Geçtiğimiz günlerde televizyonda kanalları zaplarken hızlı hızlı konuşan bir adama denk geldim. Boylu poslu, yakışıklı, son derece karizmatik bir beyfendiydi konuşan kişi. Evet Akın Gürlek’ten bahsediyorum. Ekranın köşesine gözüm kayınca fark ettim ki A-Haber’deyim. Bu yazıyı okuyacak herkesten A-Haber’i bugüne kadar kanal listesinden silmediğim için de şimdiden özür dileyeyim. İşin şakası bir yana biraz dinleyeyim dedim ve yayından kendimce notlar çıkardım.
İBB iddianamesini yapay zeka desteğiyle kaleme alacak kadar mesleğine tutkulu ve işine saygılı yeni bakanımızı dinlerken bir avukat olarak uzaklara daldım. Zira kendisinin hukuki meselelere dair tespitleri ve çözüm önerileri distopyadan hallice memleketimizin neden bu hale düştüğünün kanıtıydı bir bakıma.
Kurumsal siyasetin tepesinde denetleme unsuru olarak konumlanan Savcılık makamından yukarıya(!) terfi eden bakanımız kendi yazdığı iddianameyi yorumladı bu yayında. Görevde bulunduğu süre boyunca ağzını açan herkese ‘’siyaset üstü bir konumda bulunduğu’’ iddiasıyla dava açan ve bunu ‘’terörle mücadelede görev almış kişiye karşı işlenen suç’’ gibi oldukça muğlak bir başlıkla yapan taze bakanımız bir anda kendisini siyasetin içinde bulduğunu iddia ediyordu. Halbuki 1 senedir İBB davasının hukuki değil siyasi olduğunu beyan eden muhaliflerin sosyal medya hesapları karartıldı, bir kısmı gözaltına alındı/tutuklandı, bir kısmı da mevcut operasyonları görerek illallah etti. Bakanımız bütün teamülleri, silahların eşitliği ve adil yargılanma ilkesini ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nu ayaklar altına alıp kendi hazırladığı iddianameyi yorumlarken şu cümleyi kullanıyordu:
‘’Bu iddianamede talep edilen ceza verilmek zorunda değil. Suçlananlar beraat de edebilir. Hakimlerimiz adil bir karar verecektir.’’
Yani bakanın iddiasına sağdan, soldan, yukarıdan, aşağıdan neresinden bakarsanız bakın gülmemek elde değil. Nitekim ortada şöyle bir tablo var:
İBB davasını karara bağlayacak hakimleri atama yetkisini elinde tutan bakan, kendi atayacağı hakimlerin kendi hazırladığı iddianameyi taca çıkarabileceğini iddia ediyor.
Güler misin, ağlar mısın…
İzlemeye devam ettim yayını. Her sonraki cümlesi bir öncekinden daha şok edici olan bakanımız bu sefer de masumiyet karinesini, Anayasa’yı, AİHS’yi, adil yargılanma ve savunma hakkını çiğneyerek tutukluların avukatlarıyla görüşmelerine dair bir kanuni boşluk olduğunu iddia ediyordu. Yani bir önceki cümlesinde ‘’Ceza almak zorunda değiller, suçsuzlarsa beraat ederler.’’ dediği sanıklar hakkında peşinen hüküm verip onların cezasını ve dışarıyla bağlantılarını kesmeyi planladıklarını itiraf ediyordu sevgili bakanımız.
Memleketteki en aptal insan dahi biliyor ki, bu teklifin de asıl sebebi İmamoğlu. Diploma meselesinde İmamoğlu’nu cezalandırmak için 27 kişinin diplomasını iptal eden ama ne hikmetse o iptalleri uygula(ya)mayan kafa(?) bu sefer de İmamoğlu’na tecrit şartlarını olgunlaştırmak için ‘’suçu kanıtlanmamış’’ on binlerce yurttaşı ateşe atmaktan çekinmeyeceğini beyan ediyordu aslında.
Bitti mi sandınız? Elbette bitmedi. 19 Mart’tan beri stratejik ortakları Trump’ın danışıklı dövüş içindeki dostu Musk’la koordineli hareket eden rejim onlarca vatandaşın Twitter hesabının sebepsizce kapatılmasını sağladı. Fakat gözünü bu da doyurmamış olacak ki sosyal medya hesaplarına ‘’kimlik doğrulamasıyla’’ girilmesi ve anonim hesapların silinmesi gerektiğini söylüyordu kıymetli bakanımız. Milyonlarca liralık troll bütçesine ve Atatürk’e/Cumhuriyet değerlerine küfretme misyonu üstlenen binlerce anonim hesaba sahip iktidar için oldukça cesur bir söylem elbette bu. Aslında pek değerli bakanımız mealen şunu ifade ediyordu:
‘’Bazen bize muhalif kişilerin konumlarını tespit edemiyoruz. İsim, adres, kimlik numarası yazılsın ki benim savcılarım ve yeni atanan İçişleri Bakanımızın atayacağı kolluk amirleri bu boş işlerle uğraşmasın. Yakalayalım, cezasını kesip yollayalım kodese. Ee boşuna mı Avrupa’nın en büyük hapishanelerini inşa ediyoruz biz?’’’
En azından bu potansiyel düzenlemeden benim anladığım şey en yalın haliyle bu.
Peki Akın Gürlek’in terfisi ve bu sözleri ne anlama geliyordu?
Uzunca bir süredir AKP ile millet arasındaki bağların koptuğuna dair önermeler yazılıyor, çiziliyor. Bu önermeler neredeyse tamamen doğru. Neden neredeyse dediğimi açıklayayım. AKP ve Cumhur İttifakı toplumun gerçeklerinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın yaklaşık %40’lık kemik bir kitleyi konsolide etmeyi başarıyor. Bu oranın düşmemesinin en büyük sebebi de elbette Erdoğan kültü. %40’lık kitle de bir arada durmakta zorlanan ve sahici olmayan gündemlerle birbirini yoran muhalif bloğun karşısında hiçbir zaman tam anlamıyla azınlık durumuna düşmüyor. Bu olgu da AKP’nin çoğunluk olmadan çoğunlukmuşçasına kararlar alabilmesine ve ‘’yapılamaz denilenleri’’ yapmasına olanak sağlıyor.
Bilal’e anlatır gibi anlatayım. 10 kişilik üniversite arkadaş grubunuzla bir WhatsApp grubu kuruyor ve bir seyahat planlıyorsunuz. Dördünüz Kapadokya’ya gitmek istiyor. Diğer 6 kişi ise asla Kapadokya’ya gitmek istemediğini belirtiyor. Bununla birlikte bu 6 kişinin üçü İstanbul’a, biri Antalya’ya, biri Trabzon’a gitmek istediğini belirtiyor, diğeri de ‘’Çoğunluk ne derse ben ona uyarım.’’ diyor. Günün sonunda 4-3-1-1-1 bloğu oluşuyor ve kendinizi Kapadokya’da buluyorsunuz. Üstelik ‘’Asla Kapadokya’ya gitmem.’’ diyen arkadaşlarınız da sizinle birlikte bu seyahate çıkmak durumunda kalıyor. Yani siz ‘’yapılmaz denileni’’ karşı bloğu bölerek yapmış, bir anlamda gücünüzü yettirmiş ve muktedir olmuş oluyorsunuz.
İşte Erdoğan’ın yaptığı da bu.
Yeltsin sonrası Putin Rusyası’nın spesifik bir özelliği vardı. Siyasetçiler yerini teknokratlara bırakıyordu. Zira siyasetçiler seçmeni ikna etmek için vardır. Ortada sandıkla değişim ihtimali kalmadıysa siyasetçiye ihtiyaç da kalmayacaktır. Üstelik Putin gibi bir toparlayıcı lider figürü çatı görevi görüyorken.
Akın Gürlek, Mehmet Şimşek, Hakan Fidan, Mustafa Çiftçi, İbrahim Kalın ve dahası. Bu isimlerin hiçbiri ‘’gerçek anlamda’’ siyasetçi değil. Kitleleri tutuyorlar ama bunu iletişim kurmadan sağlıyorlar. Kimisi kemer sıkma politikasıyla orta direği yok edip siyasetçilere yönelecek operasyonları muhaliflere finanse ettiriyor, kimisi elini cebine sokup TikTok çekiyor, kimisi kitap yazıyor, kimisi de Erdoğan’ın en büyük rakibini yargı erkini kullanıp tasfiye ederek bir üst basamağa zıplıyor. Süleyman Soylu gibi Erdoğan dışında o seçmen grubuyla bağ kuran isimlerin payına da tasfiye olacağı günü beklemek düşüyor. Zira Erdoğan gölge istemiyor. Kurmak istediği rejim tam biata dayanıyor. Çevresindekilerden kendi alanlarını büyütmelerini değil, kendi gölgesi altında serinlemelerini talep ediyor. Çünkü bu dogmatik yapı sorgulamayı engelliyor, tek adamın alacağı her türlü kararı koşulsuz teslimiyetle yalnızca uygulamakla mükellef kadroları yaratıyor ve bu ‘’Lugh Lamfda benzeri’’ yarı Tanrı figürünün kudretine ikna olmuş milyonların da omuz vermesiyle Bilal Erdoğan’ı Cuchulainn haline getirecek yeni rejimin kodları yazılıyor.
2026’da bizi neler bekliyor?
2025 kadar karanlık bir yıl bekliyor elbette. Bununla birlikte şu şerhi düşeyim. Akın Gürlek’i Ankara’ya çeken Erdoğan en iyi yaptığı şeyi yaparak seçmenin aklını bulandıracaktır önümüzdeki dönemde. Bu ne demek? Yani Erdoğan 2025’te tutukladığı bazı isimleri serbest bırakıp muhalifleri ve uluslararası kamuoyunu bir şeylerin normalleşmeye başladığına ikna ederken, bir yandan da Ankara merkezli operasyonlarla Mansur Yavaş’a ve Söğütözü’ne uzanmayı deneyecektir. Çünkü kendisinin pusulada karşısına çıkacak ve kendisini mağlup etme ihtimali olan isimler dışında herkes Erdoğan için birer ayrıntıdan ibarettir. Yani yeni tahliyeler sürpriz olmayacaktır. Bu sebeple konuyu rant ve ilçe belediyelerinin kaynakları üzerinden okuyanların son derece hatalı bir tahlilde bulunduğunu söylemem gerekiyor. Ek olarak bir süredir CHP siyaseti durağanlaşmış durumda. Erdoğan tabiri caizse kurbağa gibi yavaş yavaş ısıttığı muhalefeti bir şeye hazırlıyor. CHP’ye ve Yavaş’a yönelik operasyonların aynı sabaha sıkıştırılması ve mevcut yapının nereye koşacağını şaşıracağı bir denklemin oluşması ihtimal dahilinde bana kalırsa. Bunu komplocu bir perspektifle değil, yaklaşık 2 senedir her sabah havuz medyasını okuyup ‘’Ne planlıyorlar acaba yine?’’ diye gözlemleyen bir yurttaş olarak söylüyorum. Zira rejim medyasının garip bir özelliği var:
Gelecek operasyonları önceden konuşuyor ve kamuoyunu hazırlıyorlar. Şimdi de Etimesgut üzerinden bunu yapmaya çalışacakları konusunda muhalif seçmeni uyarmış olayım. Ne demiştik? Aynı yayında ‘’Kurultayda usulsüzlükler tespit ettik ve bildirimde bulunduk.’’ diyen Akın Gürlek’in Ankara’ya taşınmasının bir sebebi olmalı.
Elbette tek sebep bu muhtemel operasyonlar değil. Gürlek’le birlikte göreve başlayan bir de İçişleri Bakanımız var. Bu 2 koltuğu birlikte ele alalım. İçişleri ve Adalet Bakanlığı’nı yani. İskilipli Atıf’a gönül vermiş beyefendi kolluk kuvvetini, boylu poslu bakanımız ise yargı erkini kontrol edecek. Yani adil bir seçimin en büyük 2 sigortası olan ve güvenliği sağlamakla görevli 2 bakanlık artık ‘’en partizan’’ isimlerin kontrolünde. Öncekiler partizan değildi demiyorum elbette. Bu isimler çok daha radikal çünkü rejim çok daha katı olmayı hedefliyor.
Eminim ki son derece adil bir seçim ortamı oluşacaktır bu tarafsız bakanlarımızın da katkısıyla.
Muhalefet ne yapmalı?
Muhalefet her şeyden evvel normal bir süreçten geçilmediğini kabul etmeli. Bunu yapamayan siyasetçiler köşesine çekilip en azından sessiz kalmayı bilmeli. Örneğin boykot edilen kanallara çıkıp ‘’ Ellerini sıktık.’’ gibi son derece motivasyon kırıcı söylemlerden uzak durulmalı. Yeni mücadele metotları belirlenmeli. Mitinglerin yanına ek eylemsellik modelleri konulmalı. Şehir şehir gezilerek mağduriyetler yerinde dile getirilip hafıza tazelenmeli. Dili yumuşatma stratejisinden derhal vazgeçilmeli. Sandığı tek çıkış adresi gösterme ezberini rafa kaldırıp‘’adil seçimin yok edildiği’ ihtimalde mobilize olmasına ihtiyaç duyulacak milyonlarca genci cesaretlendirecek bir dil yaratmalı, 2004 sonbaharındaymışız gibi AKP ile çikolata-çiçek siyasetine giren ideolojik derinliği tartışma konusu siyasetçileri en azından sosyal medya kullanımı konusunda uyarmalı, karşı bloğun cüretkar isimlerine ‘’kaybedecek bir şeyleri olduğunu’’ hatırlatmalı ve elbette iktidarın Türkiye’de nicel çoğunlukla o kadar da alakalı olmadığını unutmamalı.
Bunlar yapılamazsa muktedir olunamayacağını, muktedir olamayana devleti oluşturan kliklerin iktidarı teslim etmeyeceğini, iktidarı ele geçireceğine inanmayan yapının içinden parça parça kopuşlar yaşanacağını, bu kopuşların direnç kıracağını ve rejim dediğimiz olgunun artık tamamen kökleneceği düşüncesini içselleştirmeli.
Kral Çıplak: Demokrasi Treninden İnen Var – Şöhret Can Kolsuz



