Written by 9:02 am 2.Dosya

Sosyal Medyada Güçsüzler Güçlü Olabilir Mi? – Selim Yıldırım

Sosyal medyada herkes kadar görünür, herkes kadar gizliyim. Çünkü tıpkı gündelik hayatta yüz yüze kurduğumuz ilişkiler gibi, burada da belirli sınırlar var; çoğu zaman o sınırların içinde kalıyor ya da sosyal medyanın ahlakına uymaya zorlanıyorum. Bu durum çoğu zaman beni yoruyor, boğuyor ve hatta yozlaştırıyor. Fakat, sosyal medyadan uzaklaşmak ya da tamamıyla terk etmek neredeyse imkansız. Sonuçta sosyal medya bugün hayatımızda pek çok şeyi ifade ediyor ve artık tam merkezde duruyor. Adeta yeni bir kamusal alan ve istatistikleri duyunca bunu daha iyi anlayacaksınız.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın 2024 yılına ait verilerine göre Türkiye’de nüfusun %65,7’si sosyal medya kullanıyor ve toplamda 303 milyon 97 bin aktif hesap var. Bu yalnızca yüksek bir oran değil, aynı zamanda devasa bir kullanıcı evreni demek. Bir bakıma sosyal medya, çağımızın agorası: Antik Çağ’da kamusal hayatın cazibe merkezi olan Agora, bugün ekranlarımızda yeniden kuruluyor. 

Peki bu yeni kamusal alan gerçekten Antik Çağ’ın agorası gibi zengin ve elverişli bir dünya sunuyor mu? Görünürlüğü artırsa da hakikati güçlendiriyor mu, güveni besliyor mu? Ve en kritik şu iki soruya cevap arayacağım: Bütün bu hareketlilik içerisinden anlamlı bir demokratik mücadele verilebilir mi? Her gün biraz daha sertleşen hukuk harbinde (lawfare) muhalif bir birey, siyasi elit ya da kamu entelektüeli varlığını sürdürebilir mi? Cevap: Çok zor ama imkânsız değil; erdemli ama riskli, maliyetli ama karşılıksız. 

Öncelikle sosyal medyayı neden yeni bir kamusal alan olarak değerlendiriyorum ona bakalım. Bunun için Jurgen Habermas ve Hannah Arendt’in kamusal ve özel alan üzerine düşüncelerinden faydalanacağım. İlk olarak Habermas’a göre kamusal alanda statünün göz ardı edilmesi yani rütbenin değil, argümanların konuşulması; ortak ilgi alanının oluşması yani kültür ve bilgi tekellerden çıkıp herkesin tartışmasına açılması; kapsayıcı olması yani kapılar tüm yurttaşlara açık olması gerekiyor. Bu açıdan sosyal medya, benim Agora benzetmemle de örtüşüyor: insanlar bir araya geliyor, konuşuyor, itiraz ediyor, fikir üretiyor. Fakat, gerçekten kamusal diyebilmemiz için tahakkümsüz ve eşit katılımlı bir iletişimin fiilen mümkün olması gerek ki Habermas da bu şerhi düşüyor. Bu duruma birazdan değineceğim. 

Öte yandan Hannah Arendt de kamusal ve özel alan ayrımı yapar; Habermas’tan farklı olarak buna bir de toplumsal alanı ekler. Aristoteles’e atıfla kurduğu kamusal–özel ayrımının ötesinde, modern dönemde toplumsal alanı bu ikisi arasına yerleştirir ve bu bağlamdaki davranış kalıplarına odaklanır. Arendt’i burada ilginç kılan kavramsallaştırma “idiot”tur. İlk akla gelen “aptal” anlamında değil; antik Yunan’da kamusal işlere iştirak etmeyen, kendini yalnızca özel yaşamıyla sınırlayan kişiyi ifade eder. Arendt’e göre bu kusurlu bir tutumdur; insan, kendini kamusal alanda görünür olarak etkileşime girip zenginleştirmelidir. Sizce de öyle mi? Gelin, günümüz koşullarında bunun mümkün olup olmadığını; sosyal medyanın varlığımızı destekleyip desteklemediğini ve burada muhalif olmanın maliyetini üç şekilde tartışalım: görünürlük, destek veya teşvik, muhalefetin bedeli.

İlk olarak görünürlük. Sosyal medyada görünmek için çeşitli kural ve kaidelere uymak, oraya özgü iletişim biçimlerini benimseyip yaygınlaştırmak ve popüler gündemin parçası olmak zorundasınız. Sihirli sözcük tam da bu: Popüler. Kalabalıkların beğenisini kazanmak için, özgün fikir ve duygularınızdan arınmış gibi davranmaya itiliyorsunuz. Bu köreltici bir durum. Böyle bir ortamda görünür olmanın ya da olmamanın; etkileşime girmenin ya da girmemenin, ne tür bir kamusal fayda üreteceği meçhul. Habermas’ın söylediği gibi kültür ve bilginin tekellerden sıyrılıp tartışmayla zenginleşmesi, bu durumda ne kadar mümkün? Özellikle kutuplaşmış toplumlarda tablo daha da sert. Benzer düşünenleri gördüğünüzde rahatlıyor, karşıt görüşle karşılaştığınızda nefret biriktiriyorsunuz. Bu, siyasetin ötesinde insani olarak problemli. Evet, sosyal medya mesafeyi kısaltıyor; etkileşimi ve görünürlüğü artırıyor. Fakat filtresizliği, birlikte yaşama arzusunu aşındırıyor. Sonuçta, etkileşim ve görünürlük fetişizmi içinde siyasal yarıklar derinleşiyor. Bu yüzden Arendt’e katılmıyorum: Eğer sosyal medya bugünün kamusal alanıysa, burada bulunmak çoğu zaman zenginleşmek değil; yörüngesi belirsiz ya da kolayca manipüle edilen bir kalabalık içinde kaybolmaktır. Bir kamu entelektüeli, manipüle edilmiş bir güruhun içerisinde çoğu zaman bırakın demokratik bir mücadele vermeyi her gün biraz daha yıpratılarak uzaklaştırılacaktır. Hem de yola çok sahih niyetlerle çıkmış olmasına rağmen. Zira bu yola çıkmadan önce sosyal medyanın nesnesi değil öznesi olmakta kararlıydı.

Muhalif bir özne olarak sosyal medyadaki varlığımızı, koşulların daha iyiye evrilmesini desteklemek, fikir beyan etmek ve doğru bilgi etrafında işbirliği kurmak için sürdürürüz. Bu kıymetli. Farklı görüşler arasında kendi görüşümüzü sınar, güçlü ve zayıf yanlarını görür, geliştirebiliriz. Ama kanaatimce dikkat edilmesi gereken çok önemli bir şey var o da yankı odaları. Platform algoritmaları, bizi sitede tutmak için etkileşimi maksimize eden psikolojik tekniklere ve dopamin haz döngülerine yaslanır. Yani sosyal medyayı kullanırken kendi personasını oluşturan bir birey, özne gibi hissetsek de zamanla bu döngülerin nesnesine dönüşürüz. Değiştirmek istediğimiz dünyanın dışına çıkmak yerine, mevcudun akışında kayboluruz. Burada sosyal medyayı kullanmaktaki en temel amacımızı ne yazık ki kaybediyoruz. Zira, kişisel olanı ya da peşinden gittiğimiz bir fikri kamusal alana taşımaya çalışırken, Arendt’in tehlikeli olarak addettiği toplumsal alanın statik davranışsal hareketleri istemimiz dışında kişisel alanımızı ilhak eder. Bu da oldukça tehlikelidir çünkü özgünlüğümüzü korumaktan ziyade, görünürlük ve özellikle içinde bulunduğumuz kitleye uyum baskısını yönetmeye kayar. Sonuçta, beğeni, yorum, takipten oluşan destek veya teşvik mekanizması bir ödül sistemi gibi işler ve bizi, fark yarattığımızı sanırken, aslında illüzyon üreten bir çarkın dişlisine dönüştürebilir.

Son olarak muhalefetin bedeline değinmek istiyorum. Hakikati söylemek gerekirse, başta sorduğum “sosyal medyada muhalefet yapmalı mıyız?” sorumun cevabı tek kelimeyle evet olabilir ama her koşulda, her yöntemle değil. Kaçınmamız gereken iki şeyi yukarıda açıklamaya çalıştım ama günün sonunda bence asıl mesele bedelin kime çıktığı. Kabul etmek gerekir ki namütenahi demokratik koşullara sahip değiliz. Lawfare olarak literatüre geçmiş hukuk savaşlarında siyaset ve yargı ilişkileri muğlaklaşmış durumda. Bunlar bir kamu entelektüel, ilkeli bir muhalif, adalet gözeten bir yurttaş için pek tabii elverişli koşullar değil. Ne yazık ki günün sonunda da korumasız kalan, iyi niyetle hareket eden ve bundan bir çıkar beklemeyen insanlar bu kişiler oluyor ve çoğu zaman en ağır faturayı onlar ödüyor. Buna karşılık, sistemin işleyişini en iyi bilen bazı aktörler, mağduriyet estetiğiyle sahnede kalıp bedel ödemeden yoluna devam edebiliyor. Siyaset, normalde toplumun yükünü hafifletmesi gerekirken, mevcut düzende o yük çoğu zaman yine bu bahsettiğim insanların sırtına bırakılıyor. 

O yüzden benim cevabım şu çerçevede: Sosyal medyada muhalefet, ancak amacı net, koruma mekanizmaları düşünülmüş ve gerçek dünyada karşılığı olan bir hatla yapılmalı. Kışkırtıcı gösteriler, sahte gündemler ve anlatmaya çalıştığım destek ve teşvik mekanizmasıyla değil; doğrulanabilir bilgi, somut dayanışma ve toplumsal dayanıklılık üzerinden. Mağduriyet parlatmak için değil, toplumun ödediği bedeli azaltmak için. Aksi halde, sosyal medyanın içerisindeki hengamede kaybolur, enerjimizi de kendimizi de tüketiriz. Benim tercih ettiğim muhalefet, yüksek sesle değil, doğru hedefe isabetle; kişisel kahramanlıklarla değil, ortak akıl ve güvenli hatlarla yürüyen muhalefet. Güçsüzlerin güçlü olmasını ancak bu şekilde mümkün görüyorum.

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin