Written by • 8:49 pm• 2.Dosya

Kitlelerin Medyası – Erkin Bulut

Bugün bir sokak röportajcısı, yoldan geçenlere sosyal medyanın hayatımıza etkisini sorsa, muhtemelen çoğunlukla olumsuz yanıtlar alırdı. Bunların başında yükselen ahlaksızlık, yalanlar ve troller gelirdi. Konuya daha derinlemesine yaklaşacaklar belki hükümetlerin ve uluslararası şebekelerin manipülasyonlarından, paylaşılan pek çok şeyin gerçek dışı olduğundan bahsedeceklerdir. Aslında söylenecekler türlü akademik çalışmalardan çok da farklı olmazdı; Post-truth, kutuplaşma, yankı fanusları gibi kavramlardan gündeme gelirdi. Bilgiye dair bu anlatısal kaos, bir bakıma sosyal medyanın bilgiyi kurumsal filtrelerden kurtaran özgürlükçü doğasının bir ürünüdür diyebiliriz.

Ama bu özgürlük sadece trollerin, dolandırıcıların ya da siyasal manipülatörlerin eline geçmedi; anlamlı işler üreten, bilgi ve eğlence alanlarında sesini duyurmak isteyen sayısız insan da kendi kürsüsünü, kendi dinleyicisini buldu. Bundan yirmi yıl önce medyada yer edinmek, dar ve uzun bir koridordan geçmeyi gerektirirken, bugün hepimiz devasa bir Hyde Park meydanında, takipçilerimizle birlikte oradan oraya koşuşturuyoruz. Zaten belki biraz da bu özgürlük, söz söylenebilecek bir kürsü edinebilme ihtimali, herkesi sosyal medyanın tüm belalarına rağmen iyimserliği de muhafaza eden bir ikircikli tutum içerisinde bırakıyor.Geniş kitlelere konuşma özgürlüğü tanıyan bu yapı, onların siyasete ve bilgi üretimine geçmişte eşi benzeri görülmemiş ölçeklerde katılmasına olanak sağlıyor. 

Tam da burada bir paradoks beliriyor. Demokrasiyle özdeşleştirilen bütün bu özelliklerine rağmen —hatta belki de tam da bu yüzden— sosyal medya, kitlelerin mecrası olarak, otoriter rejimlerin ve siyasal hareketlerin dünya genelindeki, Türkiye dâhil, yükselişine engel olmak bir yana, onlara güç kazandırıyor. Kitlelerin bu alana filtresiz ve ham biçimde dâhil oluşu, beklenenin aksine, geleneksel hiyerarşileri yıkarken aynı anda tekçi ve kutuplaştırıcı siyasal yapıların zeminini besliyor.

Peki, bu çelişkiyi nasıl anlamalı?

Demokratik hareketlerin sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiği, falanca ülkedeki muhalif siyasetçilerin ne tür paylaşımlarla kimlere ulaştığı/ulaşabileceği gibi operasyonel meseleleri sayıları artık bir hayli de fazla olan uzmanlarına bırakıp, ben kendimce daha kökten bir soru sormak istiyorum: Sosyal medya gerçekten demokratların işine yarar mı? Kitlelerin filtresiz, ham bir biçimde kamusal alana doğrudan katılımı demokrasi için hayırlı bir şey midir? Ve daha da önemlisi, demokratlar bu doğrudan, temsilsiz katılım biçimlerini önsel bir iyimserlikle desteklemek zorundalar mı?

Aslında bu soru en baştan yanlış kurulmuş. Sosyal medya, herhangi bir kesimin lehine işleyen bir araç değil; her kamusal alan gibi, farklı grupların rekabet ve mücadele ettiği bir zemin olarak var oluyor. Bu zemine rengini veren de, o anki toplumsal hareketlerin ve güç dengelerinin durumu. Dolayısıyla sosyal medyanın demokrasiye ne ölçüde katkı sağlayacağını önceden kestirmek mümkün değil. Yine de bildiğimiz bir şey var. Kamusal alanın varlığı kendi başına demokrasiyi garantilemese de, demokrasinin ve siyasal katılımın kamusal alanda doğduğunu biliyoruz.

İlk günlerinin “tam özgürlük” havası yerini, devlet müdahaleleriyle, yasal düzenlemelerle ve platform politikalarıyla kuşatılmış bir yapıya bıraktı. “Filtresiz” derken, kuşkusuz tüm bu kurumsal, yasal ve kültürel süzgeçlerden arınmış bir ifade alanını kastetmiyorum. Bugün insanlar neyi, nasıl söyleyebileceklerini sadece kendi cesaretleriyle değil, bu görünmez sınırlarla da tartmak zorunda. Yine de, tüm bu kısıtlamalara rağmen, sosyal medya hâlâ sokakta bağırarak dile getirebileceğinizden daha geniş bir ifade alanı sunuyor — en azından şimdilik.

Sosyal medyayı özgür kılan şey, bireylerin istedikleri sayıda kimlik yaratıp, bu kimliklerle doğrudan kamusal söz üretimine katılabilmeleri. Üstelik bunu, yine sosyal medya üzerinden edindikleri nüfuz ve görünürlük sayesinde yapıyorlar. Bu bakımdan sosyal medya, kurumsal süzgeçlerden geçmeyen, ham bir söz alanı oluşturuyor. Bir sokak röportajı YouTube kanalının editaj sürecine, bir gazete yazısı editoryal denetime, bir resmî şikâyet ise CİMER ya da e-Devlet’in format kısıtlarına tabi iken, sosyal medyada böyle bir kurumsal filtre bulunmuyor. Kişi yalnızca kendi fikirlerini ifade etmekle kalmayıp; başkalarının düşüncelerine, paylaşımlarına doğrudan müdahil olma imkânına da sahip oluyor. Üstelik bunu, paylaşım sahibinin kim olduğu ya da hangi toplumsal konumda bulunduğuna aldırmadan yapabilir. Bu doğrudanlık, kullanıcılar arasında eşi benzeri görülmemiş bir etkileşim ve aktarım ağı kuruyor.

Sosyal medya, istilacı bir medya biçimi olarak yaşamın her alanına sızdı. Ortaokul-lise yıllarından itibaren bireyler kendi kimlikleriyle ya da takma isimlerle orada var oluyor, söz söylüyorlar. 21. yüzyıl, sıradan insanlardan oluşan kitlelere tarihte eşi görülmemiş bir şekilde kendini ifade etme ve politik süreçlerde görünürlük kazanma olanağı sundu. Öncesinde kitlelerin siyasete doğrudan katılımı, büyük gösteriler, şiddet olayları, devrimler veya belirli dönemlerdeki seçimlerle sınırlıydı. Bugün ise, çevrimiçi olan kullanıcıların önemli bir kısmıyla aynı anda aynı şeyi dile getirebilmek, evinizin konforundan mümkün. Hatta uygun ideolojik gerekçeler bulabilirseniz, arkanıza topladığınız kalabalığın da yardımıyla birine kısa süreli hapis cezası ve yurt dışı yasağı bile hediye edebilirsiniz. Kısacası söz üretmek artık çok kolay. Ve bu kolaylık, bilgi üretiminde yaşanan dönüşümle paralel bir şekilde, siyasi söz üretiminde de hiyerarşi kaybını beraberinde getiriyor.

Bu doğrudan katılım, beklenildiği gibi toplumsal kesimleri bir araya getirip yeni, kapsayıcı liderler üretmedi; aksine, kitlelerin bir tür standardizasyon arayışı, daha tekçi ve kutuplaştırıcı siyasi yapıların ve akımların ortaya çıkmasına yol açmış gibi görünüyor. Geleneksel, çok parçalı kurumları yıkmayı hedefleyen ve geçmişin yapılarını göz ardı ederek çok parçalılığı tekliğe dönüştürmekten çekinmeyen bu dinamik, siyasal temsiliyette veya bilgi üretiminde son derece gerekli ara hiyerarşileri ortadan kaldırıyor; böylece toplum ve devlet, siyasi temsil, bilgi üretimi ve benzeri alanlarda tek kolonlu bir hiyerarşi altında toplanmaya yönlendiriliyor. Kuşkusuz tek sonucu bu değil, ancak tüm dünyada artan kutuplaşma ve otokratik liderlerin yükselişi ile sosyal medya arasında açık bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kitlelerin bu davranış kalıbı,  otokrasi karşıtı hareketlerde de, kutuplaşma amaçlı siyasal tavrı güçlendirirken, yüzeysel ve hamasi siyasi kalıpları dayatıyor. 

Bunları düşünürken aklıma, Türkiye’de kitlelerin gerçekten de ayakta olduğu Gezi Eylemleri sırasında, bir arkadaşımın hediye etmesi vesilesiyle okuduğum bir kitap geldi ve bu yazıyı kaleme almadan önce onu tekrar karıştırdım. Bahsettiğim eser, José Ortega y Gasset’in Kitlelerin Ayaklanması [1] kitabı. Arkadaşım muhtemelen kitlelerin ayaklanmasına olumlu bakan bir eser olduğu fikriyle hediye etmişti; amacı, hali hazırda ayaklanan kitleleri anlamamızı sağlayarak, muhtemelen o dönem peşinde olduğumuz öncülüğü daha iyi yapmamıza yardımcı olmaktı. Kitap, kitleleri anlamaya yardımcı oldu olmasına ama kitlelerin ayaklanmasına pek de öyle olumlu bir anlam biçmiyordu.

Kitabın yazılma tarihi 1920’ler, ilk baskısı ise 1930. Çok kısa bir sürede Avrupa dillerine çevrilmiş olması, döneminde büyük bir yankı uyandırdığını gösteriyor. Eser, iki savaş arası dönemde, Doğu’da Sovyetler Birliği’nin kurulduğu, Batı’da faşist hareketlerin komünist hareketlerle birlikte yükselişe geçtiği bir zaman diliminde yazılıyor. Devamında ne olacağını biz biliyoruz, ancak Gasset için henüz hiçbir şey yaşanmamış ve sonuç belirsiz. O, dönemin, daha çok faşist ve komünist hareketlerine ve bunların mobilize ettiği kitlelere bakarak kaleme alıyor satırlarını.

Gasset’in iki temel argümanı var: Kitlelerin siyasal alana ve daha önce seçkinlerin elinde olan bilgi üretimi, kültür, sanat, bilim gibi alanların tamamına artan düzeyde katılımını bir istila gibi görüyor. “Kitle, kitle olmaktan çıkmaksızın, (seçkin) azınlıkların yerini almakta,” diye şikayet ediyor. “Vasat insan” diye tanımladığı kitlenin, kendi sıradanlığını, sıradan olduğunun farkında olmasına rağmen bir hak olarak savunmasına ve dayatmasına tahammül edemiyor. Seçkinlerin daha önceden yaptıkları her şeyi, hiçbir birikime sahip olmaksızın, bunu aramaksızın da yapmaya kalkan vasat adam, Gasset’e göre oldukça baskıcıdır.

Ona göre, demokrasi ve liberalizmin önündeki en güçlü düşman işte bu vasat adamdır. Vasat adamın baskıcılığını da, kitabının “Kitleler neden her işe karışıyorlar ve neden ancak şiddet yoluyla karışıyorlar?” ismini verdiği 8. bölümünde açıklar. Gasset; kitlelerin her türlü normal işlemi ortadan kaldırıp, istedikleri her neyse doğrudan onu dayatmaya yöneldiklerini, içinde bulundukları ruhsal kapalılık nedeniyle bildikleri tek şeyin doğrudan eylem olduğunu belirtir. Kitlelerin kamusal yaşama dönük etkilerini hep doğrudan eylem yoluyla gösterdiklerini ve kitlelerin yönetici hale gelmeleriyle bu doğrudan eylemin resmen tanınan bir dayatmacı bir kurala dönüştüğünü ifade eder.

Bugün sosyal medya, Gasset’in tarif ettiği bu “doğrudan eylem”in dijital biçimi gibi. Kitlelerin parmak ucundaki eylem gücü, bir yandan demokratik katılımı genişletirken, diğer yandan düşüncenin yerini tepkiye, diyaloğun yerini hamasete bırakıyor. Herkesin söz söyleyebildiği bir alanda, sözün anlamı giderek aşınıyor. Belki de bu çağın en büyük sınavı, sesi yeniden söze, tepkiyi yeniden düşünceye dönüştürmenin bir yolunu bulabilmek olacak.


[1] José Ortega y Gasset, Kitlelerin Ayaklanması (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010).

↑
Close