Written by 1:31 pm İklim

Bir Fikir Meselesi: Osmanlı’da Komünizm Hayaleti Nasıl Dolaştı? | Bölüm 1 | Konuk: Y. Doğan Çetinkaya

“Bir Fikir Meselesi’nin ilk bölümünde, Y. Doğan Çetinkaya ile Osmanlı’da Marksizmin ve sosyalizmin izini sürüyoruz. Türkiye’de solun tarihi çoğu zaman Cumhuriyet sonrası üzerinden okunurken, bu bölümde Osmanlı entelektüel dünyasında sosyalist fikirlerin nasıl ortaya çıktığını, nasıl tartışıldığını ve hangi sınırlar içinde geliştiğini konuşuyoruz.

Marksizmin Osmanlı’ya girişi, entelektüel çevrelerle kurduğu ilişki, gayrimüslim ve Müslüman örgütlenmeler arasındaki dinamikler ve İştirakçi Hilmi gibi figürler üzerinden erken dönem sosyalist düşüncenin karakterini tartışıyoruz.

Kısacası, Osmanlı’da “komünizm hayaleti”nin gerçekten dolaşıp dolaşmadığını merak edenler için ilgi çekici bir tartışma sizleri bekliyor.”

Sohbeti Spotify üzerinden dinlemek için tıklayınız.


Alper Kara: 

Bütün dinleyicilerimize merhaba, ben Alper Kara. Bugün Progresif ile birlikte hazırladığımız Bir Fikir Meselesi’nin ilk bölümüne hoş geldiniz. Kamusal alanın daraldığı, düşünsel tartışmaların kutuplaşma ve yüzeysellik nedeniyle zayıfladığı bir dönemde, bu programla Türkiye’deki siyasi düşünce tarihini, ideolojik tartışmaları ve entelektüel tarihimize dair temel kavramları erişilebilir bir formatla kamusallaştırmayı amaçlıyoruz. 

İlk konuğum, benim de akademik gelişimimde ve üretimimde bir nevi mentorluk yapmış olan Doğan Çetinkaya hocamız. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci yetiştirmeye devam ediyor kendisi. Çalışma alanları arasında ve belki de kendi perspektifiyle öncülük ettiği alanlar arasında Türkiye’de sol düşünce, geçmişten günümüze toplumsal hareketler, Türkiye’nin siyasal ve sosyal tarihi yer alıyor. Bugün kendisinin derlemiş olduğu “Osmanlı’da Marksizm ve Sosyalizm: Yeni Kuşak Çalışmalar” kitabından da yola çıkarak Osmanlı’da komünizm hayaletinin nasıl dolaştığını konuşacağız. Hocam, hoş geldiniz. 

Y. Doğan Çetinkaya: 

Hoş bulduk. İlk programmış, ha? 

Alper Kara: 

Evet, ilk program hocam. 

Y. Doğan Çetinkaya: 

O da manidar olmuş. Türkiye’de olmadığı düşünülen sosyalist düşünceyle düşünce ve fikir hayatına başlamak sembolik olmuş. 

Alper Kara: 

İlk soruyla başlıyorum o zaman. 

Y. Doğan Çetinkaya: 

Buyurun. 

Alper Kara: 

Hocam, sizin kitaptaki önsözünüzü okuduğumda– ki çok güzel bir deyimle özetliyorsunuz aslında- akıntıya karşı kürek çekmek. Osmanlı’da Marksizm tartışmalarını yapabilmenin ötesinde, bu konunun henüz ABC’sinin de yazılmak zorunda olduğunu vurguluyorsunuz. Mevcut literatür, hatta kendini sosyalist ve Marksist olarak tanımlayan birçok önceki akademisyen, neden henüz bu kadar akıntı yokken kürek çekmeye başlamadı? Genel itibarıyla Marksizm’in milliyetçilik ile birlikte ele alındığını, ancak baktığımızda, bir sayfayla Marksizm’in geçildiğini ama geriye kalan bütün sayfaların genelde milliyetçiliğe ayrıldığını görüyoruz. Bir de tabii özellikle gayrimüslimlere has görme durumu var. Osmanlı konuşulurken Marksizm ve sosyalizm kavramları sizin jenerasyona kadar neden es geçildi? 

Y. Doğan Çetinkaya: 

Akıntıya karşı kürek çekmenin iki anlamı var. Bir tanesi senin de söylediğin gibi literatürde, genelde Osmanlı İmparatorluğu içerisinde ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca da 1960’lı yıllara gelene kadar Türkiye’de sol düşüncenin entelektüel bir fantezi olduğu, toplumla çok bağ kuramadığı, herhangi bir toplumsal tabanı olmadığı çok sık dile getirildi. Bundan dolayı da aslında bu topraklara yabancı, topraklarda çok yeri olmadığı düşünülen, yani muhafazakâr ve milliyetçilerin sola ilişkin iddialarının sol açısından da ciddi anlamda tevarüs edildiği, içselleştirildiği, sahiplenildiği bir durum söz konusuydu. 

Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda da elbette ki sol akımlar, sosyalist akımlar, Marksist akımlar vardı. Osmanlı İmparatorluğu da geri bir imparatorluk olarak görülürdü, yanlış bir şekilde. Bundan dolayı zaten sosyalizm gibi Batı’ya ait olan, gelişmişlikle ilişkilendirilen bir ideolojinin Osmanlı İmparatorluğu’na yakıştırılmadığı bir pozisyon vardı literatürde. Türkiye Cumhuriyeti tarihi değerlendirilirken de tek parti dönemi çok ciddi anlamda ceberut devletle eşitleniyordu, baskıcı politikalarla. Bundan dolayı, sosyalizm gibi özgürlükle yeşerebilecek bir fikir olduğuna inanılan bir akım bu tür bir ortamda gelişemez diye düşünülüyordu. Yine tek parti cumhuriyetinde devletten, devlet girişiminden ve siyasal elitler dışında bir iradenin olamayacağı tahayyül ediliyordu. 

O döneme çok siyah-beyaz gibi bakılıyordu. Bundan dolayı o zamanlarda da sosyalizme ait bir gelişme olamayacağı için aslında modern anlamda Türkiye’deki birçok diğer gelişme gibi sosyalizmin de 1960’lardan itibaren ancak gelişebileceği düşünülüyordu. Ve bugün de hâlâ içinde olduğumuz siyasal iklime artık yavaş yavaş bu dünyayı ne yazık ki terk etmeye başlamış olsalar da jenerasyon olarak -eşyanın tabiatı da gereği- 1960’lı yılların kuşağının egemen olduğunu, bundan dolayı da tarihi genelde kendileriyle başlattıklarını görüyoruz. Yani 60 hareketi çok önemli tabii 68 kuşağı ve sonrası 70’ler. Onların biraz da kendi geçmişlerini bilmemelerinden kaynaklanıyordu bu tutum. Hem böyle bir ideolojik yaklaşım, yani geçmişte sosyalizmin, solun bu ülkeye ait olamayacağına dair bir inanç ve buna dair araştırma yapmamak ve bundan dolayı ortaya çıkan bilgisizlik böyle bir fikre yol açıyordu. 

Aynı zamanda tabii 60’lı, 70’li yıllar çok çetin politik mücadelelerin olduğu bir dönemdi. Zaman ayırmak da tarih çalışmalarına çok mümkün olamıyordu. Bu anlamda tabii hoşgörüyle yaklaşmak gerekiyordu. İnsanların o zaman birincil sorumlulukları tarih çalışmaları yapmak değildi. Mücadele içerisinde başka türlü öncelikleri vardı. Oradan da önemli bir kısmı için – tabii entelektüeller için bu söylenemez- hoşgörülebilirdi. Birincisi bu. Yani bizden önceki literatür, bizden önceki anlatı, bunun olmayacağı, olamayacağı, hatta biz bu konularda çalışmaya başladığımız zaman hem politik hareket içerisinde hem de akademik çalışmalar yaptığımızda daha da zordu. Yani bu konunun çalışılamayacak bir konu olması çok ciddi bir şekilde yer etmişti. Bu anlamda akıntıya karşı, yani bu akıntıya karşı, bu direnişe karşı, bu karşı koyuşa karşı mücadele ederek bu konu ancak çalışılabildiği için akıntıya karşı kürek çekmek. 

İkincisi tabii bizim kuşak 1980’ler, 1990’lar, yani 12 Eylül, Özal dönemi, neoliberal politikalar… Böyle bir dünyaya biz adımımızı atmıştık. 90’lı yıllarda politikleştiğimizde vesaire. Tabii bu dünya da neoliberal bir dünya. Sovyetler’in, Doğu Bloku’nun 99’da komünist ülkelerin dağılması, özellikle Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’nin 91’de çöküşü vesaire… 91’de duvar yıkılmış Berlin Duvarı, sosyalizm çökmüş, biz sınıf politikaları çalışıyoruz, sosyalizmin tarihini çalışıyoruz. Bu anlamda da insanlar bize dinozor gibi bakıyordu. Yani bitmiş bir dünya, küreselleşen liberalizmin zaferini ilan ettiği bir dönemde siz ne iş, ne alaka böyle solun tarihini çalışıyorsunuz? Bu da çok ciddi bir şekilde yadırganıyordu. Ama biz çok büyük bir hareket yaratmıştık. Özellikle öğrenci hareketi 90’larda. Bunun arkasında yine kamu emekçilerinin, KESK’in kurulma sürecine giden ciddi bir hareketi vardı, toplumsal hareketlilik. Bizden hemen önce “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı Özal’a” karşı Zonguldak merkezli olarak çok ciddi bir maden hareketi, işçi hareketi vardı. 87’den sonra bir öğrenci işgali, üniversite işgalleriyle doruğa çıkan öğrenci hareketleri vardı. Feminizm çok hızlı bir şekilde yükseliyordu. Yani 90’larda çok canlı bir politik iklim vardı. Biz de o iklimde sol çalışmaya ama neoliberal dünyada, tabii küreselleşen dünyada, liberalizmin zaferini ilan ettiği bir dünyada çalıştığımız için çifte anlamda bir akıntıya karşı çok ciddi bir akıntıya karşı kürek çekerek bu konuları sınıf ve sınıf mücadelesi ve aynı zamanda Osmanlı’da ve Türkiye Cumhuriyeti’nin daha erken dönemlerinde komünist hareket, sosyalist hareket ve bunun içerisinde Marksizm…

Marksizm söz konusu olduğu zaman daha da zordu işler. Neden? Çünkü bu konunun duayeni tabii Mete Tunçay hocamız. Kendisini çokça eleştirirdik de yakın zamanda da kaybettik. Üzgünüz o anlamda. Hem bizim Tarih Vakfı’mızın kurucularından. Toplumsal Tarih, Tarih ve Toplum gibi Türkiye’deki entelektüel ikimin en önemli dergilerinin kurucularından. Onun için duayenimiz, çok saygı duyuyoruz aynı zamanda hoşgörülü de bir insandı. Kendisini de çok net eleştirebiliyorduk birçok konuda olduğu gibi. Konulardan bir tanesi de buydu. Çünkü konunun en önemli uzmanı bizim kuşak gelene kadar Mete Tunçay’dı. Türkiye’de Sol Düşünce en son İletişim Yayınları’ndan yayınlandı. İki önemli kitap tuğla gibi. Orada kitabın başlığının bile “sol düşünce” olduğuna vurgu yapar. Çünkü sosyalizm vesaire demek çok uygun değildi Mete Tunçay hocaya göre. Ancak sol düşünceden bahsedilebilirdi. Çünkü çok gelişkin değildi. Mete Tunçay’ın da en eksik olduğu yer aslında Osmanlı solu. Tabii kendisi İkinci Meşrutiyet’ten sonra ortaya çıkan solu biraz özellikle inceliyor ama çok derinlemesine hem de kaynaklara çok giremiyordu. Asıl uzmanlık alanı tabii ki de Türkiye Komünist Partisi dönemi. TKP yani. Onun için 1920’ler ve özellikle tek parti dönemi, ki tek parti dönemi üzerine de çok kült bir eser yaptı kendisi. Bundan dolayı sol düşünce diye söylüyordu. Marksizm söz konusu olduğunda zaten bir fantezi, yani iki üç kişinin ancak vakıf olabileceği, çok bilgisinin yer almadığı… Onun için benim makalem Osmanlıca Marksizm’le başlıyor. Yani temel iddiası bu. Yani benim makalemi okuyan insanlar görecekler ki benim gibi eğer birinci el kaynaklara, o dönemin yayınlarına, o dönemin sosyalist basınına, o dönemin birincil kaynaklarına, arşiv kaynaklarına giderlerse ve buldukları sosyalist külliyatı Osmanlı’da konuşulan çeşitli dillerde Ermenice, Rumca, Ladino, yani Yahudi İspanyolcası ve Osmanlı Türkçesi okurlarsa dergileri, Marksizm’in ABC’sini çok net öğrenebileceklerini ispatladığımı ben bu makalede düşünüyorum. Yani örnekleriyle. Yani İngilizce, Almanca bilmeden de bir Türk aydını, okuduğu zaman sosyalist literatürü Osmanlı İmparatorluğu’nda Marksizm’in üç aşağı beş yukarı ne demek istediğini, ne anlama geldiğini bilirdi, öğrenebilirdi. Marksizm’in temel kavramlarını, üretici güçler, üretim araçları, üretim ilişkileri, sınıflar, sınıf mücadeleleri, altyapı, üstyapı, sosyalizm, sosyalizme giden yollar, Marksizm’i öğrenebilirdi. Bununla da kalmazdı. Marksizm’in içerisindeki farklı yorumları ve damarları da yani İkinci Enternasyonal’deki farklı yorumlar, İkinci Enternasyonal dışı, daha reformist Fransız sosyalizmi gibi, Alman sosyal demokrasisinin daha sağ kanatları gibi o dönemin önde gelen sol entelektüellerini, sosyalist, Marksist entelektüellerin isimlerini öğrenmek, onların yazdıkları kitapların adlarına ulaşmak ve onların özetlerini okumak şansını elde edebilirlerdi. Yani Marksizmi sadece temel doktrin ve temel kavramları olarak, temel çerçevesi olarak değil, onun farklı yorumlarını da öğrenebilirlerdi. Bununla da kalmazlardı. Marksizm dışı sosyalist komünist akımların, anarşist akımların, anarko komünist akımların, yani solun çok farklı damarlarını, akımlarını da öğrenme imkanları bulabilirdi. Anarşist filozoflar, anarşist düşün insanları, anarko sendikalistler, onların düşünceleri ve aynı zamanda dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan komünist, sosyalist partiler, akımlar ve mücadeleler hakkında da bilgi sahibi olabilirlerdi. Rusya’da bir tarihte okudukları dergi hangi tarihte çıkıyorsa cari olan, yani çağdaş olan birtakım grev hareketleri hakkında bilgi sahibi olabilirlerdi mesela. Ya da Almanya’da işte Sosyal Demokrat Parti’nin yürütmüş olduğu bir kampanya, sendikaların gittikleri, ilan ettikleri grev hareketleri ya da siyasal çatışmalar, silahlı çatışmalar. Bunlar hakkında Osmanlı basınından – bırakalım sosyalist basını- Osmanlı’nın ana akım gündelik gazeteleri Sabah, İkdam, Tasvir-i Efkâr vesaire, bulabildikleri ana akım gazeteleri de okusalar Tanin vesaire, Avrupa’daki toplumsal hareketler, siyasal hareketler, sosyalist, komünist düşünceler hakkında bilgi sahibi olabilirlerdi. 

Yani bizden önceki jenerasyonların iddia ettikleri gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda sosyalizmin ABC’si, sosyalist akımların bilgisi, sosyalist fikriyatın ve felsefenin temel akideleri hakkında bilgisiz değillerdi. 

Alper Kara:

Sizin de işaret ettiğiniz gibi aslında işaret etseler de bir sosyalizme, Marksizm’e 1908 sonrasına dikkat çekiyorlar. Ancak yine sizin makalenizde Karl Marx’ın adının Osmanlı Türkçe basınında çok daha önce çıktığını da görüyoruz. 1871 yılında Hakâiku’l-Vekâyi gazetesinde kendisine ait bir çeviri yayımlanıyor. Yine Arda Odabaşı’nın bu derlemede olan bir makalesinde Selanik çevresi ve daha sonra milliyetçi olarak anılacak birçok ismin-benim aklıma ilk gelenler Tekinalp ve Yurdakul mesela- sosyalist düşünceleri sahiplendiği Çocuk Bahçesi dergisinde yazıları yayımlanıyor. Buradan hareketle şunu sormak istiyorum: Aslında Osmanlı entelijansiyasıyla Marksizm’in buluşması tam olarak nasıl gerçekleşti? Yani daha sonraki dönemde herkesin diline pelesenk olan milliyetçilik, Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık gibi Marksizm’de bir kurtuluş ideolojisi miydi yoksa daha farklı bir yerden algılayıp yorumluyorlar mıydı? 

Y. Doğan Çetinkaya 

Şimdi istersen kitabı da biraz tanıtarak ve diğer arkadaşlara, yazarlara da haklarını teslim etmek için biraz oradan başlayayım. Her şeyden önce, bu kitap Osmanlı hakkında ve Osmanlı İmparatorluğu bir imparatorluktu. Yani içinde yaşadığımız ulus devlet ve ulus devlet anlayışının ortaya çıkarttığı birçok bizim için veri olan durum söz konusu değildi. Yani bir imparatorlukla bir ulus devlet çok farklı ortamlar yaratırlar. Bundan dolayı da bugünün insanının bir imparatorlukta yaşayan bir insanın nasıl bir hayatı olduğunu tahayyül etmesi çok kolay değil. Yani başka bir zamandan bahsediyoruz. Bundan dolayı imparatorluk bağlamı çok önemli. Bu kitapta da bir araya getirdiğim insanlar, mesela Arda Odabaşı, özellikle 1908 öncesi Selanik’te Türkçe konuşan aydınlar, Türkler arasında sosyalist anlayışın, sendikal anlayışın nasıl 1904 sonrası özellikle ve 1905 Rus Devrimi’nden de etkilenerek nasıl kökleşmeye başladığını gösteriyor. Bu anlamda 1908’in öncesine uzanması anlamında önemli. 

Diğer bir yazarımız Stefo Benlisoy, ki Stefo’nun Osmanlı’da özellikle II. Meşrutiyet dönemi öncesi hakkında da var tabii ki de ama özellikle II. Meşrutiyet yani 1908-1918 arasındaki Rumların önderliğinde ortaya çıkan birtakım toplumsal sendikal hareketler ve düşün akımları, siyasi fikirler, akımlar ve örgütlülükler, partiler hakkında önemli araştırmaları var, kitapları var. Buradaki makalesinde de devrimci sendikalizm üzerine çok önemli bir vurgu yapıyor ve Osmanlı II. Meşrutiyet’inde devrimci sendikalist düşüncenin ne kadar gelişkin olduğunu ve düşünceyle topluma sirayet ettiğini, toplumdaki işçileri örgütlediğini gösteriyor. Bu anlamda önemli. 

Diğer bir isim Yaşar Tolga Cora. Yine Ermenice bilerek, Ermeni kaynaklarını kullanarak araştırmalar yapan çok önemli bir akademisyen. Boğaziçi Üniversitesi’nde, Stefo Benlisoy İTÜ’de. Yaşar Tolga Cora da Osmanlı’nın son dönemindeki en önemli siyasal partilerden bir tanesi olan, Ermeni devrimci partilerinden bir tanesi olan Hınçak Partisi’nin İstanbul’daki öğrenci birliğinin çıkarttığı 1911 ile 1914, üç dört sene gibi uzunca bir süre yayımlanmış Gaydz dergisini inceliyor. Burada da biz bir öğrenci grubunun, Ermeni öğrenci grubunun İstanbul’daki mücadelelerini, fikri dünyasını ve Marksizm bilgisini görüyoruz. Bu anlamda, imparatorluk bağlamında resmin bir başka kısmını bize gösteriyor. 

Bilge Seçkin Çetinkaya ise Türkçe sosyalizmin tiyatro sahnesinde Türkçe olarak nasıl dile geldiğini, yani bırakın sosyalizmin dergi köşelerinde, makalelerde tartışılmasını, yazılmasını, sahnelenen oyunlarda eleştirilmek ya da desteklenmek adına sosyalizmin bir unsur olarak nasıl ortaya çıktığını gösteriyor. Bu anlamda önemli. 

Erol Ülker ise 1919 seçimlerinde, yani bir siyasal seçim faaliyeti içerisinde sosyalistlerin gösterdiği aday olan Numan Usta’yla mesleki temsil, yani korporatist bir anlayış arasındaki ilişkiyi gösteriyor. Mütareke bağlamında 1919 çok önemli. 

Mehmet Alkan’ın da Komünist Manifesto’nun Türkçeye çevrilme macerasını anlattığı bir kitap. Yani bu kitapta böylece imparatorluk bağlamında Rumlardan Ermenilere, öğrencilerden zanaatkârlara, işçilere, tiyatro sahnesindeki aydınlardan, sanatçılardan siyasal mücadele içerisindeki sosyalistlere kadar birçok örneği görebiliyoruz. Bundan dolayı imparatorluk bağlamı önemli. 

Şimdi senin soruna gelirsek, 19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren Marx, Marx’a ilişkin fikriyat, sosyalizm, komünizm, bunların çevirisi, bunlara ilişkin Avrupa’da yapılan tartışmalar, Osmanlı entelektüellerinin Ermenisiyle, Yahudisiyle, Rumuyla, Türküyle, Arabıyla, Arnavutuyla entelektüellerinin farkında oldukları bir olguydu. Yani Osmanlı entelektüelleri her şeyden önce çok farklı cemaatlerden 1848 Devrimleri’nin içerisinde yer almışlardı ve 1848 Devrimleri’nin farkındaydılar. 1848 Devrimleri ki Avrupa’daki devrimci kalkışmaların en önemlilerinden ama sonlarından bir tanesiydi. Sonra da Avrupa tarihinde ve dünya tarihinde çok istikrarlı bir döneme giriyor dünya kapitalizmi. Fakat 1871 gibi çok önemli bir uğrak var: Paris Komünü. Komünizm tarihi açısından da çok önemlidir. 1917 devrimi öncesi çok önemli bir referans kaynağı olacaktır. Yükselmekte olan örgütlü işçi sınıfı hareketlerinin de içerisinde bulunduğu ve çok ciddi tartışmalara yol açan bir husustu. İlk defa komünizmin bir iktidar elde etmesi ve Paris’te tatbik edilmeye çalışılması, Marksizm’i de doğrudan etkiliyor. Biliyorsunuz, Marx’ın devlet teorisi Paris Komünü üzerine yazdıkları üzerinden önemli şekilde biçimleniyor. Bundan dolayı Paris Komünü’nde de Müslüman ve Türkçe yayın yapan İnkılap dergisi başta olmak üzere kişiler var. Yani sadece uzaktan duymak anlamında değil, katılan entelektüelleri, radikal entelektüelleri var Osmanlı İmparatorluğu’nun. 

Aynı zamanda 1871 öncesi ve sonrasında da artık özellikle 1880’ler 1890’larda Avrupa’da sosyalist partilerin, Fransa’da mesela sosyal demokrasinin, Almanya’da mesela ki bunlar bugünün reformist euro-komünist ve sonrasının liberalleşmiş partileri değil. Bunlar da bugünün gözlükleriyle baktığımızda gayet radikal partiler, akımlar. Sosyalizm anlamında Marksist olanları var, olmayanları var. Ki Alman Sosyal Demokrasisi, Marx’ın reformist bir yorumu da olsa Kautsky en önemli Marksistlerden bir tanesi kabul ediliyor Marx ve Engels sonrasında. Bu anlamda çok önemli büyük akımlar var. Yani Almanya’ya gittiğinizde Almanya’ya baktığınızda zaten oradaki en önemli olgu Alman Sosyal Demokrasisi. Yani orada başka bir şeyle karşılaşmıyorsunuz ve bu çok radikal. Şu anki SPD’den bahsetmiyoruz tabii ki de. Çok daha radikal ve büyük bir partiden bahsediyoruz. Milyonlarca insanı örgütlemiş, paralel bir toplum hatta inşa etmiş, kendi okulları olan, kendi festivallerini yapan, kendi kamusal alanı olan bir parti. Bundan dolayı bir Osmanlı aydınının bunun farkında olmaması, bunun bilgisine haiz olmaması düşünülemez ki Osmanlı’nın Almanya ile olan ilişkisi hem Abdülhamit döneminde, işte İttihat ve Terakki döneminde açıkken. Bundan dolayı Marx’a dair bilgi 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı entelektüelinin aşina olduğu bir olgu. Merak ettiği, düşündüğü… Bundan dolayı yazımda da örnek gösteriyorum. 1910 yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç gibi bir aşk şeyinden bahsederken. 1910’da tefrika edilmeye başlanıyor. Kısa bir süre sonra da kitap olarak Türkiye edebiyatının önemli bir eseri olarak yayımlanacak. Orada boşu boşuna sosyalistlerden, anarşistlerden vesaire bahsetmiyor. Yani satır arasında geçiyor, bir referans yapıyor ve onların ideolojisine de bir göndermede bulunuyor. Hüseyin Rahmi niye bunu yapıyor? Çünkü bu bugünkü insanın, belki sıradan insanın kadar sosyalizm hayatında bir yerde bir şekilde yer aldığı için bunu yapıyor. Aşina, yani bu anlamda 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında, toplum içerisinde kök salacak şekilde etkide bulunabilecek şekilde sosyalizm de diğer ideolojilerin yanında elbette ki yarışan, birbirleriyle rekabet eden ve yakın zaman sonra da birbirlerini boğazlayacak olan milliyetçilik kadar güç kazanmıyor. 

Fakat burada derslerde de kullandığım bir metaforu kullanarak hemen dinleyicilere söyleyeyim: Bu ideolojiler böyle mutfak rafında duran baharat kavanozları gibi durmazlar. Yani bir yerde işte kekik var, bir yerde tarçın var, vesaire. Birbirlerinden tamamen bağımsız, böyle bir ideoloji dünyası yok. Yani milliyetçilikle liberalizmi, sosyalizmi, komünizmi insanların söylemlerinde, beyinlerinde, kalplerinde, düşünce dünyalarında böyle steril bir şekilde ayırt etmiyorsunuz. Bir liberaller var, bir solcular var, bir İslamcılar var, işte ondan sonra bir sekülerler var, böyle bir dünya yok. Bugün de yok. O zaman da hiç yoktu zaten. Bundan dolayı Osmanlıcılık diye bir akım, İslamcılık diye bir akım, Türkçülük diye bir akım, solculuk diye bir akımı biz anlamak için sınıflandırıyoruz. Ama bunlar gerçek değil. Bir sosyalist aynı zamanda milliyetçi de olabiliyor. Zaten genelde de bu iddia edilirdi literatürde. “Ya solcular zaten aslında tam solcu değildi, bunlar asıl olarak milliyetçiydi.” diye dile getirilirdi. Bu belli bir gerçekliğe işaret ediyor ama bu onların solcu olmadığı anlamına gelmiyor. Ya da bir liberal de aynı zamanda milliyetçiydi. Bir muhafazakâr da aynı zamanda milliyetçiydi. Ama bir milliyetçi aynı zamanda solcu da olabiliyordu. Aynen 20’nci yüzyıl boyunca da olduğu gibi ulusal kurtuluş mücadelelerinin önemli bir kısmı hem nasıl sosyalist Marksist ise aynı zamanda ulusal kurtuluş mücadelesi vermişse dünyanın birçok yerinde de böyle oluyordu ki Alman Sosyal Demokrat Partisi, Fransa’da sosyalistler de ciddi anlamda milliyetçiliğe saptığı yerler oluyordu. Ama bu zaten eşyanın tabiatı gereği insan öyle çok tutarlı bir varlık değildir. Filozoflarda dahi çeşitli unsurları bulursunuz. Şimdi şöyle söyleyeceğim: Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nda “full Türkçü”, “full Osmanlıcı”, “full İslamcı”, “full solcu”, tamamen onu özümsemiş veya ötekilere dokunmamış bir insan, bir politik hareket yok. Bundan dolayı soldan bahsettiğimizde de çeşitli partilere yakın, çeşitli akımlara yakın insanlar—mesela İttihat Terakki’nin sol kanadı var. İttihatçı düşmanı liberal hareketin içerisinde solcular var. Sonrasında Osmanlı Sosyalist Fırkasını kurmuş,  yine çeşitli şeylerden, ideolojilerden de etkilenmiş akımlar var. Sadece Müslüman Türkçe konuşan nüfus içerisinde değil, bu Ortodoks cemaati Rumlar içerisinde de böyle. Ermeniler içerisinde de böyle. Yahudiler içerisinde de böyle. Bundan dolayı diğer akımların yanında sol da önemli bir alternatif olarak ortaya çıkıyor. İkinci Meşrutiyet’te belli bir toplumsallık sağlıyor. Mütareke döneminde özellikle İstanbul gibi işgal altında, Eskişehir’de vesaire önemli bir güç sahibi oluyor. Fakat dünyanın her yerinde olduğu gibi yenildiği oranda da hem kadroları çok ciddi anlamda baskıya tabi tutuluyor, sürgünlere uğruyor, hapishanelere atılıyor ve güçten düştüğü oluyor. Tabii sosyalizmi imparatorluk bağlamında en önemli kolunu bacağını kıran süreç hemen hemen her yerde olduğu gibi ulus devletleşme süreci. Çünkü imparatorluktan ulus devlete gittiğiniz zaman bir nüfusta homojenleşme oluyor. Bundan dolayı da bu homojenizasyonla birlikte diğer cemaatlerden unsurlar ülkeyi terk etmek zorunda veya yok olmak zorunda kaldıkları için o sosyalist hareket içerisindeki çeşitlilik ortadan kalkıyor. Daha ulusalcı anlayışın, daha muhafazakâr anlayışların taban bulmasına, güç kazanmasına, -devlet destekli olarak tabii- neden oluyor. Bu birçok yerde sosyalist hareketlerin altının oyulmasına neden oluyor. Fakat bitmeyecekler tabii. O ulus devletler içerisinde de daha sonraki aşamalarda yeniden sosyalizm doğacak ve gelişecek. 

Alper Kara:

Osmanlı Sosyalist Fırkası’na da değindiniz. O yüzden İştirakçi Hilmi ile alakalı da bir soru sormak istiyorum. Aslında onun da örgütlü olarak ortaya çıkışı Osmanlı ve Türkiye sosyalizmine dair belki Türk Müslüman olarak önemli kırılma anlarından birini işaret ediyor. Sizin kendisine, dergiye, Osmanlı Sosyalist Fırkası’na dair derinlemesine araştırmalarınız var. Makalelerinizde bahsediyorsunuz. Ancak literatürde çoğu zaman kendisi pek de sosyalist olarak tanımlanmıyor. Kimisi bu çevreyi çok muğlak bir şekilde değerlendiriyor. Liberal, ilerici, muğlak kavramlar kullanılıyor. Siz Hilmi Bey’i nasıl tanımlıyorsunuz? 

Y. Doğan Çetinkaya:

Benim ilk yazdığım makalelerden bir tanesiydi. Onu da merhum Boğaziçi’nde Yavuz Selim Karakışla hocamın dersinde hazırlamıştık. Foti Benlisoy’la birlikte kaleme aldığımız bir makale vardır. Bu makalede, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, İletişim Yayınları’ndan yayınlanan Düşünce Tarihi kitabının sol cildinde, o da bakın sosyalizm cildi değil, sol cildi, sol düşünce cildi. Orada İştirakçi Hilmi üzerine yazdık. İki tane vurgusu vardı makalenin: Bir, onun sosyalizminin, o çevrenin sosyalizminin temel özelliklerini ortaya koymaya, serimlemeye çalışıyorduk. Diğer yandan da İştirakçi Hilmi’ye ilişkin çok devasa bir yerleşmiş literatür, bir algı vardı. Bu tarih yazımıyla hesaplaşıyorduk. Dediğin gibi, İştirakçi Hilmi, diğer akımlarda olduğu gibi solcu olamayacağı için -veri kabul ediliyordu- sosyalizm olamayacağı için her şeyden önce, bir de sıradan bir insan olduğu için, aşağıdan geldiği için, çok ciddi anlamda derinlikli bir entelektüel olmadığı için onun zaten solcu olamayacağı düşünülüyordu. Çünkü solcular solculuğu böyle çok ulvi bir şey zannettikleri için halkın anlayamayacağı -oysa bir halk ideolojisi olması gerekir- yakıştıramıyorlardı bu tip insanlara sosyalizmi. Onun liberal olabileceğini düşünüyorlar. Yani birtakım özgürlükler talep ettiği için, birtakım hürriyetler, serbestiyet zaten -serbestiyet de genelde liberalizmin çevirisidir Osmanlıcada- Serbest İzmir gazetesini çıkartıyor ilk İstanbul’a gelip sosyalist harekete girmeden önce. 

Bundan dolayı aslında liberal olduğu, çok sosyalizme de vâkıf olmadığı ve ona ilişkin de çokça tevatür vardır. Sokak adamı olduğu için aslında mücadelenin de içerisinde, bir yandan aynı zamanda para için mücadelesini satan üçkâğıtçı bir figür olarak anlatılır. Aynı zamanda da delikanlı, hiçbir gözünü budaktan sakınmayan, her türlü mücadelenin içerisine atılan, işçileri örgütleyen vesaire. Hem bir yandan paracı, satan, üçkâğıtçı… Çünkü işgal İstanbul’unda çok önemli bir örgütlülük yaratıyor ve çok ciddi bir toplumsal hareket yaratıyor tramvay işçileri arasında. Özellikle yabancı şirketlere karşı. Sonra biliyorsunuz, bir suikastla bir polis tarafından öldürülecek ve sonra da bu olay bir faili meçhul olarak aslında kalacak. Öldüren kişi belli ama neden öldürdüğü, İngilizlerin mi öldürdüğü yoksa İstanbul’daki idarenin mi öldürdüğü, hâlâ muammadır suikast. 

Neyse ama İştirakçi Hilmi böyle çok renkli bir kişiliktir aynı zamanda. Çünkü mücadelenin içerisinden, aşağıdan gelen bir figür olduğu için benim önemli bir çalışma alanlarımdan bir tanesiydi. Ben genelde toplumsal hareketler, aşağıda işçi hareketleri ya da sermaye, kapitalistleşme, şirketler vesaire çalışıyorum sınıf tarihi çerçevesinde. İştirakçi Hilmi çok eski zamanlardan beri ilgimi çekiyordu. Bu anlatılar yüzünden, yani bilmeden önce de ilgisini çekiyor insanın çok. Çünkü çok komik anekdotlar, böyle insanın ilgisini cezbeden anlatılar vardı. Onun için onun yayınlarını okumaya başladım. İlk önce şok oldum tabii. Mete Tunçay da kendi çalışmasında söyler tamamen bu literatürü ele almadığını zaten. Birkaç tane sayısını İştirak’ın, İştirak dergisi zaten komünizmin ilk çevirilerinden bir tanesidir, sosyalizmin, iştirak kelimesi. İştirakçi Hilmi olarak bilinir. Çünkü ilk çıkarttığı dergi de Serbest İzmir’den sonra İştirak dergisidir, Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayın organı. Onu okuduğumda şok oldum. Yani sosyalizmi öğreniyorsunuz, solculuk nedir öğreniyorsunuz, Marksizm’i öğreniyorsunuz, temel kavramları öğreniyorsunuz. O zaman şok oldum. Ondan sonra da Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın faaliyetleri, daha sonra Türkiye Sosyalist Fırkası olacak Mütareke Dönemi’nde. İdrak, bilinç, bakın o da çok şey bir tercih. Yani sınıf bilinci anlamında İdrak dergisini, gazetesini çıkartacak. Daha sonra da zaten suikasta kurban gidecek. 

Onun için sadece bu kitaptaki derlememdeki makalemde değil, ondan önce Foti ile kaleme aldığımız, benim yine Mete Tunçay’a armağan kitabında yazdığım İdrak üzerine bir makalem vardır. Hâlâ çalışmaya devam ediyorum bu konuyu. İnşallah ileride bir kitap yapmayı arzu ederim. Çok malzeme de biriktirdim. Kendisinin, hatta üç dört sene önce bir kartvizitini buldum, en heyecan duyduğum hadiselerden bir tanesiydi Beyazıt sahaflarda. Onun için yani bu makalemi okuyanlar zaten o literatüre, Foti’yle benim makaleme de “akademi.edu” sayfasından ulaşabilirler. Çok renkli bir kişidir İştirakçi Hilmi. 

Alper Kara: 

Programın sonuna geldik. 

Y. Doğan Çetinkaya: 

Eyvallah. 

Alper Kara: 

Bu konuyu bizimle tartışmayı tercih ettiğiniz için, davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. 

Doğan Çetinkaya: 

Ben teşekkür ederim. 

Alper Kara: 

Kapanışı şöyle yapmak isterim: Özellikle Osmanlı’daki Marksizm’e dair bir şeyler okurken sizin makalelerinizi ve kullanılan terim ve sözcükleri gördüğümde bugünün dünyasında güzel tınılar oluşturduğunu düşünüyorum. Sizin de kullandığınız İdrak, daha demin de bahsettiğiniz İdrak gazetesinde şöyle bir ifade geçiyor: “Binaenaleyh sosyalizmin cedd-i olan Karl Marx’ın bütün cihan sınıf-ı fakire ve sayisine karşı her zaman söylediği bir sözü biz de amelimize hitaben yegâne çare-i reha olarak bir daha tekrarlayacağız: Birleşiniz.” Teşekkür ederiz. 

Close

Progresif sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin