı dramatik kurguları  izliyor, aynı “bestseller” listelerini tüketiyor, kelimesi kelimesine aynı kavramlarla  tartışıyoruz. Bu senkronizasyon, yıllarca “küreselleşmenin kaçınılmaz sonucu” denilerek  pazarlandı. Oysa bugün tanık olduğumuz şey, tektipleşmenin siyasal, teknolojik ve iktisadi  bir rejim olarak inşası.  

Karşımızdaki tablonun faili tek başına algoritmalar veya dijital platformlar değil. Asıl fail,  kültür endüstrisi ile güvenlik mimarisinin iç içe geçtiği, siyasetle sermayenin birbirini  beslediği yeni bir hegemonya biçimi. Bu yeni rejim, rızayı zorla değil; seçenek setlerini  daraltarak ve “başka türlüsünü” teknik, estetik ve lojistik açıdan imkânsız hale getirerek  üretiyor. 

Ortalamanın İdeolojisi ve Kültürün Platformlaşması 

Netflix veya Disney+ gibi platformların yerel içerik üreticilerini yutması ya da Warner Bros  gibi geleneksel yapıları domine etmesi, basit bir piyasa konsolidasyonu olarak okunamaz. Bir  hikâyenin anlatılmaya değer olup olmadığına artık yaratıcı öznenin sezgisi değil, küresel  izlenebilirlik metrikleri karar veriyor. 

Platformlar izleyiciyi estetik bir muhatap olarak değil, davranışsal bir veri noktası olarak  kodluyor. Bir içeriğin ilk dakikalarında izleyiciyi tutma oranı, renk paletinin yarattığı  nörolojik etki veya “jeneriği atla” butonuna basılma frekansı gibi binlerce mikro veri, henüz  yazılmamış senaryoların çatısını kuruyor. “Beğeni kümeleri” adı verilen algoritmik sınıflandırmalarla Tokyo’daki bir izleyici ile İstanbul’daki bir izleyici, bağlamlarından  koparılarak aynı tüketim kalıbına hapsediliyor. 

Sonuç, teknik olarak kusursuz ama ontolojik olarak tanıdık yapımlar. Seul’den çıkan bir dizi  ile Madrid’den çıkan bir başkası aynı ritme, aynı karakter şablonlarına ve aynı çatışma  çözümlerine sahip. Yerel, köşeli, deneysel ya da “arıza” çıkaran her unsur risk yönetimi adına  ayıklanıyor. Kültür böylece sterilize ediliyor, insan ruhu fast-food menülerine sıkıştırılıyor. 

Benzer bir işleyiş spor endüstrisinde de karşımıza çıkıyor. NBA’in Avrupa basketboluna  potansiyel “açılımı”, oyunun organik gelişiminden çok küresel ölçekte ölçeklenebilir bir  franchise modelinin dayatılmasını andırıyor; kolektif oyun aklı, taktik disiplin ve kulüp  aidiyeti gibi tarihsel unsurlar bu modelde birer “verimsizlik” olarak görülüyor ve yerlerini  yıldız oyuncu etrafında kurulan, pazarlanabilir bireycilik alıyor. 

Bu dönüşüm estetik bir tercih değil, algoritmik bir zorunluluk. Yıldız odaklı anlatılar veriyle  ölçülmesi ve küresel izleyiciye satılması en kolay içerik formu olduğu için tercih ediliyor;  kimin oynadığı, ne kadar viral olduğu ya da kaç forma sattığı, oyunun kendisinden daha  önemli hale geliyor. Spor, yerel hafızası olan bir pratik olmaktan çıkıp platform mantığına  uygun bir “canlı içerik” formatına indirgeniyor. 

Futbolda Süper Lig projeleriyle denenen de buydu: kuşaklar boyunca aktarılan yerel  rekabetlerin ve tribünde biriken kolektif duygunun tasfiyesi. Onun yerine siyasetten ve  toplumsal bağlamdan arındırılmış, sponsorluk dostu bir ürün sunuluyor. Taraftar oyunun  öznesi değil, veri üreten bir kullanıcıya; kulüp ise bir topluluktan çok küresel bir markaya  dönüşüyor. 

Entelektüel Çölleşme: Bilginin “Hızlı Tüketim” Hali 

Yapay zekanın vaadi “bilginin demokratikleşmesi” idi; ancak pratikte yaşanan, bilginin  vasatlıkta eşitlenmesi. Büyük Dil Modelleri (LLM), çalışma prensibi gereği istatistiksel  olarak “en olası” cevabı üretmeye programlı. Sistem, milyarlarca kelime ve kavram  arasındaki bağlantıları tararken, her zaman en güvenli, en sık tekrarlanan ve en az riskli yolu  tercih ediyor. Bu sistemlerde radikal sorulara, kenarda kalmış perspektiflere, bizi  uykumuzdan uyandıracak sarsıcı fikirlere yer yok.

Bu matematiksel tercihlerin politik sonucu, bilginin ufkunu daraltan bir epistemolojik  çölleşme. İstatistiksel olarak “en olası” olanı ödüllendiren algoritmik rejim, radikal soruları  ve yerleşik anlatıyı sarsabilecek fikirleri sistematik olarak görünmez kılıyor. Yayıncılıkta ve  dijital medyada bu durum, arama motoru optimizasyonu (SEO) adı verilen, metnin içeriğini  değil “bulunabilirliğini” merkeze alan teknik bir zorunlulukla pekişiyor: Ne söylediğinizden  çok, hangi anahtar kelimelerle ve ne kadar hızlı tüketildiğiniz önemli hale geliyor. Akademide  ise benzer bir mantık, atıf sayısı ve etki faktörü gibi metrikler üzerinden işliyor; giderek daha  fazla araştırmacı, gerçekten neyi problematize ettiğine değil, hangi derginin hangi formatı  talep ettiğine göre yazıyor. Sonuçta rahatsız eden, açmaz yaratan, okuru duraksatan  metinlerin yerini; pürüzsüz, risksiz ve birbirini yankılayan içerikler alıyor. Bu konforlu  dolaşım, bilgiyi çoğaltmaktan çok hizalıyor ve düşünmeyi kışkırtmak yerine, zihinsel ataleti  normalleştiriyor. 

Silikon Vadisi’nden Gazze’ye: Kültürden Önce Güvenlik 

Bu teknolojik rejimin asıl tekinsizliği, bugün kültürel tüketimi yöneten algoritmalarla savaş  alanında kullanılan sistemlerin aynı epistemolojik kökten beslenmesinde yatıyor. Kendini  “veri analizi” veya “karar destek” yazılımı olarak pazarlayan bu altyapılar, başlangıçta insan  davranışını anlamak için değil, onu öngörmek ve sınıflandırmak için tasarlandı. Palantir’in  Pentagon, ICE ve istihbarat kurumlarıyla kurduğu uzun vadeli ortaklıklar, bu geçişkenliğin  istisna değil, yapısal bir norm olduğunu gösteriyor: teknoloji burada kimin görünür, kimin  şüpheli, kimin ise harcanabilir olduğuna karar veren bir yönetim mantığı. 

Avrupa’da Frontex’in biyometrik veri tabanları ve “risk profilleme” yazılımları, sınırları  hukuki bir prosedürden çok algoritmik bir eleme mekanizmasına dönüştürürken; Çin’de  toplumsal güvenilirlik sistemleri, ekonomik davranıştan politik sadakate kadar uzanan geniş  bir alanı tek bir puanlama rejimi altında topluyor. 

İsrail’in Gazze’de kullandığı “Lavender” ve “The Gospel” gibi yapay zekâ destekli  hedefleme sistemleri ise bu mantığın uç noktası; bir insanın yaşam hakkı, sosyal ağ  yoğunluğu, sinyal verisi ve davranış kalıplarından türetilmiş istatistiksel bir olasılığa  indirgeniyor. Kararı veren artık bir yapay zekâ modeli olduğu için, etik sorumluluk da teknik  bir ayrıntı gibi sistemin dışına itiliyor. Savaş alanının bir “canlı test ortamına” dönüşmesi, bu  teknolojilerin sivil hayata sızmasının önünü açıyor; böylece aynı sınıflandırma dili, gündelik  hayatta kimin riskli, kimin makbul olduğuna sessizce karar veren görünmez bir yönetişim  biçimine eviriliyor.

Dijital Sansürün Yeni Yüzü: Görünmezlik  

Twitter’ın (X) dönüşümü, bu güvenlikçi mantığın kamusal tartışma alanını nasıl yeniden  tasarladığını gösteriyor. Bir zamanların kaotik ama çok sesli meydanı, bugün algoritmik  olarak yönetilen, belirli politik ajandaların öne çıkarıldığı, diğerlerinin ise “görünmezlik  

pelerini” (shadowban) ile susturulduğu bir yankı odası artık. Buradaki sansür, klasik anlamda  yasaklayıcı değil; çok daha sofistike. Sözü kesmiyor, sesi kısmıyor, sadece görünürlüğü  çekiyor. Bir fikri yanlışlamadan, ona karşı argüman üretmeden, yalnızca dolaşımdan  düşürerek etkisizleştiriyor. 

Bu yeni sansür biçimi, uluslararası ilişkilerde “yumuşak gücün” de doğasını değiştiriyor.  Hegemonya artık kendi kültürünü, değerlerini ya da siyasal tahayyülünü cazip kılarak  kurulmuyor; alternatif olanı “gürültü”, “parazit” ya da “sistem hatası” olarak işaretleyip  algoritmik olarak sönümlendirerek inşa ediliyor. Böyle bir ortamda itirazın dili de kaçınılmaz  olarak daralıyor. Tektipleşmiş bir dünyada, muhalefet dahi tektipleşiyor; risk almayan, ölçülü,  algoritmayla uyumlu bir muhalefet formuna zorlanıyor. 

Sonuç: Bir Direniş Biçimi Olarak “Fikir”  

Gelinen noktada, kültürel tektipleşme ile güvenlikçi gözetim rejimleri birbirinden bağımsız  olgular değil; aynı yönetim aklının farklı yüzleri. Mesele yalnızca yerel tatların, kültürel  çeşitliliğin ya da estetik farkların kaybı değil. Asıl kayıp, “başka türlü bir hayatın” mümkün  olduğuna dair kolektif hayal gücünün aşınması. Bugün “verimlilik”, “optimizasyon” ve  “güvenlik” adına kurulan düzen, insanı hatadan, belirsizlikten ve dolayısıyla yaratıcılıktan  arındırmayı hedefliyor.  

Oysa tarihsel ilerleme, tam da o düzensiz, öngörülemez ve verimsiz anlarda filizlenir. Tam da  bu noktada, bu “pürüzsüz” akışa inat eleştirel bir mesafe koymak, bu satırları yazmak ve  üzerine düşünmek; romantik bir nostalji değil, aksine ontolojik bir direniş biçimi olarak  karşımıza çıkıyor. Algoritmanın tahmin edemediği, veriye indirgeyemediği o “insani arıza”yı  savunmak, bugün belki de en politik eylem.

Okan Dülger Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Tarih bölümlerinden mezun oldu.  Arçelik’te staj yaptı. İki yıl İKSV’de görev aldıktan sonra Fayn Medya bünyesinde yazar ve  editör olarak çalıştı. Hâlen Freie University Berlin’de Orta Doğu Çalışmaları alanında yüksek  lisans eğitimini sürdürmektedir.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin