2008 yılında, ilkokul ikinci sınıfa giderken bir gün anneme şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: ‘‘Anne, biz hangi partiyi destekliyoruz?’’ Annemin cevabı ilginçti: ‘‘Biz CHP’ye oy veriyoruz fakat Baykal’ı sevdiğimizden değil. Mecburen ona oy veriyoruz.’’ O dönem bu cevaba şaşırmıştım çünkü o yaşta siyaseti partilerden ziyade liderlerin yarıştığı bir şey olarak algılıyordum. Bir sprint yarışı gibi. Seçmenlerin partileri ve liderleri ayrı olarak değerlendirebileceğine pek ihtimal vermiyordum. Aradan 18 yıl geçti, siyaset bilimci oldum ve Türkiye siyasetinin en tartışmalı figürlerinden biri olan Deniz Baykal’ın yarım asırlık siyasi kariyerini değerlendirdiğimde şu örüntüyü görüyorum: Baykal, siyasi kariyeri boyunca her zaman toplumun bir kesimi için (seküler, CHP seçmeni) ‘‘kötünün iyisi’’ oldu. Fakat o seçmen grubunun istikrarlı biçimde oy verdiği CHP’nin içinde öyle mücadeleler verdi ki, yaklaşık 50 yıl boyunca siyasetin kilit isimlerinden biri olarak kalabildi. Geçen hafta çarşamba günü (11 Şubat 2026) Baykal’ın vefatının üçüncü yıl dönümüydü.
Bu vesileyle, toplumsal hafızamızda pek yeri olmayan bu siyasetçinin portresini yazmamın nedeni şu: Baykal’ın CHP içindeki başarıları ve Türkiye siyasetindeki başarısızlıkları bize bu iki kurumun dinamikleri hakkında çok şey söylüyor. Baykal, yaklaşık 16 yılla İsmet İnönü’den sonra en uzun süre CHP Genel Başkanlığı yapmış siyasetçi. İlk kez 1973’te milletvekili seçilen Baykal, siyasi yasaklı olduğu 1983 ve partisiyle birlikte Meclis dışında kaldığı 1999 hariç, vefat ettiği 2023 yılına kadar parlamentodaydı. Bu kadar uzun süre genel başkanlık ve milletvekilliği yapmak her siyasetçiye nasip olmuyor. Ancak, tüm bu süre boyunca Baykal’ın Türk siyasetindeki (CHP’nin iç siyaseti hariç) başarıları nedir diye sorarsanız, verebileceğim cevapların sayısı bir elin parmağını geçmez. Peki ya hataları? Şahsi kanaatim, hatalarının sayısının daha fazla olduğu yönünde. 1970’lerde ve 1980’lerde CHP’nin ve SHP’nin yorucu hizip mücadeleleriyle vakit kaybetmesine sebep oldu. 1990’larda genel başkan olduktan sonra partiye yeni bir soluk getirmeye çalıştı, fakat CHP’yi tarihinde ilk kez baraj altında bırakan genel başkan olarak tarihe geçti. 2000’lerdeki dışlayıcı ve kutuplaştırıcı söylemleriyle ‘’halka inemeyen CHP’’ imajının yerleşmesine yardımcı oldu. Tüm bu yaşanmışlıklardan bir nebze ders çıkarabilmek için Baykal dönemi, özellikle de 1990’lar ve 2000’ler, incelenmeye değer.
Hizip Mücadeleleriyle Geçen Yirmi Yıl (1973-1992)
Siyasete 1968 yılında giren Baykal’ın akademik bir geçmişi olduğunu pek çok kişi bilmez. 1963 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden doktora derecesini alan Baykal, prestijli bir burs olan Rockefeller Bursu’nu kazanarak iki yıl ABD’de Columbia Üniversitesi ve Berkeley Üniversitesi’nde siyaset bilimi metodolojisi üzerine doktora sonrası çalışmalarda bulundu. [1] 1968 yılında seçmen davranışı üstüne yazdığı tezle doçent olan Baykal, o dönemki CHP yönetimine 1965 seçimlerinde yaşadıkları ağır yenilginin sebeplerini açıklayan bir rapor da sunmuştu. [2] Bu rapor Genel Başkan İsmet İnönü ve Genel Sekreter Bülent Ecevit’in dikkatini çekti ve Baykal 1968 yılında CHP’ye üye olarak siyasi yaşamına başladı. İlk kez CHP’nin birinci parti olduğu 1973 seçimlerinde Antalya milletvekili seçilen Baykal, 1974 yılındaki CHP-MSP koalisyonunda Maliye Bakanı, 1978-79 yıllarındaki Ecevit Hükümeti’nde de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görev yaptı.
1970’li yıllar Baykal’ın siyasette hızlıca yükseldiği bir dönem olmakla kalmadı, aynı zamanda kendisine yıllarca yapışacak bir etiket olan ‘’hizipçilik’’ suçlamalarının da başladığı bir dönem oldu. Aslında ortanın solu söyleminin başladığı 1965 yılından itibaren CHP’deki temel bölünme ortanın solundakilerle sağ-Kemalistler arasında geçmişti. Fakat bu bölünme 1967’de sağ-Kemalistlerin kendi partilerini kurmasıyla (Güven Partisi, daha sonrasında Cumhuriyetçi Güven Partisi) büyük ölçüde bertaraf edilmiş, Ecevit’in 1972’de genel başkan olmasıyla da neredeyse tamamen bitmişti. 1972’den sonraki hizipçiliğin temel odaklarından biri Baykal ve ekibi oldu. 1976 yılında Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin otoriter politikalarının yarattığı gergin atmosferde Baykal CHP’nin yenilenmesi gerektiğini düşünüyor, genç ve dinamik imajına vurgu yapıyordu. [3] 1960’ların aksine, bu dönemde CHP’deki hizip mücadeleleri ideolojik tartışmalardan uzaktı; mücadeleler daha çok şahıslar üzerinden devam ediyordu. 8 Mart 1976’da arkadaşlarıyla birlikte CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyeliğinden istifa eden Baykal, aynı yıl Kasım ayında yapılan kurultayda da genel sekreter adayı oldu ve yönetimin MYK listesine karşı alternatif bir liste çıkardı. [4] 1977 seçimlerinde CHP’nin %42 gibi rekor bir oyla birinci parti olması ve bir süre hükümette bulunması bu tartışmaları biraz dizginlemiş gibi görünse de, CHP’nin 1979 ara seçimlerinde yaşadığı hezimetin ardından hükümetten çekilmesi partideki hizipleri yeniden alevlendirdi. Ecevit partinin 1977 seçimlerindeki başarısını sönümlendirmekle suçlanıyordu. Ecevit’in bu suçlamalara cevabı çok netti: ‘’Bir tarafta katı hizipçiliği hak gören bir liste, bir yanda katı hizipçiliği reddeden bir anlayış bulunmaktadır. Ben katı hizipçiliği reddeden bir ekiple görev yapabilirim. Eğer kurultay bana bu olanağı verirse, genel başkan olarak görevimi sürdürürüm. Şayet kurultay bana bu olanağı vermezse, görevimi genel başkan olmadan da partimde sürdürürüm.’’ [5] Ecevit bu rest sayesinde 1979 kurultayını da kazandı. Bu kurultay CHP’nin 12 Eylül darbe yönetimince kapatılmasından önceki son kurultayıydı.
Bülent Ecevit ve Deniz Baykal, 1970’li yıllar
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında CHP de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler kapatıldı ve bu partilerde siyaset yapan milletvekillerine ve parti yöneticilerine 5 yıldan 10 yıla kadar siyaset yapma yasağı getirildi. Deniz Baykal da 10 yıl siyaset yasağı alan siyasetçiler arasındaydı. 1983 yılında yeni partilerin kurulmasına izin verildiği dönemde eski partilerin yeniden kurulacağı endişesini taşıyan cunta yönetimi, aralarında Baykal’ın da olduğu 16 eski CHP’li ve AP’li siyasetçiyi Çanakkale’deki Zincirbozan Askeri Tesislerinde ‘‘zorunlu ikamete’’ tabi tuttu. Yaklaşık 4 ay burada sürgünde kalan Baykal, çıktığında yasaklı olmasına rağmen siyasi faaliyetlerine devam etti. 1984 yılında arkadaşlarıyla birlikte eski CHP yöneticilerinin Erdal İnönü liderliğinde kurduğu Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) katılmak istedi, fakat 1970’lerdeki ‘‘hizipçiliğini’’ burada devam ettireceği şüphesiyle İnönü tarafından reddedildi. İnönü ‘‘tek tek hiçbir eski CHP’linin girmesine itirazının olmadığını,’’ fakat hizipçilik görüntüsü verilmesini tasvip etmeyeceğini Baykal’a açıkça belirtmişti. [6]
1987 referandumuyla siyasi yasakların çok az bir oy farkıyla kaldırılmasından sonra aktif siyasete resmen dönen Baykal, Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1988’deki kurultayında 44 kişilik Parti Meclisi’ne 29 üye sokmayı başardı. Bu aynı zamanda Deniz Baykal’ın SHP Genel Sekreteri seçilmesi anlamına geliyordu. Sekiz yıllık aranın ardından Baykal siyasete ana muhalefet partisinin ikinci adamı olarak dönmüştü. CHP’de ve SHP’de genel sekreterliğin önemli ve büyük ölçüde özerk bir görev olduğu göz önünde bulundurulduğu zaman, bu başarının önemi daha net bir şekilde belli oluyordu. Fakat Baykal ikinci adam olmakla yetinmeyecekti. 1990 yılında tıpkı 1976’daki gibi arkadaşlarıyla birlikte MYK’dan istifa eden Baykal, parti içi muhalefetin ateşini yaktı. Fakat bu parti içi muhalefet mücadelesi de yine 1970’lerdeki gibi ideolojik ayrışmalardan uzaktı. Baykal hala ‘‘genç, dinamik’’ bir lider olduğunu vurguluyor, fakat kendisinin neyi farklı yapacağını açıkça söylemiyordu. Muhtemeldir ki, o dönem dünyada da revaçta olan pragmatik ve lider odaklı siyaseti Türkiye soluna taşımaya çalışıyordu. 1990-1992 arasında Erdal İnönü’ye karşı üç kez genel başkan adayı oldu, üçünde de kaybetti. Fakat 1992 yılındaki son yenilgisi sadece 30 oy farkla gerçekleşmişti. Bu kendisinin siyasi geleceği için umut vadeden bir tabloydu. Tam da bu esnada dönemin DYP-SHP hükümetinin 12 Eylül öncesi partilerin yeniden açılabilmesine izin veren kanunu çıkarması Baykal’a tarihi bir fırsat sundu. Yeniden açılacak CHP’nin genel başkanı olmaya çalışacaktı. 20 yıldır süregelen hizip mücadelelerini başarıya ulaştırabilecek yeni bir platform kuruluyordu. Siyasi ortam da buna uygundu çünkü Baykal’ın önceki liderlik denemelerinin başarısız olmasında hem Ecevit’in 1977’deki hem de Erdal İnönü’nün 1989’daki büyük seçim zaferlerinin önemli etkisi vardı. Bu başarılar bir lider değişiminin gerekliliğini sorgulatır nitelikteydi. 1992 yılı itibarıyla Ecevit DSP’nin, İnönü de SHP’nin başındayken yeni CHP’deki boşluğu doldurmak Baykal’a nasip olacaktı.
Baykal Sonunda Genel Başkan – Dünyada Yeni Sol, Türkiye’de Yeni CHP (1992-2002)
1992 yılında CHP’nin yeniden açılma sürecini partinin 12 Eylül öncesi yönetim kurulundan kalan en yetkili kişiler olan genel sekreter yardımcıları yürütüyordu. Bu heyetin başında da Erol Tuncer vardı. Aslında bu heyetin amacı yeniden açılacak CHP’yi merkez soldaki tüm partileri kapsayacak bir çatı parti haline getirmekti. Bu vesileyle, bu heyet 1992 yazı boyunca CHP’nin kapatılmadan önceki son genel başkanı Bülent Ecevit’le beş görüşme gerçekleştirdi. Ecevit’e yeni CHP’ye katılması teklif ediliyordu. O dönem DSP lideri olan Ecevit çok net bir şart sundu: yeni parti hizipçilikten uzak olmalıydı. [7] Ecevit 1970’lerde Baykal’ın hizipçiliğinden çok çekmişti ve benzer bir süreci tekrar yaşamayı asla istemiyordu. Zaten 1980 sonrasında CHP’lilerle birlikte hareket etmeyip DSP’yi kurmasının ana sebebi de buydu. Erol Tuncer ve arkadaşları böyle bir garanti veremeyince Cumhuriyet Halk Partisi 9 Eylül 1992 tarihinde, SHP ve DSP’den bağımsız olarak, en son 1979’da toplanan kurultayın delegeleri tarafından yeniden kuruldu. Aynı gün yapılan açılış kurultayında Deniz Baykal, açılış sürecini yöneten Erol Tuncer’i yenerek CHP’nin dördüncü genel başkanı seçildi. Baykal uzun yıllar süren parti içi mücadelesinde sonunda muradına ermişti.
Baykal liderliğindeki CHP’nin ilk büyük sınavı 1994 yerel seçimleri olacaktı. 1989’daki yerel seçimlerde birinci parti olan ve İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere pek çok belediyeyi kazanan SHP, geçen beş senede yolsuzluk skandalları ve parti içi tartışmalarla oldukça yıpranmıştı. Buna rağmen sol partiler 1994 yerel seçimlerinde işbirliği yapmadılar. Yerel seçimlerde üç farklı merkez sol parti yarıştı: SHP, DSP ve CHP. Sonuç bu üç parti için de hüsran oldu. Refah Partisi bu bölünmüşlükten yararlanıp İstanbul, Ankara gibi önemli belediyeleri kazandı. SHP dördüncü, DSP beşinci parti olabildi. CHP ise %4.63’lük oy oranıyla ancak yedinci parti olabilmişti. Bu seçimdeki başarısız sonuçtan sonra bu üç partinin yeniden birleşmesi tartışmaları gündeme geldi. DSP lideri Ecevit 1992’de sunduğu sebeplerle bu birleşmeyi yine reddedince, görüşmeler SHP-CHP birleşmesi üzerinde yoğunlaştı. 1994 sonunda SHP lideri Murat Karayalçın ve CHP lideri Deniz Baykal iki partinin birleşmesinde uzlaştı. Fakat iki sorun vardı: çatı parti hangisi olacaktı ve genel başkan kim olacaktı? 28 Ocak 1995 tarihinde toplanacak birleşme kurultayından önce bu konuda anlaşılamadığı için kurultay tam bir fiyaskoya dönüştü. CHP’liler kurultay salonuna gelip beklediler, ancak SHP’liler gelmedi. Birkaç hafta daha süren görüşmelerin ardından Karayalçın ve Baykal, Hikmet Çetin’in genel başkan olması şartıyla uzlaştılar. 18 Şubat 1995 günü yapılan ortak kurultayda delegelerin 1003’ü birleşmenin CHP’de olması yönünde oy verdi. Birleşme SHP’de olsun diyenlerin sayısı 635’te kaldı. [8] Bunun üzerine SHP aynı gün kendini feshetti ve CHP’ye katılma kararı aldı. Karayalçın-Baykal çekişmesine geçici bir çözüm bulunmuştu. Fakat bu çekişme aynı yıl 10 Eylül tarihinde toplanan kurultayda tekrar gün yüzüne çıktı. Genel Başkan Hikmet Çetin tekrar aday olmayınca Karayalçın ve Baykal genel başkanlık için yarıştılar. Kazanan yine Baykal oldu. 1991’de Demirel ve İnönü’nün kurduğu DYP-SHP (1995’ten itibaren CHP) hükümeti hala devam ettiği için Baykal Tansu Çiller hükümetinde Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini de üstlenmeye başladı.
1995 yılının 24 Aralık günü yapılacak genel seçimler Baykal’ın genel başkan olarak girdiği ilk seçimler olacaktı. CHP bu seçimlere ‘‘Dünyada Yeni Sol, Türkiye’de Yeni CHP’’ sloganıyla giriyordu. Bu slogan CHP’nin o dönem ‘‘New Labour’’ politikasıyla yükselişe geçen Tony Blair liderliğindeki İngiliz İşçi Partisi’nden oldukça esinlendiğinin belirtisiydi. Bu slogandaki ‘‘yeni sol,’’ 1970’lerin aksine sınıf mücadelesine daha az vurgu yapan ve neo-liberal ilkelerle daha uyumlu bir siyaset çizgisini işaret ediyordu. Parti programlarına ve kadrolarına yapılan vurguların yerini lider odaklı siyaset almaya başlamıştı. Baykal kendisinin ‘‘genç, dinamik ve karizmatik’’ imajının bu tip bir siyaset için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyordu.

Ancak, 1995 seçimleri de CHP için bir hezimet oldu. CHP %10.71’lik oy oranıyla barajı kıl payı geçebilmiş, solun en büyük partisi unvanını da %14 oy alan Ecevit’in DSP’sine kaptırmıştı. 1992’den bu yana üç senenin parti içi mücadelelerle geçmesinin bedeli ağır olmuştu. CHP, SHP döneminde oy aldığı Kürt seçmeni ve Alevi seçmenin bir kısmını kaybetmişti, üstüne üstlük yeni seçmen de kazanamamıştı. Bu süreçte birlik görüntüsü veren ve lideri Ecevit’in de popülerliğinden yararlanan DSP, daha milliyetçi bir söylemle Batı Anadolu ve Trakya’daki Atatürkçü seçmenin favori partisi haline geldi. Baykal’ın CHP’ye yeni bir soluk verme çabası sadece lafta kalmıştı. Bu dönemki CHP Avrupa’daki yeni soldan esinlenmekte bile başarısız olmuştur, çünkü yeni solun bir belirgin özelliği neo-liberal politikalara yaklaşmaksa, diğer önemli özelliği de kimlik politikalarında ilerici ve çoğulcu ilkeleri benimsemekti. Fakat Baykal liderliğindeki CHP, SHP dönemindeki çoğulcu kimlik politikası söylemlerini ilerletmek yerine onların etkisini azaltmayı seçti. 1995 CHP’sini ideolojisi kısmen muğlak, lider odaklı bir parti olarak nitelendirmek mümkündür.
CHP’nin ideolojik vurguları Haziran 1996’da göreve başlayan, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi (REFAHYOL) koalisyonu ve ardından yaşanan 28 Şubat 1997 sürecinin ardından daha belirgin hale gelmeye başladı. CHP bu dönemde ordunun irtica ile suçladığı REFAHYOL hükümetine karşı net tavır aldı ve kendini rejimin ve laikliğin savunucusu olarak konumlandırmaya başladı. Baykal’a ve CHP’ye göre bölücülük ve irtica Türkiye için en büyük iki tehditti ve hiçbir taviz verilmemeliydi. Bu kutuplaşan siyasi ortamda CHP, Haziran 1997’de Mesut Yılmaz’ın başbakanlığında kurulan ve REFAHYOL dışındaki tüm partileri (ANAP, DSP, DTP) içeren koalisyon hükümetine (ANASOL-D) dışarıdan destek olma kararı aldı. Bu hükümetin devamı CHP’nin güvenoyuna bağlıydı, fakat Baykal Başbakan Mesut Yılmaz’a sürekli erken seçim baskısı yapıyordu. [9] Kasım 1998’de Baykal ANAP’taki çeşitli yolsuzluk iddialarını gerekçe göstererek hükümetten desteğini çekti ve Türkiye Nisan 1999’da erken seçime gitmek zorunda kaldı. Bu seçimlere damga vuran olay Şubat 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesiydi. Bu olay, o dönem ülkeyi erken seçime getirmek için kısa süreli bir hükümetin başbakanlığını yapan DSP lideri Bülent Ecevit’in oylarını ciddi şekilde yükseltti. Ecevit’in yükselişinden en kötü etkilenen lider ise Baykal’dı. Sol ve Atatürkçü seçmen büyük ölçüde DSP’de toplandığı için CHP 1999 seçimlerinde %8.71 oyla tarihinde ilk kez baraj altı kalmıştı. Erken seçime gidilmesinde ısrar edip bu sebeple ANASOL-D hükümetini düşüren Baykal, ironik bir şekilde bu seçimin en büyük mağlubu olmuştu. Bu sonucun ardından genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Mayıs 1999’daki kurultayda Altan Öymen CHP Genel Başkanı seçildi. Öymen’in seçilmesinde Baykalcı delegelerin desteğinin etkisi büyüktü. Yaklaşık 1.5 yıl süren bir aranın ardından Baykal, Eylül 2000’deki kurultayda mevcut genel başkan Altan Öymen’i mağlup ederek üçüncü kez CHP lideri seçildi.
2001’de yaşanan büyük ekonomik kriz, Ecevit’in sağlık sorunları ve DSP-MHP-ANAP koalisyonu içindeki anlaşmazlıklar MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 3 Kasım 2002’de erken seçime gitme çağrısı yapmasını teşvik etti. Bahçeli’nin bu çağrıyı yaptığı günlerde DSP içinde de bir bölünme oldu ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan istifa etti. Özkan’la birlikte DSP milletvekillerinin neredeyse yarısı istifa etti. İstifa edenlerin kurduğu Yeni Türkiye Partisi de Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in son anda kurucular arasında yer almaktan vazgeçip CHP’ye katılmasıyla ölü doğmuştu. 1999’da DSP’de toplanan merkez sol oyların 2002’deki tek güvenilir adresi CHP olarak görülüyordu. 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP %34.28 oyla tek başına iktidar olurken, CHP de %19.39 oyla, diğer tüm partilerin baraj altında kalması sonucu tek başına muhalefet görevini üstlendi. Türkiye siyaseti baştan aşağı yeniden şekillenirken Baykal da ilk kez ana muhalefet liderliği yapacaktı.
Ana Muhalefet Lideri Baykal – Halka Rağmen, Halk İçin (?) Muhalefet (2002-2010)
2002’de tek başına iktidar olan AKP’nin önünde büyük bir problem vardı. Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan daha önce aldığı hapis cezası sebebiyle milletvekili adayı olamamıştı. Bu sebeple Başbakanlık görevini üstlenemiyordu, fakat Türkiye’yi uluslararası görüşmelerde temsil ederek fiili olarak Başbakanlık yapıyordu. Bu fiili durumun ortadan kaldırılması için bir anayasa değişikliği yapılması gündeme geldi. Ancak anayasa değişikliği için AKP’nin milletvekili sayısı yeterli değildi, Meclisteki diğer parti olan CHP’nin desteğine ihtiyacı vardı. Baykal CHP’si bu anayasa değişikliğine destek olma kararı aldı. Böylece, 9 Mart 2003 tarihinde Siirt’te yenilenen seçimlerle birlikte Erdoğan milletvekili seçildi ve Başbakan oldu.
Deniz Baykal ve Recep Tayyip Erdoğan, 2002. (Fotoğraf: 12punto)
Bu olay Baykal’ın kamuoyu tarafından en çok hatırlanan siyasi hamlelerinden biridir. Baykal’ın bu kararı bugün bile muhaliflerce hatırlanır, kendisine ‘‘Erdoğan’ı başımıza sen bela ettin.’’ denir. Ancak, ben bu değerlendirmenin hakkaniyetli olduğunu düşünmüyorum. Neredeyse anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşmış bir partinin liderinin 12 Eylül döneminden kalma bir anayasa maddesiyle siyaset yapmasının engellenmesi hem ilkesel olarak yanlıştı hem de sürdürülebilir değildi. Baykal bu anayasa değişikliğini onaylamasa bile Erdoğan bu fiili durumu değiştirecek bir yol bulabilirdi. Muhtemeldir ki, Deniz Baykal bu meselenin bir an önce Türkiye’nin gündeminden kalkmasını istiyor ve derhal ana muhalefet liderliğine başlamayı diliyordu. Dolayısıyla Baykal’ın stratejik olarak da doğru bir karar verdiği bile iddia edilebilir. Her şeyden önce Baykal’ın bu kararı demokrat bir duruş olarak değerlendirilmeli ve tarih sahnesinde hakkı verilmeli.
Tek başına iktidar olan AKP’nin ve tek başına muhalefet olan CHP’nin ilk büyük sınavı ABD’nin Irak’ı işgal planıydı. ABD Irak’ı işgal etmek ve Saddam Hüseyin’i devirmek için Türkiye’deki askeri üsleri kullanmayı planlıyordu. 1 Mart 2003 günü bu konudaki tezkere TBMM’de oylandığında CHP’nin tavrı netti. Baykal Amerikan askerinin Türkiye’ye geldikten sonra ne zaman çıkacağının belli olmadığını söylüyor, tezkerenin reddedilmesi için ateşli bir muhalefet yapıyordu. CHP Genel Sekreteri Önder Sav da bugün hala hafızalarda olan, oldukça sert bir konuşma yaptı. [10] AKP ise bölünmüş haldeydi. Erdoğan tezkerenin kabul edilmesini isterken, Başbakan Abdullah Gül, TBMM Başkanı Bülent Arınç ve Başbakan Yardımcıları Abdüllatif Şener ile Ertuğrul Yalçınbayır tezkereye karşıydı. [11] Hem CHP’nin etkili muhalefeti hem de AKP içerisindeki bölünmeler sebebiyle AKP oylamada 100’e yakın fire verdi ve tezkere reddedildi. Deniz Baykal’ın bu tezkerenin reddedilmesinde rolü büyüktü, çünkü etkili muhalefetiyle kamuoyunu şekillendirmeyi ve hatta iktidar milletvekillerini bile etkilemeyi başarmıştı. Şahsi değerlendirmeme göre bu olay Baykal’ın yarım asırlık siyasi kariyerinin en büyük başarısıdır, çünkü başka hiçbir siyasi olayın sonucuna 1 Mart tezkeresinin reddine katkı sağladığı kadar etki edememişti.
2002-2005 yıllarının en büyük gündemlerinden biri AB reformlarıydı. Bu dönemde Baykal CHP’si bazı reformlara şerh düşse de, genel olarak yapıcı ve işbirliğine açık bir performans sergiledi. Özellikle yeni Türk Ceza Kanunu, idam cezasının hukuk sistemimizden tamamen çıkarılması ve Anayasa’nın 90. maddesine ‘‘temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır’’ cümlesinin eklenmesinde CHP’nin desteği kritikti. Fakat 2006 yılından itibaren siyaset gerilmeye başladı. Yükselen gerginliğin en büyük sebebi yaklaşmakta olan Cumhurbaşkanlığı seçimleriydi. 2007 Nisan’ında yapılacak bu seçimlerde AKP’nin adayının seçilmesi öngörülüyordu, çünkü TBMM çoğunluğu onlardaydı. Bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi seküler kamuoyu tarafından laik cumhuriyete bir tehdit olarak algılanıyordu. Bu sebeple bazı medya organları çeşitli kampanyalara başladılar. Bunlardan en akılda kalanı Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘‘Tehlikenin farkında mısınız?’’ kampanyasıydı.

Cumhuriyet Gazetesi, 3 Nisan 2006.
Burada işaret edilen tehlike, Türkiye’nin bir şeriat rejimine dönüşmesiydi. Yaklaşık bir yıl süren bu kampanyalar takvimler Nisan 2007’yi gösterdiğinde toplumsal bir harekete dönüştü: Cumhuriyet mitingleri. Yüzbinlerce kişinin katıldığı bu mitinglerde Milli Görüş geleneğinden gelen, eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanı seçilmesine karşı çıkılıyor, AKP ve CHP’nin uzlaşmasıyla ‘‘çağdaş görünümlü’’ bir çiftin Çankaya Köşkü’ne çıkması talep ediliyordu. Bu mitinglerin düzenleyicileri Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) idi. CHP kurumsal olarak bu mitinglere katılma kararı aldı. AKP’nin Cumhurbaşkanı seçmek için CHP ile uzlaşmaya ihtiyacı yoktu çünkü Cumhurbaşkanı seçecek milletvekili sayısına zaten sahipti.
27 Nisan 2007 günü gerçekleşen ilk tur seçimlerini CHP boykot ettiği için Genel Kurula sadece 357 milletvekili gelmişti. Tam da o günlerde eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından bir tez ortaya atıldı. Bu teze göre ilk turda Cumhurbaşkanı seçebilmek için 367 milletvekiline ihtiyaç olduğu için, genel kurula en az 367 milletvekili katılmalıydı. Bu gerçekleşmediği için Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu iptal edilmeliydi. CHP bu tezi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ve AYM CHP’yi haklı bulup seçimi iptal etti. Bu karar aslında hukuki olarak tartışmalıydı. Anayasa hukukumuzda ‘‘toplantı yeter sayısı’’ ile ‘‘karar yeter sayısı’’ farklı kavramlardır. Kanadoğlu 367 sayısının aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu iddia ediyordu fakat bu doğru değildi; 367 sadece karar yeter sayısıydı. 1989 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde seçimi boykot eden muhalefete rağmen Özal’ın ANAP oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilmesi bunun içtihadını oluşturuyordu. Fakat Baykal CHP’si bu tartışmalı karara destek oldu.
İlk tur seçiminin yapıldığı akşam TSK internet sitesinde yayınlanan bir açıklama da siyasete damgasını vurmuştu. Medya tarafından ‘‘e-muhtıra’’ olarak adlandırılan bu açıklamada TSK ‘‘sözde değil, özde’’ Atatürkçü bir Cumhurbaşkanı istiyor ve laiklik tartışmalarında taraf olduğunu kamuoyuna ilan ediyordu. Ertesi gün CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ‘‘Genelkurmay’ın tespitleri bizim tespitlerimizden farklı değildir. Altına imzamızı atarız. ‘Ne mutlu ‘Türk’üm.’ diyene!’ sözünü kimse küçümseyemez ve bunu küçümseyenleri devletin düşmanı sayarız. Türkiye’yi Atatürk düşmanlarına teslim etmeyeceğiz.’’ diyordu. Baykal da AYM’nin CHP’nin 367 konusundaki kararını onaylamak zorunda olduğunu, yoksa Türkiye’nin çatışmaya gideceğini belirtiyordu. Özetle, CHP bu süreçte ordu ve yargıyla işbirliği yaparak AKP’li bir Cumhurbaşkanı seçilmesini önlemeye çalışmıştı. AKP bu krizden çıkış yolu olarak erken seçim kararı aldı ve Türkiye 22 Temmuz 2007’de genel seçimlere gitti. Seçimler CHP için yine hezimet olmuştu. Bu seçimlere DSP ile ittifak yaparak katılan CHP geride bırakılan 5 senede oyunu hiç arttıramamıştı. Ancak AKP, oyunu 12 puan artırarak %46.58 ile yeniden tek başına iktidar oluyordu.
Baykal’ın ana muhalefet liderliğindeki en büyük hatası dışlayıcı ve kutuplaştırıcı söylemleriydi. AKP’nin toplumun geniş kesimlerine hitap eden ve ‘‘hizmet’’ vadeden politikalarına CHP alternatif üretememişti. Bu dönemin CHP’sine göre Türkiye’de laik rejime sahip çıkan tek parti CHP’ydi ve AKP’nin iktidarda olması ülke için varoluşsal bir tehditti. AKP, Türkiye’yi ‘‘İran’a dönüştürecek’’ bir siyasi güçtü. 2002 seçim kampanyasındaki bir afiş de Baykal CHP’sinin kutuplaştırıcı, siyaseti siyah ve beyazdan ibaret gören siyaset anlayışının bir göstergesiydi.

CHP 2002 Seçim Kampanyası
AKP’nin AB reformlarına giriştiği ve Kemal Derviş’in ekonomik programını istikrarlı bir biçimde uyguladığı bu yıllarda CHP’nin bu eleştirileri halktan yeterince destek görmedi. Fakat Baykal CHP’si halktan destek görmeyi pek önemsiyor gibi değildi. Onlar muhalefeti halka rağmen ama halk için yapılan bir şey olarak görüyorlardı. Fakat bu anlayış CHP’nin sadece muhalefet yapmak için muhalefet yapan, laf ebesi bir parti olarak görülmesine de katkı sağlamıştır. [12] AKP yıllarca bu siyaset anlayışına ‘‘Onlar konuşur, AK Parti yapar’’ diye cevap verebilme imkanına sahip oldu. CHP’nin bu dönemde kucaklamayı reddettiği toplumsal kesimler (başta muhafazakarlar ve Kürtler) AKP’nin geniş toplumsal ittifakının en önemli kitleleri haline geldiler. Erdoğan bu sayede kendisini milli iradenin yegane temsilcisi olarak konumlandırmayı başardı ve devletin kurumlarını ele geçirme sürecini hızlandırmak için hem iç hem de dış meşruiyete sahip oldu. CHP’nin bu dönemde geniş kitlelere seslenip oylarını artırmaya çalışmak yerine ordu ve yargıyla işbirliği yapması bu kurumların ‘‘vesayetçi’’ kurumlar olduğu algısının güçlenmesine yol açtı ve Erdoğan’ın popülist bir söylemle bu kurumları çoğunlukçu yöntemlerle dönüştürmesini kolaylaştırdı. [13] Erdoğan’ın hepimizin sıkça duyduğu ‘‘CHP zihniyeti’’ sözü aslında bu dar muhalefet anlayışına sesleniyordu. [14] CHP sonraki yıllarda çok değişti, fakat bu suçlamaları üzerinden atamadı. Bunun en büyük sorumlusunun Deniz Baykal olduğunu iddia etmek abartı olmayacaktır. 2000’li yıllarda CHP’nin elinde Avrupalı sosyal demokrat partilere benzer şekilde çoğulcu ve küresel anlamda ilerici bir parti olma fırsatı vardı. Bu CHP’yi gerçek anlamda bir kitle partisine dönüştürebilirdi. Fakat Baykal, CHP’yi %20 oy oranında takılıp kalan ve Türkiye’nin sahil kesimleriyle yetinen bir parti olmaktan çıkarmak için pek bir çaba göstermedi. Bu dönemin meşhur ‘‘İnadına Baykal, İnadına Sol’’ sloganı veya yine Baykal tarafından ortaya atılan ‘‘Anadolu Solu’’ kavramındaki ‘‘sol’’ laikliği savunmaktan öteye gidememiştir. Baykal CHP’de müzmin iktidar olduğu müddetçe Türkiye’de müzmin muhalefet olmayı pek dert etmiyor gibiydi.
Sonuç
Baykal’ın yarım asırlık siyasi kariyeri bize ne söylüyor? Tüm bu süreci değerlendirdiğimizde gördüğüm bir ortak nokta şu: Baykal siyasi kariyerindeki temel söylemini neyi savunduğunu vurgulamaktan ziyade neye karşı olduğunu vurgulayarak kurdu. Bu kendisine belirli bir seçmen grubunun desteğini sağladı, fakat daha fazlasını elde etmesine de engeller getirdi. Eğer CHP siyasi partiler literatüründeki ‘‘niche party’’ (niş parti) sınıflandırmasındaki gibi sadece belli konulara odaklanan, radikal ve iktidar olmayı hedeflemeyen bir parti (mesela yeşil partiler) olsaydı bu strateji mantıklı olabilirdi. Fakat bir ana muhalefet lideri olarak böyle bir strateji uygulamasının hem CHP hem de Türkiye için ağır bedelleri olmuştur. Baykal için CHP lideri olarak kalmak her şeyden daha önemliydi. Nitekim, siyasi kariyerinin yarısını hizip mücadeleleriyle geçirmişti. Kariyeri boyunca elde etmek için mücadele ettiği koltuğu 16 sene boyunca elinde tutmak hiç kolay olmamıştı. CHP lideri olarak kalmak için de geniş seçmen kitlelerinin desteğine ihtiyaç duymuyordu; sadece CHP örgütünden destek bulması yeterliydi. Parti içi siyaset oyunlarını iyi oynayarak örgüt desteğini korumayı da biliyordu. Baykal genel başkanlıktan istifa ettiğini açıklarken gözleri yaşlı biçimde ‘‘Yapmayın!’’ diye bağıran, sonradan AKP’den Ağrı Belediye Başkanı olacak Savcı Sayan’ın hali bu parti içi siyaset oyunlarının net bir resmiydi. Hepinizin yakından tanıdığı, tartışmalı üslubuyla dikkat çeken bu siyasetçi Baykal döneminde CHP’nin en üst organlarından biri olan Merkez Yönetim Kurulu üyeliği yapmıştır. Muhtemeldir ki kaset skandalı olmasaydı Baykal istediği kadar CHP Genel Başkanı olarak kalabilirdi. Baykal’ın CHP’ye en büyük hizmeti 10 Mayıs 2010 günü genel başkanlıktan istifa etmesi ve kalan 13 yıllık ömründe parti içi hizipleşmelerden uzak durmasıdır. Gerçekten de genel başkanlığı bıraktıktan sonra CHP’nin önünü tıkayacak herhangi bir girişimde bulunmadı. Geride bıraktığımız 2025 yılını mutlak butlan ve CHP’ye kayyum atanması tartışmalarıyla geçirdiğimiz göz önünde bulundurulduğu zaman, Baykal’ın bu olgun duruşunun CHP tarihi için ne kadar kıymetli olduğu anlaşılıyor.
[1] – Onur Alp Yılmaz, “Deniz Baykal”, Kuruculuktan Daimi Muhalefete CHP’nin 100 Yılı, der. Ekin Kadir Selçuk (İstanbul: İletişim Yayınları, 2023), s. 287-288.
Dipnotlar
[2] – a.g.e.
[3] – a.g.e.
[4]- Fikret Bila, CHP Nasıl İktidar Olur? (İstanbul: Doğan Kitap, 2020), s. 120-121.
[5] – a.g.e., s. 127.
[6] – Onur Alp Yılmaz, “Rejim Koruma Güdüsüyle Pragmatizm Arasında Baykal CHP’si”, Kuruculuktan Daimi Muhalefete CHP’nin 100 Yılı, der. Ekin Kadir Selçuk (İstanbul: İletişim Yayınları, 2023), s. 259.
[7] – Bila, 155.
[8] – Yılmaz, 269
[9] – Bila, 170.
[10] – https://www.youtube.com/watch?v=MLEJF9-54OU
[11] – O dönemki bürokrasi ve AKP içindeki bölünmeleri detaylı şekilde anlatan bir makale: Kesgin, B., & Kaarbo, J. (2010). When and how parliaments influence foreign policy: The case of Turkey’s Iraq decision. International Studies Perspectives, 11(1), 19–36.
[12] – Ciddi, S., & Esen, B. (2014). Turkey’s Republican People’s Party: Politics of opposition under a dominant party system. Turkish Studies, 15(3), 419–441.
[13] – Esen, B. (2024). Judicial transformation in a competitive authoritarian regime: Evidence from the Turkish case. Law & Policy, 1–22.
[14] – Korkmaz, S. S. (2025). The role of the opposition in autocratisation: The case of Turkey. Third World Quarterly, 46(2), 258–275.



