İnsanın sosyalleşme ihtiyacı yeni değil. Nasıl bugün bizler bu mecradan sizle iletişim kuruyorsak, kendilerine dair yazılı kayıt bulunmadığı için “tarihöncesi” nitelendirmesini yaptığımız dönemin insanları da, hem içinde bulundukları topluluklardaki hem de civarlarındaki insanlarla bir şekilde etkileşime geçiyordu. Bugün yaşadığımız toprakların bizden önceki sakinleri ibadethanelerde, çarşı pazarda, kahvehanelerde, hamamlarda muhabbet ediyor, birbirinden haber alıyordu. Eskilerin muhabere dediği, isabetli bir şekilde iletişim olarak Türkçeleştirilmiş kavramın tarihini masaya yatırmaya çalışsak kaza kaza işin kökenine varamayız.
Gelin biz makarayı biraz ileri saralım. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakıyoruz. Çok değil, takriben on beş yıl önce ortalama vatandaşın “orada bir köy var uzakta” edasıyla muamele ettiği, çoğunlukla 30 yaş altı insanların işgalindeki çevrimiçi sosyal ağlar bugün yediden yetmişe her yaştan ve her sosyo-ekonomik gruptan insan için günlük hayatın ayrılmaz bir parçası. Sabah kalktığında hepimizin elini akıllı telefonuna uzatıp baktığı ilk şey X, TikTok, WhatsApp, Facebook ve YouTube başta olmak üzere bu sosyalleşme ağları oluyor. İlkokul çocukları ödevlerini sınıfları ve dersleri için açılan WhatsApp gruplarından öğreniyor, gençler TikTok’tan çevresiyle iletişim kurup yeni akımları takip ediyor, yetişkinler X’ten haber alıyor ve Youtube’dan meşrebine göre videoları izliyor, büyüklerimiz de tüm bu aktiviteleri yapmak üzere Facebook’a giriyor. Bunlar nüfusun çoğunluğunun elinin altındaki, en yaygın olanları. Sosyal medya olarak kategorize ettiğimiz mecralar akılalmaz süratle gelişti, genişledi. Günümüz toplumunun coğrafyadan bağımsız olarak ezici çoğunluğunu kapsar hâle geldi.
Ortaya çıktığında insanların amiyane tabirle salt kafa dağıtmak için üye olduğu ve vakit geçirdiği mecralardı bunlar. Ne zaman insanların gündeme dair bilgi edinmek, haber almak, “biz ne yaşıyoruz” sorusunun cevabını öğrenmek için girdiği yerler oldu, bugün bunun ayırdını yapmak zor. Ya da en azından net bir tarih vermek zor. Türkiye mevzubahis olduğunda pek çok alanda olduğu gibi Gezi Direnişi’nin büyük bir kırılma yarattığını söylemek mümkün. Keza uluslararası sahada da 2010’lar milat bu konuda. Kurumsal basın ve medyaya karşı “alternatif medyanın” yaratıldığı, yurttaş haberciliğinin kamusal alanda etkin faktör olarak ortaya çıktığı yılları henüz geride bıraktık. Öyle ki artık işin profesyoneli olan gazeteci, muhabir ve haber sunucuları da bu sosyal ağlarda faaliyet gösteriyor. Gazetecilerin X hesapları ve web sayfalarının görüntülenme oranları ile mukayese edildiğinde gazete tirajları, YouTube habercilerinin izlenme oranlarıyla karşılaştırıldığında haber kanallarının reytingi geride kalıyor. Bunun “mahallesi” de yok.
Evet, sıradan yurttaşlar olarak tüm bunların farkındayız. Ancak yalnız değiliz. Sermayedarlar da bunun farkında, devletler de. Birkaç “dehanın” piyasayı doğru okuyarak yarattığı bu mecralar artık büyük sermayenin ve bazı devletlerin kontrolünde. Facebook, Instagram, WhatsApp, Threads ve Messenger tek bir şirketin, Meta’nın tekelinde. Meta’nın dümenini Facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg elinde tutuyor. Vanguard, BlackRock gibi yatırım şirketleri de şirketin en büyük kurumsal hissedarlarını teşkil ediyor. X yani Twitter’ı milyarder Elon Musk 2022’de satın aldı. Musk, en hafif tabirle akli melekelerini sorgulatacak kadar ilgi çekici bir portre çiziyor ve parayı verdiği için düdüğü istediği gibi çalıyor. Kendisinin siyasi ve içtimai görüşleriyle bağdaşmayan kişilerin, çeşitli otoriter ve totaliter liderler ve sermayesi fazlasıyla şaibeli patronlarla ticari ilişkilerine zarar verebilecek kişi ve kurumların X hesabına erişim engeli getirildiğini, paylaşımlarının silindiğini ya da hesaplarının bir anda uçuverdiğini görmeniz işten değil. Kurumsal medyadaki sansür yetmezmiş gibi düşünce özgürlüğünü başat değer belirlediğini ileri süren sosyal ağlarda da sansürle muhatabız. TikTok’a gelince, o da ekseriyetle Çinli Bytedance’ın kontrolünde olmakla beraber Trump yönetiminin uyguladığı politikalardan dolayı ABD’deki operasyonlarında (ki en önemli olan da oradaki işletmesi hâliyle) Çin merkezli büyük hissedarın payı azaltılacak ve onun yerini Oracle’ın alması bekleniyor. Oracle Amerika merkezli bir teknoloji şirketi. Buna mukabil Trump ile dostane ilişkileri ve İsrail’le kalbi bağlantıları bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Ezcümle, oturup “tweet”, “reels”, “hikaye, “short” kaydırdığımız ve saatlerimizi harcadığımız uygulamaların tümünün ticari ve siyasi bağlantıları arapsaçına dönmüş vaziyette.
Antik Yunan filozoflarından Aristoteles’e atfedilen bir söz var: “İnsan politik bir hayvandır.” Alman yazar Thomas Mann ise “Her şey siyasidir” der. İnsana dair her şey siyasidir ve bu da insanın var olduğu her yeri siyasi mücadele alanı hâline getirir. Sokaklar, salonlar ve evler mücadele alanıdır; internet devrimi sayesinde siber alem de. Madem mücadele etmeye karar verdik bir kere, tüm bu sahalarda mücadele etmek boynumuzun borcu. Büyük Önder’in dediği gibi, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır.” Gelin, bu topraklardaki orijinal hak savunusunu, müdafaa-i hukuk hareketini düşünelim. Yaptıkları şey ellerine ne buldularsa onunla kuşanıp cepheye gitmekten ibaret değildi. Onun küçük iş olduğunu söylemiyorum, aksine en büyük işti tüm korkularına rağmen düşmanın karşısına dikilmek. Fakat onunla yetinmediler. Bazen olumlu sonuçlanacağına inanmadıkları şeyleri dahi yaptılar. Memleketin dört bir yanında bir araya geldiler, organize oldular. İzmir’e Yunan çizmeleri ayak bastığında “bizim üç beş slogan atmamızdan ne olacak” demeden toplandılar. Dünyanın öbür ucuna telgraf çektiler, nafile olduğunu bilmelerine rağmen, haklılıklarından emin oldukları ve seslerini duyurmak istedikleri için. Kendilerini yok sayanlara “Biz buradayız” dediler. “Her şeye rağmen buradayız ve gitmiyoruz.”
12 Eylül’ün en büyük zararlarından biri, yurttaşın siyasallaşmasına vurduğu darbe. O gün bu gündür siyasallaşma büyük bir tabu bu toplumda. Anayasanın size verdiği vatandaşlık haklarını kullanmak dahi “fazla” görülüyor. Toplumsal muhalefetin son bir yılda kazandığı ivmeyi kaybetmeden, sosyal ağlar dahil tüm mücadele alanlarında varlık göstermesi kritik öneme sahip. 45 yıllık bir “depolitizasyon” sürecinin 45 günde tersine çevrilmesi mümkün değil. Fazlasıyla vakit, sabır, aklıselim, strateji ve dahasını gerektiriyor. Bir iyi, bir de kötü haberim var. Kötü haber: Yapılacak çok şey var. İyi haber: Kalabalığız. Yapılacaklar listesindekilerin her biri için emek verebilecek sürüsüne bereket insanımız var.



