Written by 8:53 am 2.Dosya

Çürümekte Olan Bir Kamusal Alan Pratiği Olarak Sosyal Medya – Dilale Öz Dönmez

 

Demokrasi denen her düzende, bir kamusal alanın varlığı elzemdir. İnsanların bir araya gelip tartıştıkları ve ortak bir dünyayı paylaştıkları bu alanlar, birlikte yaşamanın temelidir. Jürgen Habermas’ın 18. yüzyıl Fransa’sındaki salonları ve İngiltere’deki kahvehaneleri üzerinden tanımladığı bu tarihsel alanlara, dijital dönüşümle birlikte ekranlar da eklendi.

Bugün sosyal medyanın sosyo-politik rolünü tartışacaksak, önce 2010 yılına gitmeyi tercih ederim. Tunus’ta Mohammed Bouazizi’nin kendini yakma görüntülerinin sosyal medyada yayılmasıyla başlayan ve Arap Baharı adını alan protestolarda, sosyal medya vatandaşların örgütlendiği ve seslerini duyurduğu bir mecraydı. Bu dönemin, sosyal medya platformlarına dijital kamusal alan umudunu yükleyen ilk büyük dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. 

2019 yılında yüksek lisans tezimde sosyal medya platformlarının demokratik bir kamusal alan olma potansiyeline odaklanan ben, her ne kadar bulgularım olumsuz olsa da bu işleve dair umudun olduğunu belirtmiştim. Oysa şimdi, bir zamanlar özgürlüğün sesi olan bu dijital meydanın; yankıların ve gözetimin alanı hâline geldiğini görüyorum. Bu platformların demokratik bir kamusal alandan çok, çürümekte ve çürütmekte olan bir pratik olduğunu üzülerek söylüyorum. 

Bu yazıyı, bahsettiğim çürümenin tezahürlerini tartışmak, bu konuda kolektif bir “iç dökme” alanı açmak ve sağlıklı bir kamusal alan idealinin neye benzediğini önce kendime sonra da sizlere yeniden hatırlatabilmek için yazıyorum.

Çürümenin nasıl gerçekleştiğinden söz etmeden önce, neyin çürüdüğünü anımsamak isterim. Sağlıklı bir kamusal alan nedir, onun bozulması ne anlama gelir? Bu soruların yanıtını Hannah Arendt ve Jürgen Habermas’ın düşüncelerinde aramak bana anlamlı geliyor. Arendt için kamusal alan, insanların eylem ve söz yoluyla birbirlerine göründükleri, birlikte yaşanabilir bir “ortak dünya” kurdukları yerdir. Bu ortak dünya, olgular üzerine asgari bir uzlaşma varsa ayakta kalabilir. O zemin çöktüğünde, yani aslında artık hangi bilginin “gerçek” olduğu konusunda bile anlaşamadığımızda, Arendt’in disorientation dediği durum ortaya çıkar: yönsüzleşme. Bu yönsüzleşmenin demokrasi açısından bedeli ağırdır. Çünkü Arendt’e göre siyaset, yani kamusal alandaki eylem, ancak paylaşılan bir gerçeklik üzerinde mümkündür. Ortak dünyamız dağıldığında, yurttaşlar olarak bizlerin olgular üzerinde konuşma ve  çözümler arama kapasitemiz de çözülür, ortak duyu yitirilir. Demokrasi, farklılıkların bir arada yaşayabildiği çoğulculuk üzerine kuruludur; oysa ortak dünyanın çözülmesi, günümüzde bu çoğulculuğu birbiriyle konuşamayan, birbirine kuşkuyla bakan dijital kabilelerin toplamına indirger. Sosyal medya, işte tam da bu yönsüzleşmenin mimarisidir: herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini duymadığı, görünürlük içinde yalnızlık üreten bir alan.

Habermas açısından bakıldığında ise bu durum, kamusal alanın yapısal bir bozulmasıdır. Çünkü Habermas kamusal alanı, yurttaşların eşit koşullarda tartışabildiği bir alan olarak düşünür. Ona göre demokrasinin ruhu, insanların güce değil söze, baskıya değil iknaya başvurduğu o tartışma anındadır. Farklı fikirlerin bir arada var olabildiği, kimsenin sesinin diğerini bastırmadığı bir kamusallık, demokratik meşruiyetin temelidir. Ancak bu ideal, günümüz sosyal medya platformlarında neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Sosyal medyada iletişim çoğu zaman “anlaşmak” için değil, “etki yaratmak” içindir. Tartışmanın yerini duyurulma, karşılıklı anlamanın yerini tüketim ve manipülasyon almıştır. Farklı seslerin birbirine temas edemediği, yalnızca kendi yankısına mahkûm kaldığı bir düzen içinde kamusal alan, ortak akıl üretme kapasitesini kaybeder. Bu bağlamda, sosyal medya platformlarında iletişim artık ortak bir anlam arayışının değil, araçsal bir işleyişin parçasıdır.

Işte bugün bu platformlara baktığımızda Arendt’in “ortak dünya”sı ile Habermas’ın “rasyonel müzakere”sinin aynı dijital gürültüde eridiğine şahit olmaktayız. Kamusal alan hâlâ var belki ama bence çürüyen ve bizleri de çürüten bir pratik olarak, yani artık başka bir şey: kalabalık ama sessiz, görünür ama sağır. 

Bu çürümenin izlerini iki farklı alanda görebileceğimizi düşünüyorum; bilginin yerini dezenformasyonun aldığı yankı odalarında ve gözetimin hem yukarıdan hem birbirimizden geldiği dijital panoptikonlarda[1].

Kuşkusuz, kamusal alanın önündeki engeller yalnızca içsel değil; özellikle erişim kısıtlamaları ve müdahaleler de bu alanı daraltmakta. Ancak bu yazıda odaklanmak istediğim, sosyal medyanın bir kamusal alan pratiği olarak kendi iç dinamiklerinde yaşadığı çürümeyi tartışmak.

Birinci Çürüme Ekseni: Dezenformasyon ve Yankı Odaları

Çürümenin ilk ve en belirgin eksenini, Arendt’in “ortak dünya” idealini temelinden sarsan bir (epistemik) kriz olarak değerlendirebiliriz. Sosyal medya, bilgiye erişimi “demokratikleştirdiği” yanılsamasını yaratırken, gerçekte benzeri görülmemiş bir bilgi kirliliğini ve dezenformasyonu dolaşıma sokar. Gerçeğin yerini, hızla üretilen ve doğruluğu belirsiz içerikler alır. Artık hakikate ulaşmak değil, bilgi akışına yetişmek önemlidir. Kurumların bile yanlış bilgi paylaştığı bir ortamda, olgusal gerçeklik ve ortak bir anlayış zemini kalmaz. Böyle bir ortamda, Habermas’ın  ve  Arendt’in kamusal alan idealleri yönünü kaybeder. Ortak olguların yokluğunda, birlikte düşünmek giderek imkânsızlaşır.

Bilgi krizine ek olarak, sosyal medya platformları yankı odaları ve algoritmik filtreler aracılığıyla derinleşen bir iletişimsel izolasyon yaratır. İnsanlar çoğunlukla kendileriyle benzer görüşleri görür; duydukları ve söyledikleri aynıdır, bir yankının içinde yankılanır. Algoritmalar farklı fikirleri görünmez kılar, ekranlarımızda bize benzeyenlerin sesi çoğalır. Bu sessiz tekdüzelik içinde kamusal alan, çoğulcu bir tartışma zemini olmaktan çıkar; herkesin kendi duvarına konuştuğu, kendi yankısını dinlediği bir alana dönüşür.

Böyle bir ortamda bilgiye erişim özgürlüğü hâlâ bir anlam taşır mı? Ortak bir zeminde buluşmamızı sağlayacak o olgusal hakikat artık nerededir? 

Bu dağılma, Habermas’ın tarif ettiği anlamda bir kamusal alanın yeşermesini imkânsız kılar. Farklı seslerin birbirine çarpmadığı, yalnızca yankılandığı bir dünyada kamusal alanın ortak dili çöker. “Çürüme” burada epistemiktir: gerçeklik aşınır, olgularla kanaatler birbirine karışır. Kamusal alan artık rasyonel tartışmanın değil, yönlendirilmiş iletişimin mecrasıdır. Herkes konuşur ama kimse birbirini duyamaz. 

İkinci Çürüme Ekseni: Gözetim, Sansür ve Korku

Sosyal medyanın çürümekte olan kamusal alan pratiği yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda ahlaki ve politiktir. Bu çürüme, bir bakıma Foucault’nun “panoptikon” metaforunun dijital çağda aldığı yeni biçimdir. Bir zamanlar görünür olmak, Arendt’in sözünü ettiği gibi bir yurttaşlık eylemiydi; insan, kamusal alanda görünür oldukça var olurdu. Konuşmak, düşünmek, fikir beyan etmek kamusal yaşamın özünü oluştururdu.Fakat bugün görünürlük bir varoluş biçiminden çok, bir tehdit haline geldi. 

Sosyal medya, özgürleştiren bir alan olmaktan çok, görünürlüğün baskısıyla kuşatan bir gözetim alanına dönüştü. Artık her paylaşım, her cümle, her tepki bir tür kayıt altında olma hissiyle birlikte yaşanmakta. Bir paylaşımın nasıl anlaşılacağı, kime dokunacağı, hangi trolleri harekete geçireceği artık öngörülemez. Organize hedef göstermelerin arasında kamusal alan, özgürce konuşmanın değil, sessiz kalmanın ve kendini korumanın mekânı hâline geldi. Böylece söz, cesaret isteyen bir şeye dönüştü.

Üstelik bu gözetim artık yalnızca yukarıdan değil, birbirimizden gelmekte. Sosyal medya, herkesin birbirini izlediği ve denetlediği bir toplumsal düzene dönüştü. Karşıt görüşlüleri fişlemek, ekran görüntüsüyle ifşa etmek, şikâyet etmek,  bütün bunlar sıradanlaştı. Bundan yalnızca on iki, on üç yıl önce dayanışmanın mekânı olarak görülen sosyal medya platformları, bugün “dijital muhbirlik” kültürünün beslendiği bir gözetim alanına dönüştü. Artık gözetim yalnızca yukarıdan gelen bir baskı biçimi değil; toplum, sosyal medya aracılığıyla kendi gözetim mekanizmasını da kurmuş oldu. 

Bu durum, kamusal alanın ahlaki dokusunu derinden çürütmekte. Çünkü özgürlük yalnızca siyasi gücün baskısından değil, birbirimizin yargısından da korunabildiğimiz ölçüde mümkündür. Bizi bir araya getirdiği büyük bir umutla söylenen, üzerine kitaplar yazılan bu platformlar, şimdi bizi birbirimize karşı tetikte tutuyor. Görünürlük, artık bir varoluş değil bir denetim biçimi.  Bir kamusal alan pratiği olarak sosyal medya, bu gözetimin gölgesinde ahlaki anlamını yitiriyor: özgürlük değil temkin, dayanışma değil şüphe, ifade değil oto-sansür gerektiriyor.  Ve belki de en tehlikelisi, bu gözetim artık olağan geliyor; korkunun yerini alışkanlık alıyor. İşte çürüme ve çürütme de bu şekilde gerçekleşiyor.

Tanıklık, Çürüme ve Direniş

Tüm bu tablo karşısında kaçınılmaz bir soru kalıyor geriye: Bu çürümeye sadece tanıklık mı ediyoruz, yoksa tanıklık ettikçe biz de mi çürüyoruz? Kamusal alanın dağılmasına, ve sessizliğin sıradanlaşmasına şahit olurken, biz de bu düzenin bir parçası haline mi geliyoruz?

Belki de kaçınılmaz olan, çürümenin tamamen dışında kalamamaktır. Çünkü onun içindeyiz: konuşurken, susarken, paylaşırken, silerken. Çürümenin dışında kalmak, ekransız bir dünya istemek kadar imkânsız belki. Ama tanıklık etmek, bu süreci anlamlandırmanın bir yoludur. Tanıklık, sadece görmek değil; gördüğünü adlandırmak, sessizliği bozmaktır.

Çürüyen bir kamusal alan içinde bile, birbirini duymaya çalışan sesler vardır. Bu yüzden söyleyeceğim, bu çürümenin içinde konuşacak bir ses bulmak belki de hâlâ umut edebilmenin bir yoludur. Her paylaşılan söz, her küçük dayanışma, her doğruyu hatırlatma çabası, bu sessizliğin içinde yankı bulan bir direniş biçimidir. 

Evet, bir kamusal alan olarak bu platformlar, tıpkı günümüzdeki diğer kamusal alanlar gibi-çürüme içindedir. Ancak umut, belki de sosyal medyadan ekransız bir dünyaya kaçmakta değil; aksine, onu dönüştürme mücadelesini kendi içinde vermektedir. Bu, bilginin yerini dezenformasyonun aldığı yerde hakikatin adını inatla anmak; gözetimin hüküm sürdüğü alanda birbirimize ses olmak anlamına gelir. 

Çürümeyi reddetmek yerine, onu görüp adlandırarak, dijital sessizliğin içinde çoğulcu bir yankı yaratmak, bir yurttaşlık sorumluluğu olarak hâlâ mümkün müdür? Bu alan nasıl yeniden kurgulanabilir? Ve muhalefet, daha geniş anlamda, demokratik kamusal alanları yeniden inşa etmeye çalışan herkes, bu mecralarda ortak bir zemin yaratabilir mi?

Bu soruların kolay bir cevabı yok, biliyorum.

Yine de, tepkisel bir direnişten yapıcı bir inşaya geçmenin iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum. Amaç, dijital gürültüyü manipüle etmek değil; rasyonel müzakerenin nefes alabileceği bir alanı yeniden kurmak. Sosyal medyanın hızlı, gürültülü ve yüzeysel akışına ayak uydurmaya çalışmak yerine; yavaş, nitelikli ve güvenli bir iletişim ekosistemi oluşturmayı denemek belki de en anlamlı çıkış yolu.

Bu elbette zor, oldukça kutuplaşmış bir toplumda ve dijital bir çürüme ortamında  kolay çözümler var diyemem. Yine de, yankı odalarına karşı bilgi altyapısını onarmak, insanları anlamaya davet eden köprüler kurmak, çevrimiçi tartışmaları yüz yüze temaslarla desteklemek, gözetim korkusuyla sessizleşen alanlarda güvenli platformlar ve ortak tanıklıklar yoluyla sesleri çoğaltmak gibi küçük ama anlamlı adımlar hâlâ umut verebilir.

Tüm bu mücadele ve strateji arayışının ötesinde: Evet, çürüme içindeyiz; ama hâlâ tanıklık edebiliyorsak ve hâlâ birine ulaşma arzumuz sürüyorsa, her şey bitmiş değildir. Bu anlamda umut, birbirimize ses olabilmektedir. 

Bu yazı da, hâlâ birbirini duymaya çalışan seslere bir yankı olarak kalsın.

“… Tarihin tamamı kokuşarak çözülme halindedir; çıkardığı kokular geleceğe doğru buram buram yayılır: Oraya doğru koşarız; hiç değilse her çürümenin içinde bulunan ateş için…”    (Emil Cioran, Çürümenin Kitabı[2])

Yazıda bahsedilen düşünürlerin ilgili eserleri:

·  Hannah Arendt:

  • İnsanlık Durumu. Çev. Bahadır Sina Şener, 11. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2025.
  • Geçmişle Gelecek Arasında: Siyasi Düşünce Konulu Sekiz Deneme. Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş Baskı. Çev. Bahadır Sina Şener ve Onur Eylül Kara, 7. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

·  Jürgen Habermas:

  • Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar, 16. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

·  Michel Foucault:

  • Hapishanenin Doğuşu. Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İstanbul: İmge Kitabevi, 2019.

[1] Panoptikon metaforu, Michel Foucault tarafından Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde geliştirilmiştir. Bu kavram, insanların sürekli izlenme ihtimaliyle kendi davranışlarını denetlemeye başladıkları bir gözetim düzenini anlatır.

[2] E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, çev. Haldun Bayrı, 5. Basım, İstanbul: Metis Yayınları, 2016, s. 47.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin