2000’li yılların sonlarından itibaren sosyal medya, demokratik katılımın, yatay iletişimin ve özgürlükçü bir kamusal alan inşasının simgesi olarak görülüyordu. Kısa sürede yalnızca gündelik paylaşımın değil, fikri örgütlenmenin ve kolektif hareket bilincinin de merkezlerinden biri haline geldi.
2010–2011 yıllarında başlayıp “Arap Baharı” olarak adlandırılan Orta Doğu’daki ayaklanmalar, özellikle Facebook ve Twitter üzerinden örgütlendi; bu dijital ağlar sayesinde hem eylemlerin koordinasyonu hem de paylaşılan görüntüler aracılığıyla uluslararası meşruiyet sağlandı. Benzer biçimde, 2013’teki Gezi Direnişi, hashtag kampanyalarıyla (#DirenGezi, #OccupyGezi) merkezi olmayan ama olağanüstü derecede koordineli bir örgütlenme biçimi ortaya koydu. “Occupy Wall Street”ten “Black Lives Matter”a, Avrupa’daki birçok toplumsal hareketten Latin Amerika’daki öğrenci protestolarına kadar örnekler çoğaltılabilir.
Ancak bugün, bu dijital örgütlenme biçimi ilk dönemlerdeki özgürlük umudunu büyük ölçüde yitirmiş durumda. Sosyal medya artık, kamusal tartışmanın yatay biçimde çoğaldığı bir alan olmaktan çıkıp, kullanıcı davranışlarını biçimlendiren, yönlendiren ve gerektiğinde ötekileştiren yeni bir denetim rejiminin egemenliğine girmiş görünüyor. Diğer bir deyişle, Shoshana Zuboff’un literatüre kazandırdığı gözetim kapitalizmi kavramı, ekonomik sınırlarını aşarak — ki bu kaçınılmazdır — rejimlere politik bir denetim kapasitesi sunar hale geldi. Bir bakıma, sokakları denetleyenler, çıkmaz sokaklarda çıplak şiddet uygulayanlar, bu zorun bir başka biçimini evlerimizin içine, hemen yanı başımızdaki monitörlere taşımış oldular.
Türkiye özelinde bakıldığında, sosyal medya, kamusal alanların birer birer elimizden alınmaya henüz başlandığı bir dönemde, yeni bir siyasal ifade zemini olarak ortaya çıkmıştı. Her ne kadar iktidar aksini iddia etse de zaman zaman mizahla, zaman zaman dayanışmayla merkezsiz bir örgütlenme biçiminden doğan Gezi Direnişi, bu mecraların muhalif örgütlenme açısından ne denli araçsallaştırılabileceğini açık biçimde göstermişti. Ancak iktidar da bu deneyimden gerekli dersleri çıkarmakta gecikmedi. Yukarıda sözünü ettiğimiz tahakküm biçimini kurabilmek adına hem teknik hem de söylemsel düzeyde stratejiler geliştirmeye başladı. Özellikle 15 Temmuz sonrasında kurulan milliyetçi-mukaddesatçı ittifakın söylemleri, yalnızca geleneksel medyada üretilen diziler, filmler, programlar ve haber kanallarıyla değil, sosyal medya üzerinden de yeniden üretildi. Anonim hesap ağları, kamuoyu algısını biçimlendirmek amacıyla benzer içerikleri sistematik biçimde dolaşıma soktu. Böylece sahte hesap ağları, trend mühendisliği ve etkileşim manipülasyonu yoluyla gündem belirleme gücü, yeniden ve hızla muktedir olanların eline geçti. Karşı çıkanlar ise günümüzün belası troll ordularının ve linç girişimlerinin hedefi oldu.
Türkiye’de sosyal medya ve direniş üzerine düşünürken, muhalif bir görüntü verse de iktidar açısından giderek “makbul” hale gelen bir alternatif sağ hattının yükselişi gözden kaçırılmamalıdır. Bu yeni dalga, esasen milliyetçi–ırkçı–seküler bir çizgide şekillenmiş; geçmişin büyütülmüş ya da yeniden inşa edilmiş anılarına tutunarak hem nostaljik hem saldırgan bir siyasal kimlik inşa etmiştir. Bu çevreler, Nihal Atsız gibi figürleri yeniden dolaşıma sokarken, 1990’ların faili meçhuller dönemine ait bazı aktörleri de sosyal medyada ironiyle karışık bir “meme” estetiği içinde yeniden üretmektedir. Böylece şiddet, geçmişin gölgesinden çıkarak yeni bir dijital gösteri biçimi kazanmaktadır. Söylemlerinin kesişim kümeleri az çok bellidir: Kürt meselesinin yok sayılması, feminizmin erkek düşmanlığı olarak karalanması, LGBTİ+ topluluklarının ulusal değerleri tehdit ettiği iddiası ve benzerleri. Kültürel Marksizm gibi ifadelerle desteklenen bu anlatı, toplumu sürekli bir kuşatma hissi içinde tutmaktadır. Gayrimüslim yurttaşlardan feministlere, mültecilere ve sosyalistlere kadar pek çok kesim, içeriden gelen tehlike olarak resmedilmektedir. Sonuçta dijital kamusal alan, öfkenin sürekli yeniden dolaşıma sokulduğu, kimliklerin sığ testlere tabi tutulduğu ve aidiyetin duygusal biçimde sürekli yeniden üretildiği bir siyasi dalaşma zeminine dönüşmüş durumdadır.
Hal böyleyken, sol dünyanın insanları olarak yapılması gereken şey tası tarağı toplayıp gitmek midir? Gidilecek yer ya da kurulacak yeni alan, mevcut mecralardan daha etkili bir politik zemin sunabilecek midir?
Her karşılaşmanın politik değer taşıdığına inanan biri olarak, bu soruların cevabının olumlu olmadığını düşünüyorum. Ana akım sosyal medya platformlarına alternatif olarak son yıllarda ortaya çıkan yeni mecralar, linç kültürü ve dezenformasyonun yoğunlaştığı bu ortamda kısa süreli nefes alma alanları olarak görüldü. Ancak ana akım platformların dahi kullanıcıları yankı odalarına ve fanuslara hapsettiği göz önünde bulundurulduğunda, bu alternatif yapıların da aynı kaderi paylaşma ihtimali oldukça yüksek. Sadece benzer düşünenlerin varlığından güç alan bir dijital alan, kolaylıkla yalnızca solcu ya da ötekileştirilmiş öğrencilerin oturduğu bir Fen-Edebiyat Fakültesi kantinine dönüşecektir: güvenli ama etkisiz, homojen ama yalıtılmış. Bu nedenle, tali bir aşama olarak alternatif mecralar kurulabilir; ancak esas mücadelenin ana akımda verilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Klişe ama sanırım doğru: Her çağ, kendi direniş biçimini yaratır. Bir sokağa hükmetmek mi daha zordu, yoksa bir dijital mecrada var olabilmek mi, emin değilim; fakat solun işinin her zaman en zoru olduğunu biliyorum. Yine de bugün açık bir tespiti ortaya koymak gerekiyor: Sol muhalefet, iktidarın ve yeni yükselen alternatif sağın inşa ettiği dijital ekosisteme çoğunlukla reaktif bir konumdan yanıt vermeye çalışıyor. Üretilen söylemler, gündemi kurmak yerine, gündeme yetişme refleksiyle sınırlı kalıyor. Direniş, kendi enerjisini sürekli olarak başkalarının ritmine bırakıyor. Oysa direnmek, ritmi yeniden kurabilme cesaretidir. Elbette bu durumun, uzmanların daha derinlemesine açıklayabileceği algoritmik dinamiklerle de ilişkisi var. Sosyal medyada çatışma, öfke ve duygusal yoğunluk yüksek etkileşim getirirken; örgütlenme, tartışma ve dayanışma çabaları birkaç “fav” ya da paylaşımın ötesine geçemiyor.
Belki de artık yapılması gereken şey, bu öfke patlamaları arasında kaybolmamak. Direnişi yeniden düşünmek; hızla tüketilen tepkiler yerine, kendi ritmini kuran bir siyasete ön ayak olabilmek. Çünkü direnmek yalnızca karşı çıkmaktan ibaret bir şey değildir; zamanı ve dili de bugünün iktidarından geri alabilme çabasını göstermektir. Bu nedenle, sadece cevap vermenin değil, yeni bir şeyler söyleyebilmenin de zorunluluğu önümüzde duruyor. Kesin bir cevap oluşturabilmeyi, bir reçeteyi keşfedip sunabilmeyi çok isterdim; ancak sanıyorum ki ilk aşama, zamanı ve ritmi yeniden örgütlemekten geçiyor. Kurulan ritimde sağa çarpa çarpa savruluyoruz; bazen kendi yankımızda boğuluyoruz, bazen de sessiz kalanları duyamıyoruz. Ama henüz kaybolduğumuzu düşünmüyorum. Hâlâ birbirimizi duyabiliyoruz, hâlâ yeniden başlayabiliyoruz. Belki de bu yüzden, umut hâlâ var.



