Written by 5:16 pm Gündem

Modernleşmenin ve Demokratikleşmenin Fırtınalı Sularında Cumhuriyetçi Bir Devlet Adamının Portresi: İsmet İnönü – Doğan Güneş

Kimileri için Atatürk’ün yol arkadaşı ve 1945 sonrasında gösterdiği iradeyle Türkiye’ye demokrasiyi adeta tek başına bahşeden bir kahraman, kimileri içinse II. Dünya Savaşı yıllarının ekonomik zorluklarının baş müsebbibi ve otoriter yönetim anlayışıyla hatırlanan bir despot. Geçen hafta perşembe günü (25 Aralık 2025) ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün vefatının 52. yıl dönümüydü. 1906 yılında Harp Akademisi’ni bitirmesinden 1973 yılındaki vefatına kadar Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde çok önemli roller oynamış olan bu tarihsel şahsiyeti 2025 yılının ‘‘tarih kürsüsünden’’[1] nasıl değerlendirmeliyiz? İnönü hakkındaki tartışmalara geçmeden önce hiç tartışmalı olmayan, ancak onun Türkiye siyasi tarihindeki önemini gösteren bir yönüne değinmek istiyorum. 12 yıl Cumhurbaşkanlığı (1938-1950), 17 yıl Başbakanlık (1923-1924, 1925-1937, 1961-1965), 1 yıl Genelkurmay Başkanlığı (1920-1921), 2 yıl Dışişleri Bakanlığı (1922-1924) ve 17 yıl Ana Muhalefet Liderliği (1950-1960, 1965-1972) yapan İnönü, bu görevlerin hepsini yerine getirmesi ve hepsinde de etkili olması bakımından Türkiye siyasi tarihinde tektir, hatta dünya siyasetinde bile enderdir. Fakat ilginç bir şekilde bu kadar önemli görevlerde bulunan İnönü’nün toplumsal hafızamızdaki yeri oldukça zayıftır ve özellikle kendisine eleştirel yaklaşan siyasetçilerin anlatılarına göre şekillenmektedir. Bu yazının amacı Kemalist ve post-Kemalist perspektiflere sıkışmayan, özgün bir İsmet İnönü portresi sunmak. Sadece akademik tartışmalar için değil, toplumsal hafızamız için de buna ihtiyacımız var.

Pek çok kişi bilmez, İnönü’nün 1969 yılında gazeteci Sabahattin Selek ile birlikte hazırladığı ‘‘Hatıralar’’ isimli bir hatıratı vardır. Yaklaşık 700 sayfalık bu kalın hatıratta İnönü, doğumundan Cumhurbaşkanı seçilmesine kadar olan dönemi anlatır. Ancak, İnönü hakkındaki tartışmalar genellikle bu dönemden sonrası hakkındadır. 1938’e kadarki gelişmelerin baş sorumlusu Atatürk olarak görülür ve İnönü’ye pek sorumluluk atfedilmez. Fakat 1938 ve sonrası, belki de Atatürk’ü doğrudan eleştirmenin bedeli de göz önünde bulundurularak, fazlasıyla eleştirilir. Öyle ki bazı Kemalistler bile İnönü’nün Atatürk devrimlerini başarılı bir şekilde devam ettiremediğini ve hatta demokrasiye ‘‘erken’’ geçtiğini iddia ederek kendisini eleştirir. Bu sebeple bu yazıda İnönü’nün 1938 sonrasındaki siyasi kariyerine odaklanacağım.

Milli Şef ve II. Dünya Savaşı (1938-1945) – ‘’Ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım’’

İnönü’nün başarılarından bahsedilirken Kurtuluş Savaşı Garp Cephesi kumandanlığı ve Lozan görüşmeleri başdelegeliğinden sonra Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’na sokmaması gelir. Kendisine eleştirel yaklaşanlarsa savaş koşullarının zorluğunu, Varlık Vergisi ve Türkçülük-Turancılık Davası gibi tartışmalı konuları vurgularlar. Muhafazakarlar da bu dönemde dini özgürlüklerinin sıklıkla ihlal edildiğini savunurlar. İnönü ‘‘şeflik’’ dönemine başladığında iki büyük meseleyle karşı karşıyaydı: Cumhurbaşkanı olarak otoritesini sağlamak ve yaklaşmakta olan savaşa karşı bir dış politika geliştirmek. Atatürk gibi otoritesi tartışılmaz bir liderin halefi olmak kolay değildi, çünkü devlet elitleri arasında çeşitli klikler vardı ve İnönü’nün bunların tamamına hakimiyeti yoktu. Göreve gelmesinden henüz bir ay sonra kendisine ‘‘Milli Şef’’ ve ‘‘değişmez genel başkan’’ unvanlarının verilmesini ve çok fazla tartışılan bir konu olan, yeni paralara İnönü’nün resminin basılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. 1926 yılında İzmir Suikastı davasında yargılanan Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’a da ‘‘iade-i itibar’’ verilmiş, bu önemli kişiler yeniden siyasette aktif rol almaya başlamışlardır. İnönü’nün damadı, gazeteci Metin Toker, İnönü’nün 6 Mart 1939’da İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı serbest seçimlere geçme niyetinin ‘‘gayet kesin ifadesi’’ olarak nitelendiriyor ve o sene Eylül ayında başlayan savaş sebebiyle bu planın askıya alındığını savunuyor.[2] Benim değerlendirmem, İnönü’nün 1939 yılının iç politika koşullarına bakıldığında böyle bir karar vermeyi istemesinin pek muhtemel olmadığı yönünde. İnönü önce otoritesini güçlendirmek zorunda hissediyordu. 1930’daki başarısız Serbest Fırka deneyimi hafızalardaydı. Bu koşullarda çok partili hayata geçiş ‘‘istenmeyen’’ grupların iktidara gelmesine yol açabilirdi. Nitekim İnönü, Demokrat Parti (DP) kurulduğunda da Celal Bayar’dan Cumhuriyet’in temel niteliklerine dokunulmayacağına dair güvence almıştır. 1938 ile 1944 arası iç siyasette yaşanan olayları İnönü’nün ‘‘despotizm’’ eğilimleri[3] yerine bu iki koşulun (otorite krizi ve savaş) varlığıyla açıklamak mümkündür. İlerleyen yıllarda İnönü bu dönemde otoriter bir rejimin başında olduğunu inkar etmemiş, ancak kendisini çok partili hayata geçişi hatırlatarak savunmuştur. 1956’da TBMM’de DP’lilere yönelik sarf ettiği ‘‘Aramızdaki farkı bilelim. Biz mutlakiyetten bugüne geldik. Siz ise bugünden mutlakiyete gidiyorsunuz.’’ cümlesi bunu kanıtlar niteliktedir. 

Henüz 15 yaşında genç bir Cumhuriyet olan Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na girmesinin bir yıkım yaratacağı herhalde tartışmaya kapalıdır. İnönü’nün en baştan beri stratejisi bu savaşa dahil olmamaktı. Bunun için önce 1939’da Fransa ve İngiltere ile ‘‘Sovyetler Birliği ile savaşmama’’ koşuluyla bir anlaşma imzaladı, 2 yıl sonra da Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzaladı. 22 Haziran 1941’de Almanya’nın Sovyetler’e saldırdığını öğrenen İnönü kahkahalar atarak güler, çünkü planı işe yaramıştı![4] Almanlar bir süre Sovyetler’le meşgul olacak ve Türkiye’ye saldırmayacaktı. İnönü daha sonra Adana ve Kahire’deki görüşmelerde kendisine büyük baskı yapan Birleşik Krallık Başbakanı Churchill’in isteklerini ordunun gerekli teçhizata sahip olmadığı gerekçesiyle reddetti. Selim Deringil’in ‘‘Denge Oyunu’’ isimli kitabı bu süreçleri detaylı şekilde anlatır.[5] Şubat 1945’te Almanya’ya savaş ilan ettiğimizde ise fiili savaş zaten bitmişti. Elbette ki Türkiye’nin savaşa girmemesi savaştan etkilenmediği anlamına gelmiyor. Bir milyon genç erkeğin silah altında tutulması ve şimdilerde ‘‘ekmek karneleri’’ ifadesiyle merkez sağ siyasi geleneği tarafından karikatürize edilen ekonomik zorluklar ciddi boyuttaydı. Ancak, bu dönemdeki ekonomik zorluklarda İnönü’nün payının büyük olduğunu söylemek haksızlık olur. Ama savaş koşullarında zorluk yaşamış insanların (her ne kadar duygusal da olsa) değerlendirmelerini de dikkate almak gerekir. Nitekim savaşın muzaffer lideri Churchill bile savaş bittikten hemen sonra yapılan seçimlerde iktidarı kaybetmişti. Bu dönemi en iyi özetleyen ifade herhalde ‘‘Bizi ekmeksiz bıraktın.’’ diyenlere İnönü’nün cevabıdır: ‘‘Evet, ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım.’’

Çok Partili Hayata Geçiş (1945-1950) – İktidarda Değil, İtibarda Kalmak

Türkiye’nin çok partili hayata geçişinde İnönü nasıl bir rol oynadı? Yaygın bir anlatıya göre İnönü’nün demokrasiye olan inancı Türkiye’ye demokrasinin gelmesinin ana sebebidir ve adeta İnönü Türkiye’ye demokrasiyi bahşetmiştir.[6] İnönü’nün kendisi de bu anlatıya yakındır.[7] Başka bir literatür de İnönü’nün rolünü ikinci planda tutar ve Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı ABD’nin başını çektiği demokrasiler kulübüne katılmak için çok partili hayata geçtiğini iddia eder.[8] Bu iki durum (İnönü’nün rolü, dış politika gerekçeleri) de Türkiye’nin çok partili hayata geçişinde rol oynamıştır. Fakat ben bu tartışmada Asım Karaömerlioğlu’nun da sıkça vurguladığı ‘‘toplumsal dinamikler’’ faktörünün en büyük etkiye sahip olduğunu düşünüyorum.[9] II. Dünya Savaşı’nın yarattığı sosyal ve ekonomik sıkıntılarla başa çıkmanın ana yöntemlerinden biri muhalefet partilerinin kurulmasına izin vermek ve tek dereceli seçim sistemine geçmekti. 1930’daki Serbest Fırka deneyimi de yine benzer dinamiklerle ortaya çıkmıştı. İlerleyen paragraflarda değineceğim üzere, İnönü 1945 sonrasındaki süreci kolaylaştırmak için çok şey yaptı. Ancak, demokrasi konusunda koşulsuz değildi, güç kazanacak muhalefet partisinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) veya Serbest Fırka gibi ‘‘gericilerin’’ odağı olmaması gerekiyordu. Bu sebeple İnönü’nün DP’nin kurucusu Bayar ile görüşmelerinde partinin programında TCF’de olduğu gibi dine yönelik bir madde olup olmadığını sorduğu iddia edilir. Dolayısıyla İnönü, kayıtsız şartsız bir demokrasiden taraf değildi. Dış faktörlerin uygun olması Türkiye’nin demokrasiye geçişini kolaylaştırmıştır, ancak bunun çok partili hayata geçişin ana sebebi olduğu iddiası güçlü değildir. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in kurulduğu San Francisco Konferansı’na katılmak için çok partili hayata geçtiğini ilan etmesi gerekmiyordu.[10] Yine Soğuk Savaş yıllarında Batı Bloku’nun İspanya, Portekiz ve Yunanistan gibi otoriter rejimlere bolca destek olduğu, hatta ABD’nin Latin Amerika’da demokratik yönetimlere darbe yapılmasını teşvik ettiği ortadadır. Bu sebeple bu iki argüman çok güçlü görünmüyor. Çok partili hayata geçiş kararını toplumdaki huzursuzluklarla başa çıkmanın bir yolu olarak değerlendirmek daha tutarlı görünmektedir.

İnönü Bayar’dan bu güvenceleri aldıktan sonra çok partili hayata geçiş sürecini nasıl yönetti? Öncelikle çok tartışılan ve ‘‘açık oy gizli sayım’’ uygulamasıyla hatırlanan 1946 seçimlerini konuşmak lazım gelir. Normalde 1947 için planlanan bu seçim, bir sene erkene alınıp ‘‘baskın seçim’’ olarak yapılmıştır. 1946 yılının başında kurulan DP’nin 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan bu seçim için gerekli teşkilatı yoktu. Zaten seçimi kazanmak için yeterli sayıda aday da gösterememişlerdi. Benim kanaatime göre tüm bu uygulamalar ‘’açık oy gizli sayım’’ uygulaması kadar tartışmalıdır, çünkü seçimde hile olmasaydı bile DP kazanamayacaktı. Yani DP’nin seçimleri kazanması hem işlevsel (seçim sürecinin adaletsizliği) hem de matematiksel (yetersiz aday sayısı) olarak imkansızdı. Ek olarak, bu seçimdeki usulsüzlükleri seçimler için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmamasıyla da açıklayabiliriz. Yüksek Seçim Kurulu henüz kurulmamıştı, sandıkların denetimi oldukça yetersizdi. Yine de bunlar seçimlerdeki hileden dönemin CHP’sinin sorumlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tüm bu sebeplerden dolayı 1946 seçimleri Türk demokrasi tarihi için kötü bir deneyim olmuştur.

1946 seçimlerinden sonra İnönü’nün demokrasi için daha net tavır almaya başladığını görüyoruz. 12 Temmuz 1947 Beyannamesi ile İnönü Cumhurbaşkanı olarak iktidar ile muhalefet arasında ayrım yapmadığını, ikisi arasında adeta bir hakem olarak görev yapacağını bildirir. Bu beyanname aynı zamanda CHP içindeki, başlarını Başbakan Recep Peker’in çektiği sertlik yanlısı hizbe de bir mesajdı. Bu beyanname sonrası Recep Peker görevinden ayrılır. İnönü kendi partisindeki sertlik yanlılarını dizginlerken, Bayar da kendi partisindeki radikalleri büyük ölçüde susturur. Hatta bu sertlik yanlıları Millet Partisi adında üçüncü ama çok da etkili olmayan bir parti kurmak zorunda kalırlar. 1946-1950 arası dönem İnönü’ye şunu net şekilde göstermiştir: kendisi görevi bıraksa bile Cumhuriyet’in temel nitelikleri korunacaktır. Bu dönemde CHP ve DP’deki hizipleri ve bunların İnönü ve Bayar tarafından yönetilmesini O’Donnell ve Schmitter’in ‘‘pacted transition’’ (paktlı geçiş) kategorisi çerçevesinde tartışabiliriz. [11]Gerçekten de Türkiye’nin 1950 yılında demokrasiye geçmesi CHP ve DP’deki ‘’softliner’’ (ılımlı) grupların işbirliği ile olmuştur. İnönü ve Bayar’ın buradaki rolü büyüktür. Yine de İnönü ve CHP 1950 seçimlerini açık ara farkla kazanmayı bekliyordu. Hatta muhtemeldir ki 1950-1960 arası dönemde DP’nin otoriter eğilimlerini teşvik eden çoğunlukçu seçim sistemi de CHP’nin işine yarayacağı düşünülerek kabul edilmişti. Bu dönemde İnönü’nün demokrasiyi kolaylaştırıcı eylemlerini değerlendirirken bunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Seçimlerden 5 gün önce, 9 Mayıs 1950’de İstanbul mitingine giderken Haydarpaşa’da İnönü’yü karşılamaya gelenleri gören İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay Cumhurbaşkanı İnönü’ye dönüp ‘‘İşte Paşam İstanbul!’’ der.[12] Miting kalabalıklarına bakıp seçim tahmini yapma yanılgısının ilk örneklerinden olan bu olay CHP’nin seçimlerde yaşadığı hezimeti engelleyemez. 14 Mayıs 1950 günü CHP 27 yıllık iktidarının sonuna gelmiştir. İnönü o günlerde ordudan gelen iktidarı DP’ye bırakmama teklifini de reddetti. 1950 koşullarında artık ‘‘iktidarda değil, itibarda kalmak’’ önemliydi. Mayıs 1950’de Winston Churchill İnönü’ye bir mektup yazarak kendisinin Cumhurbaşkanlığından çekilmesini büyük bir ‘‘teessürle karşıladığını’’ söyler ve ‘‘politika sahnesinden çekilişinde’’ İnönü’ye iyi dileklerini yollar. Fakat İnönü politika sahnesinden çekilmiyordur, artık Türkiye demokrasisine ana muhalefet lideri olarak katkı sağlayacaktır. 

Ana Muhalefet Lideri İnönü (1950-1960) – ‘‘Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz’’

İnönü’nün iktidarı DP’ye sorunsuz şekilde bırakması Kemalist anlatıda çoğu zaman İnönü’nün demokrasiye bağlılığının bir kanıtı olarak sunulur. Hatta genellikle ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’ye atıf yapılarak bu iddia desteklenir. Duverger şöyle demişti: ‘’Türkiye, engelsiz ve sıkıntısız bir şekilde, tek-parti sisteminden plüralizme (çok partili sisteme) geçmiştir. (…) Türkiye örneği, basiretle uygulanan bir tek parti yönetiminin, bir gün gerçek bir demokrasinin kurulmasını mümkün kılacak tek unsur olan yeni bir yönetici sınıfın ve bağımsız bir siyasal elitin yavaş yavaş ortaya çıkmasına imkân verebileceğini göstermektedir.”[13] Önceki paragraflarda açıkladığım gibi, İnönü, DP’nin ve Bayar’ın verdiği çeşitli teminatlar ve 1946-1950 arası güven verici gelişmeler sebebiyle demokrasinin yolunu açmıştır. İnönü kendisini demokrasiye adamış değildi, fakat koşulların uygun olduğunu ve o dönemde ülke için en doğrusunun bu olduğunu düşünüyordu. Yine de 27 sene devletin zirvesinde görev yapmış bir liderin ana muhalefet lideri olmayı kabul etmesi nadir görülen bir durumdur ve takdiri hak etmektedir. 

1950-1954 yılları arasındaki, İnönü’nün en yakınındaki kişilerden biri olan Metin Toker’in bile ‘‘DP’nin Altın Yılları’’ olarak adlandırdığı dönemden sonra DP iktidarı da otoriterleşme eğilimleri göstermeye başladı. Halkevlerinin kapatılması, CHP’nin mallarına el konulması ve Millet Partisi’nin 1954 seçimleri öncesinde kapatılması bunun işaretidir. İsmet İnönü meşhur ‘‘Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz’’ konuşmasını da bu günlerde yapmıştır. Bu dönemde DP’liler CHP’nin muhalefetine cevap vermek yerine sıklıkla İnönü’nün şahsına saldırıyorlardı. Kendisini 1938-1945 yılları arasındaki ekonomik zorluklar ve otoriter uygulamalarla bağdaştırmaya çalışan DP, halka sürekli ‘‘bizi seçmeye devam edin ki İnönü geri gelmesin’’ mesajını vermeyi uygun görmüştü. Fakat İnönü’nün bürokraside ve orduda sadık destekçileri vardı. Bu dönemde İnönü iki role aynı anda sahipti: Kurtuluş Savaşı/Lozan Kahramanı olan bir tarihsel kişilik ve yoklukla, otoriterlikle anılan eski Cumhurbaşkanı, yeni ana muhalefet lideri. İlk rol çeşitli kesimlerin kendisine sonsuz sadakatini sağlıyordu, ikinci rol ise belli halk kitlelerinin kendisine asla oy vermemesini. 1955 sonrasında DP’nin otoriter uygulamaları hız kazandı ve ekonomi de kötüleşmeye başladı. 1957 ve sonrasında artan kutuplaşma bunun doğal sonucuydu. Köy kahvelerinin bile ‘‘halkçılar’’ ve ‘‘demokratlar’’ diye ikiye ayrıldığı, iktidar tarafından Vatan Cephesi diye milliyetçi bir oluşumun kurulduğu ve buna katılanların isimlerinin radyoda okunduğu bir siyasi ortamda iktidarla muhalefet arasındaki ilişkiler artık neredeyse geri dönülemeyecek biçimde bozulmuştu. Nisan 1960’ta CHP’nin halkı ve orduyu ayaklanmaya teşvik etmesi gerekçesiyle kurulan Tahkikat Komisyonu bardağı taşıran son damla oldu. Nisan 1960’ta İstanbul ve Ankara üniversitelerinde yaşanan olaylar, ardından Ankara’daki 555K yürüyüşü ve 21 Mayıs 1960’da Harp Okulu öğrencilerinin yaptığı yürüyüş artık darbenin elinin kulağında olduğunun göstergesiydi. 

İnönü’nün özellikle o günlerde Kore’de yaşanan olaylara atıf yaptığı ‘‘Syngman Rhee (Eski Kore Cumhurbaşkanı) kurtuldu mu? Baskı tertipçileri bilsinler ki Türk milleti, Kore milletinden daha az haysiyetli değildir’’  konuşması ve ‘‘Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa, o memlekette ayaklanma olur… Şimdi mevzu bahis olan mesele bu… Beni dinleyin, biz böyle ihtilal içinde bulunamayız. Böyle bir ihtilal dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır… Bu yolda devam ederseniz sizi ben de kurtaramam.” sözleri İnönü’nün 27 Mayıs’tan haberdar olduğunun, hatta bizzat teşvik ettiğinin kanıtı olarak sunulmaktadır. Bunun için elimizde yeterli kanıt yok. İnönü’nün darbe olduktan sonra Cemal Gürsel’le yaptığı konuşmalar kendisinin darbenin gerçekleşmesinden memnuniyet duyduğunu gösteriyor. Ancak, İnönü’nün 27 Mayıs öncesi konuşmalarının orduyu darbeye teşvik olarak yorumlanması abartı olacağı gibi, İnönü’nün darbeden haberdar olduğuna dair de yeterli somut veri bulunmamaktadır. Son dönemlerde okuduğum bir makalede Kemal Karpat, Tahkikat Komisyonu’nun zaten CHP’yi kapatmak gibi bir amacının olmadığını ve İnönü’nün kendisini ve partisini savunmaktan ziyade DP’ye yönelik darbe çağrısı yaptığını iddia ediyor.[14] Tahkikat Komisyonu’nun bir amacı varsa o da CHP’yi kapatmaktı. İnönü’nün meclis konuşmalarının bile gazetelerde yayınlanmasına ciddi kısıtlar getirildiği, hatta bazen tamamen yasaklandığı bu ortamda İnönü’nün konuşmalardaki tonunun sertleşmesi olağan bir durumdu.

22 Şubat 1962 sabahı Talat Aydemir’in darbe girişimini bastırdıktan sonra Hava Kuvvetleri Komutanlığı binasından çıkan İsmet İnönü (Mehmet Ali Birand, 12 Mart-İhtilalin Pençesinde Demokrasi Belgeseli, 3. Bölüm) 

İnönü Son Kez Başbakan (1961-1965) – ‘‘Ben ölmeyi göze almıştım, Talat öldürmeyi göze alamadı.’’ 

27 Mayıs hakkında kitaplar yazmış gazetecilere (mesela Metin Toker ve Altan Öymen) ve dönemin CHP’li siyasetçilerine göre 27 Mayıs CHP’nin işine gelmemişti, çünkü zaten CHP iktidara yürüyordu. 1957 seçimleri yakın bitmişti ve darbe olmasaydı CHP 1961 seçimlerini kazanacaktı. Bu yazının alternatif tarih tartışması yapmak gibi bir amacı yok, ama benim kanaatim bunun ihtimalinin çok yüksek olmadığı yönünde. DP’nin 1957 seçimlerini kazandığı gibi 1961 seçimlerini kazanması da ciddi bir ihtimaldi. Ekonomik koşulların pek iyi olmadığı bu siyasi ortamda Menderes kutuplaşmayı iyi kullanıyordu ve baskıyı giderek artırarak 1961 seçimlerini de kazanabilirdi. Yakın zamanda prestijli bir siyaset bilimi dergisinde yayımlanan bir makalenin bulguları da buna benzer. Seçimli otoriter rejimlere karşı muhalefet ittifakı kurulduğunda ve seçimler az farkla kaybedildiğinde (yazarın ‘‘nearly stunning elections’’ -sarsıcı olmaya yaklaşan seçimler- dediği durum) iktidar daha da otoriterleşmeye başlıyor ve görevde kalmaya devam edebiliyor. [15] 1957 seçimlerinde muhalefet ittifak yapamadı, çünkü DP bunu bir yasa çıkararak engelledi. Ama yine de bu seçimi seçimli otoriter rejimler bağlamında değerlendirebiliriz. Bu argüman 27 Mayıs’ın Türkiye demokrasisi için hayırlı bir olay olduğu anlamına gelmez; şüphesiz ki 27 Mayıs bir darbedir ve sonraki darbelerin yolunu açması bakımından da demokrasiye ciddi zararlar vermiştir. Ama DP dönemini, özellikle de 1957 sonrası yaşanan süreci değerlendirirken Menderes’in CHP’yi kapatarak ülkeyi hegemonik otoriter bir rejime sürükleme ihtimalini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Şimdiye kadarki post-Kemalist literatür maalesef buna odaklanmadı. 

1961 seçimlerinde CHP birinci oldu, fakat yaklaşık 5 puanlık bir oy kaybetti ve tek başına iktidar olamadı. DP’nin mirasını sahiplenen partiler (AP ve YTP) DP’nin 1957’deki oy oranına yakın bir oy aldılar (%48,5). Bu durum 27 Mayıs’ın halk tarafından sahiplenilmediğinin en net göstergesiydi. İnönü 1965 seçimlerine kadar üç farklı koalisyon hükümetinin başında yer aldı. İnönü’nün bu görevi üstlenmesi kritikti, çünkü demokrasi ordu vesayeti gölgesinde ilerliyordu ve askerler DP geleneğinden gelen bir başbakan istemiyorlardı. İnönü bu darbe sonrası dönemde kırılgan olan demokrasinin yerleşmesi için çaba gösterdi. Bu çabaların en önemlileri Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimini önlemiş olmasıdır. Özellikle 22 Şubat 1962’deki darbe girişiminin önlenmesinde İnönü’nün çok büyük payı vardır. Mehmet Ali Birand’ın 12 Mart belgeselinde konuşan Bülent Ecevit’e göre İnönü o darbe girişiminde Hava Kuvvetleri Komutanlığı binasındaydı ve darbeyi engelleme stratejisini adeta bir komutan gibi yönetiyordu. Gece boyu Talat Aydemir ile kurulan iletişim kendisinin ikna edilmesiyle sonuçlandı. Aydemir ve darbeci askerler yargılanmamak fakat ordudan emekli edilmek koşuluyla darbeden vazgeçtiler. Yine 12 Mart belgeselinde İnönü’nün şöyle söylediği iddia edilir: ‘’Ben ölmeyi göze almıştım, Talat öldürmeyi göze alamadı. Bir kumandan muharebeyi evvela kafasında kaybeder. Talat kafasında kaybetti. İhtilalci müzakere etmez, müzakereyi kabul ettiği anda kaybetmiş demektir.’’ Talat Aydemir bir sene sonra, 1963 yılında bir darbe girişiminde daha bulundu ve yine başarısız oldu. Bu darbe girişimleri başarılı olsaydı Türkiye’nin Baas tipi bir diktatörlüğe evrileceği açıktı. 27 Mayıs’ın emir-komuta zincirinin dışında gerçekleştirilmesi ordunun birliğine ciddi zarar vermişti ve çeşitli gruplaşmalara yol açmıştı. 1961’de yeniden kurulan demokrasinin bu kırılgan yıllarında İnönü ordudaki bu grupları dizginleyip demokratik siyasetin devamını sağlayarak çok önemli bir görevi yerine getirmiştir. İnönü bu yıllarda Küba Füze Krizi ve 1964 Kıbrıs Krizi gibi dış politika meselelerini de ustalıkla yönetti.

1965 seçimlerine ‘‘Ortanın Solu’’ anlayışıyla giren CHP ciddi oy kaybetti ve Süleyman Demirel liderliğindeki AP tek başına iktidar oldu. İnönü yeniden ana muhalefet liderliği yapacaktı. Bu dönem CHP’nin değişen dünya koşullarına ayak uydurmak için kimliğini de yenilediği bir dönemdi. ‘‘Ortanın Solu’’ böyle bir arayışın sonucuydu. Bu ifade genellikle Bülent Ecevit’e atfedilir, ancak ifadeyi ilk kullanan Ecevit değildir. İnönü, Ağustos 1966’da şöyle diyor: ‘‘Aslında ‘Laikiz!’ dediğimiz günden beri ortanın solundayız. Halkçı isen ortanın solunda olursun.’’[16] Fakat Ortanın Solu politikasını belirledikten sonra onu halk kitlelerine yayan ve ‘‘Robert Kolej mezunu Ecevit’in portresini köy odalarına astıran’’ [17] mobilizasyonun ana aktörü artık İnönü olmadığı için 1965-1973 arası süreci bu yazının dışında bırakıyorum.

Sonuç Yerine

Türkiye’nin zorlu modernleşme ve demokratikleşme serüveninde bu kadar önemli roller almış bir devlet adamının 1938-1973 arasındaki davranışları bize ne söylüyor? Benim bu dönemde gördüğüm örüntü şu: İnönü için Cumhuriyet’in çıkarları ve ilkeleri her şeyin üstündeydi. 1938-1945 arası Türkiye’yi savaşa sokmamak için her şeyi yaparken de, 1945-1950 arası Türkiye’ye demokrasinin gelmesini şartlı olarak kolaylaştırırken de, 1954-1960 arası DP’nin otoriter uygulamalarına tepki gösterirken de, 1961-1965 arası darbe girişimlerini önlerken de, hatta 12 Mart 1971 muhtırası döneminde o zamanki genel sekreteri Bülent Ecevit’le kavga etmek pahasına darbe hükümetine bakan gönderirken bile kendince hep Cumhuriyet’in çıkarlarını ve ilkelerini (her ne kadar bunların ne anlama geldiği tartışmaya açık olsa da) savundu. Siyasetini bu ana motivasyonla kuruyordu. Elbette bir siyasetçi olarak kendi çıkarlarını da (özellikle makamındaki yerinin çok da sağlam olmadığı 1938-1939 ve 1959-1960 dönemlerinde) düşündüğü olmuştur. Ama İnönü’nün siyasi kariyerini değerlendirdiğimde kendisinde 1938 sonrası hiçbir siyasetçide görülmeyen bir derecede Cumhuriyet’in çıkarlarının ve temel ilkelerinin savunulması vurgusu görüyorum. Zaten bu Atatürk’ün mirasını devam ettirmek demek değil miydi? Öyleyse ‘‘tarih kürsüsündekiler’’ olarak İnönü’ye hakkını vermeliyiz. Atatürk’ün vefatından hemen sonra İnönü şöyle bir konuşma yapmıştı: ‘‘Devletimizin banisi ve milletimizin fedakar, sadık hadimi, insanlık idealinin aşık ve mümtaz siması; eşsiz kahraman Atatürk, vatan sana minnettardır.’’ Ben de İnönü’nün vefatından 52 yıl sonra bir tarihçi ve siyaset bilimci olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: İsmet İnönü, vatan sana da minnettardır.

Bu yazıyla alakalı faydalı fikir ve değerlendirmelerini benimle paylaşan, Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşım Mehmet Yarkın Temiz’e, Sabancı Üniversitesi’nden arkadaşlarım Kamil Ağralı’ya ve Kutlu Acun’a teşekkür ederim

Doğan Güneş Sabancı Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler alanında yüksek lisans yapmaktadır.


[1] İnönü bu tabiri 1954 yılında TBMM kürsüsünde sözünü kesen DP milletvekillerine yönelik kullanmıştı. ‘’Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum. Suçluların telaşı içerisindesiniz.’’

[2] Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları, Bilgi Yayınları, 2020, s. 20.

[3] Ali Fuad Başgil, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri, Kubbealtı, 2017.

[4] Erdal İnönü, Anılar ve Düşünceler Cilt 1, Boyut Yayın Grubu, 1996, s. 128.

[5] Selim Deringil, Denge Oyunu, İletişim Yayınları, 2025.

[6] Karaömerlioğlu (2006) makalesinde Metin Heper’in İsmet İnönü: Yeni Bir Yorum Denemesi (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999) kitabının böyle bir perspektifle yazıldığını söylüyor.

[7] 1935 ile 1946 yılları arasında TBMM Başkanlığı yapmış olan Abdülhalik Renda’nın torunu, siyaset bilimci Prof. Sabri Sayarı geçtiğimiz yıllardaki bir siyaset bilimi konferansında gençliğinde İnönü’ye çok partili hayata geçiş kararını sorduğunu ve onun da ‘‘zaten Atatürk’le öyle planlamıştık.’’ diye cevap verdiğini söylemişti.

[8] Yılmaz, H. (1997). Democratization from above in Response to the International Context: Turkey, 1945–1950. New Perspectives on Turkey17, 1-37.  Hakan Yılmaz ‘’Demokrasiler kulübü’’ ifadesini kullanmıyor ama bu tartışmalarda yaygın kullanılan bir tabirdir.

[9] M. Asım Karaömerlioğlu, “Türkiye’de Çok Partili Hayata Dönüşün Toplumsal Dinamikleri,” Toplum ve Bilim, no. 106, 2006, s. 174-191.

[10] Cemil Koçak, Demokrat Parti Karşısında CHP, Timaş Yayınları, 2017.

[11] Guillermo O’Donnell, Philippe C. Schmitter, and Laurence Whitehead, eds. Transitions from Authoritarian Rule: Comparative Perspectives. Volume 4: Tentative Conclusions and Uncertain Democracies. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1986. Chapter 1

[12] https://www.ismetinonu.org.tr/tarihte-bugun-10-mayis/

[13] https://www.ismetinonu.org.tr/tarihte-bugun-14-mayis/

[14] Kemal H. Karpat, “Military Interventions: Army-Civilian Relations in Turkey Before and After 1980,” in M. Heper and A. Evin (eds.) State, Democracy and the Military in Turkey in the 1980s, (Berlin, New York: Walter de Gruyter, 1988): 137 – 158.

[15] Samet, O. (2025). When you come at the king: Opposition coalitions and nearly stunning elections. American Journal of Political Science69, 1469–1485.

[16] https://www.malumatfurus.org/ortanin-solu-soylemini-ilk-ortaya-koyan-bulent-ecevit-degil-ismet-inonudur/

[17] Mehmet Yarkın Temiz, Bütün Taşlar Yerine Otururken – I: İkinci Milenyumdan İkinci Yüzyıla Değişimin Dönüşümü, https://www.ivmehareketi.com/2024/05/05/butun-taslar-yerine-otururken-i-ikinci-milenyumdan-ikinci-yuzyila-degisimin-donusumu-mehmet-yarkin-temiz/.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin