“Başarısız olduysan oldun
Yıkma kendini zaten yorgunsun
Ya bu deveyi güdersin
Ya bu diyardan gidersin
Ya vazgeçer unutursun
Ya da yolun açık olsun
Hadi”
Mazhar Alanson’un Her Şey Çok Güzel Olacak filmi için yazdığı “Bu Ne Biçim Hikâye Böyle” şarkısı, son yıllarda yeniden popülerleştiğini görüyorum. Çünkü pek çok kişi mutsuzluğun kaynağını bulunduğu yerde görüyor, çözümü ise başka bir yerde arıyor. Bu duygu, “ya bu deve güdülecek ya da bu diyardan gidilecek” refleksini besliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun Uluslararası Göç İstatistikleri de bu eğilimi doğruluyor. 2024’te 291 bin 377 vatandaş yurt dışına göç etti. Bu rakam, 2019’daki 84 bin 863 kişiye göre beş yılda %243’lük bir artış anlamına geliyor. Yalnızca 2022’ye kıyasla bile artış %108. Üstelik göç edenlerin büyük kısmı 20–34 yaş arasında. Yüksek Öğretim Beyin Göçü İstatistikleri’ne göre ise 2023’te yurt dışına gidenlerin sayısı bir önceki yıla göre %53 arttı. En yüksek beyin göçü oranı %6,8 ile bilişim ve iletişim teknolojilerinde görülürken, bunu mühendislik, doğa bilimleri ve istatistik takip etti. Türk Tabipler Birliği’nin verilerine göre 2024’te 2 bin 692 hekim yurt dışında çalışabilmek için “İyi Hal Belgesi” aldı. Yıllarca emek ve kaynak harcayarak yetiştirdiğimiz bu insanlar, başta ABD ve Batı Avrupa olmak üzere farklı ülkelere yöneliyor.
Burada göç edenleri suçlamak mümkün değil; aksine, kaybedilen potansiyel için üzülmek gerekiyor. Zira ekonomik belirsizlik, siyasal baskılar, toplumsal gerilimler ve kültürel daralmalar, “gitmeyi” birçokları için daha yaşanılır bir gelecek arayışına itiyor.
Ancak şu soruyu sormak gerek: Bulunduğumuz yer varlığımızı desteklemediğinde kaçıp gitmek çözüm mü? Aslında bu tercih, yaşadığımız şartlara karşı bir savunma refleksi gibi görünüyor. Mutluluğun başka bir yerde olduğu varsayımı ise çoğu zaman deneyimlemediğimiz olasılıklara tutkuyla, hatta kesin bir inançla bağlanmamıza yol açıyor. Oysa ne istemediğimizi bilmek, her zaman ne istediğimizi bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Freud’un hatırlattığı gibi, insan ruhunun gelişiminde nefret sevgiden önce gelir. Kaçıp gitme dürtüsü de çoğu zaman bu nefretin ağırlığını yansıtır; sevgiye, aidiyete veya kalma arzusuna yer bırakmaz. Yola çıkarken geride bıraktığımız hayatı sevmiyor oluşumuz, aslında sevebileceklerimizi görmemizi de engeller. Bunları söylerken tabii ki de romantik duygularla rasyonel tercihleri aşalım ve bedbaht bir halde içine doğduğumuz topraklarda yaşayalım demiyorum. Sorgulamaya çalıştığım şey kaçıp gittiğimizde ya da uzaklaştığımızda varoluşsal sorunlarımızdan kurtulabilecek miyiz? Ben açıkçası kendi tecrübelerimde bunun böyle olmayacağını düşünüyorum. Elbette biricik örneklerinizde siz okuyucular daha iyi yaşam koşulları altında yaşamanın, sizi huzura erdireceğini söyleyebilirsiniz. Fakat, ben kendi tecrübelerimde ve birçok tanık olduğum örnekte kaçıp gitmenin, tebdili mekânın ferahlık getirmediğine de şahit oldum.
Cyrano de Bergerac’a atıfla; ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı? Ben yine en sevdiğim versiyonunda Gérard Depardieu’nun dediği gibi: NON, MERCI!
Bu noktada Sartre’ye kulak vermek istiyorum. Sartre’ye göre deha, kendisini imkânsız durumlardan çekip çıkaranlara verdiğimiz addır. Onun bu sözü bana hep şunu hatırlatır: Deha, kaçışı değil; içinde bulunduğumuz koşulları dönüştürme cesaretini ifade eder. Oysa bugün yaşadığımız çağda hazcılık insanlığın temel dürtüsüne dönüşmüş durumda. Her kötü koşulda ilk refleksimiz kaçmak oluyor. Kimi zaman bu eğilim, insanın evrimsel geçmişiyle ilişkilendiriliyor: İnsan türü, kendisine en uygun koşullarda var olabildiği, uygun olmayan koşullardan ise uzaklaşarak ya da onları dönüştürerek hayatta kalabildiği için. Ancak Sartre’nin işaret ettiği o “deha” tam da burada devreye giriyor — kaçışın değil, dönüşümün aracı olarak. Yaşadığımız koşulları romantize etmeden, onlardan kaçmadan, onları dönüştürmek için kendi dehamızı kullanmalıyız.
Fakat dürüst olmak gerekirse, benim çözümlemekte zorlandığım bir ikilem var. İnsanın tek başına yaşayabilecek bir varlık olmadığını bilirken, bireyselliğin sunduğu özgürlük ve huzur da her zaman cazip ve tatmin edici geliyor. Tek başına deha bir anlam ifade etmeyebilir. Günün sonunda bizi ayakta tutan şey, çoğu zaman kolektif bağlarımız oluyor. Kaçıp gitmek bireysel kurtuluşu bir noktaya kadar sağlayabilir; fakat başkalarına olan bağlılığımız, biz nereye gidersek gidelim, yakamızı bırakmaz.
Bu noktada sevgili Özge Öner hocamın dizi senaryolarına da taşınmış bir sözü geliyor aklıma: “Türkiye mutsuzlar için şahane bir yer. Yurt dışında yalnız mutsuz olacağına burada kolektif bir mutsuzluğun parçası oluyorsun, o çok iyi geliyor insana.”
Bu tespit bana hep düşündürücü gelmiştir; çünkü mutsuzluğu paylaşmak insana iyi gelse de ben yine de bu duruma teslim olmanın bizi dönüştürmediğine inanıyorum. Tabi ki Özge hocamı yalnızca bu iki cümlenin akılda bıraktığı anlama mahkûm etmiyorum. Lakin bu cümle özelinde ayrıştığım bir nokta var. Kalarak kolektif mutsuzluktan sıyrılmanın yollarını aramak, benim için tam anlamıyla kolektif hareket etmenin şahsi alanımı kısıtlamasından ziyade, hürriyetime zeval vermeyen — romantik olmayan — bir kolektivizmdir.
İnsan, bulunduğu dünyanın bir parçası olmaktan ziyade, o dünyada kendi anlamını yaratmaya çalışan bir öznedir. Bu nedenle kimi zaman kolektif hareketlerden sıyrılabilmeli, çevremizdeki özne ve nesnelerle aramıza bilinçli bir mesafe koyabilmeliyiz. Ancak bu mesafe, yabancılaşmak değil hem kendimize hem de içinde bulunduğumuz topluma daha fazla katkı verecek cevheri ortaya çıkarma çabasıdır. Aynı anda aynı şeyi düşünmek bu kadar önemli olmamalı. Tam bu noktada bireysel ve kolektif olmak arasında denge kurmak için naçizane üç önerim var:
İlki, eleştirel düşünceyi daima korumak: kendi fikrimizi oluşturmak, ama bunu kolektif tartışmalarda sınamaktan çekinmemek.
İkincisi, insaniliğimizin farkında olmak: duygularımızın bizi olduğu kadar başkalarını da şekillendirdiğini bilmek, empatiyi bir erdem olarak yaşatmak.
Üçüncüsü ise, özgün üretimden vazgeçmemek: kendi üretim biçimimizi sürdürürken ortak hedefler için paydaş aramak, bireysel yaratıcılığı kolektif faydayla buluşturmak.
Bu üç öneri, bireysel alanımızı korurken kolektif bir mücadelenin nesnesi değil öznesi olmamızı sağlar. Aynı zamanda varoluşumuzu destekleyen bir ortam yaratarak bize şunu hatırlatır: Kaçıp gitmek çözüm değildir; kalmak ama dönüşmek, belki de en yaratıcı direniş biçimi olur. Yazının başında verdiğim istatistikler Türkiye’de varlığını sorgulayanlar ve bir çıkış yolu bulamayanları işaret ediyor. Bu insanları yargılamak ve yadırgamak kimsenin hakkı değil. Benim duruşum, özgürlüğümüzün sınırlarını dikkatli çizmek, özgünlüğümüzü kaybetmeden ait olduğumuzu düşündüğümüz toplumun içerisinde var olabilmek. Aynı anda aynı şeyi düşünmenin bir tatminin aksine rahatsız edici bulunması, verili kolektivizmi reddedilmesi ama dayanışmanın mücadele etmenin bir yolu olarak görülmesi varlığımızı destekleyecek bir ortamın inşasına katkıda bulunacaktır.



